24 Ekim 2009 Cumartesi

Songs of Faith and Devotion Üzerine


Depeche Mode'dan bu blog'da hiç bahsetmemiş olmak çok saçmaymış. Tam şu an In Your Room'un 7" Single'ını dinlerken fark ettim. Aslında önceden bir şeyler yazıp taslak olarak kaydetmiş olmam gerekir diye düşünüyordum. Uzunca Black Celebration'dan bahsettiğimi hatırlıyorum bir yerlerde, ama taslaklarda da yok, demek ki yine bi bildirinin arkasına yazıp, cebime koyup, sonra da o eşyayı yıkamışım.

İnsanların, MSN iletisi girmesini denetleyen bir kurum olmalı dostlar. Zamanında, "Noel Baba, lütfen Dave Gahan ve Bono'nun karışımı bi sese sahip olayım." diye bir ileti yazdığımı hatırlıyorum. Şu an pişmanım, ama zamanında "Holy Martyr", "Tears of the Dragon" gibi şeyler de yazmıştım, işte bu yüzden Dave Gahan'lı olanın bu bi üst satırdaki ikiliden en az 3 yıl sonra yazıldığına ulaşabiliyoruz. Ha, mesela "In your eyes, you are alive, In my eyes you're a lie." gibisinden Katatonia şarkı sözleri yazmışlığım var. Bunlar geçmişte kalsa da üzerinde düşündükçe, neden Sartre'ın aksine daha 7 ya da 8 yaşımda kitap eleştirisi yazamadığımı anlayabiliyorum. Dave Gahan'ın sesine iman etmemek mümkün değil bunu biliyoruz, o zamanlar ben de gaza gelip ileti yazmayı uygun görmüşüm, ama çok iyi hatırlıyorum U2'dan sadece Staring at the Sun, Gone'ı falan biliyordum, buna rağmen mallar gibi onu da döşemişim oraya.

Depeche Mode işte, Synth-Pop, Vince Clark falan filan, grubu biliyorsunuz zaten. Fakat Dark-Wave olayına giren her grupta olmamasına rağmen Depeche Mode, Dark-Wave olaylarına girince, ortalama synth-pop erotizm seviyesinden yaklaşık 10 kat daha erotik hale geldi. Mesela, Synth-Pop hali Tinto Brass'sa, Black Celebration'dan sonra Mark Dorcel haline geldi şarkıları. İşte, bu durumun başlangıcını en iyi özetleyen ikiliyi söylüyorum Black Celebration'dan "Stripped" zaten adı üstünde, ve yine o dönemlerde sadece single olarak çıkan Shake the Disease, belki A Question of Time'da olabilir, birilerini seçin işte.

Şarkı dökümünü çıkarmak bana düşmedi, Sofad'a geri dönüyorum, öncelikle bu albümün kısaltılmış ismini her zaman Soad olarak okuyup karıştırdığımı söylemek istiyorum. Sonra albüme geçiyorum.

I Feel You, Walking in My Shoes, Condemnation, ve In Your Room albümden çıkan single'lar. Bu seçimleri yapan arkadaşın gözlerinden öpmek istiyorum hafiften Butch Vig'miş gibi gelmişti bana. Ayrıca Wikipedia'nın Türkçesinde Single'ın "Teklik" olarak çevrildiğini söylememe gerek yok sanırım. Umarım The Beatles'ın Revolver'ini de Altıpatlar olarak çevirirler, bunu yapanların hepsini Muazzez İlmiye Çığ kutsasın. Ruhu kıvansın!

Albüme dönelim, Alan Wilder'la beraber olan son albümleri, Alan'cığım "Bu grupta kimse beni sallamıyo aga, ayrılıyorum ben." diyip gidiyor, halbuki George'da Quiet Beatle'dı ama insanlar ne kadar saygı duydular ona, şimdi gidip Recoil'larda sürtmenin alemi var mıydı be Alan'cığım?

Oha, In Your Room'un Single'larından birini Butch Vig remikslemiş!! Sezmiştim bir bağlantı olduğunu, o tonlara dayanamaz zaten, kendini elektronik müziğe adar, alır keser şarkıyı başka bir şey yapar, yine de kullanır o tonları.

Teker teker şimdiye kadar şarkı tahlili yapmadım pek sevgili okur, eğer öyle bir şey yapmak istesem gider efsanevi diye kabul edilen albümlerden birini alır, muhtemelen de konsept kayıt olduğu için bunu yaparım, ve bunu yaparken o kadar gerilirim ki aslında bu acıyı dindirmek için son seste Iron & Wine dinlerim.

Bu yüzden size albümden tek şarkıdan, ve büyük ihtimalle hayatımda en çok dinlediğim şarkılardan biri olduğunu tahmin ettiğim In Your Room'dan bahsedeceğim. In Your Room'un albüm kaydı çok karanlık, kalitesiz Philips Mavi geceyarısı ampülleriyle aydınlatılmış gibi, Single kaydına gitar basılmış, biraz daha Ultra dönemine yaklaştıklarını gösteriyor bu, ancak single kaydı tabii ki çok daha keyifli, radyolarda çalınabilecek şekilde düzenlenmiş; ancak albüm kaydındaki insanı korkutan Sabah Ezanı tonunu tutturamamış. Yani single kaydı daha melodik, ama bu albüm kapağının o siyah/mor tonundan biraz daha uzak melodilere sahip; daha çok Violator'ın kırmızı/siyahına yakın. Bu yüzden korka korka şarkıyı sevmek istiyorsanız albümdekini dinleyin, zaten şarkının sözlerindeki odada bulunurken öyle kolay gitar tonlarından başka şeyler ortaya çıkıyor. Ya da şimdi Single düzenlemesini dinlerken fark ettim, Dave Gahan daha fazla yardırmış orada onu dinleyin yine de. Karar veremiyorum, ikisini günün belli saatlerinde dinleyin.

Ama lütfen bu da Madrugada'nın durumuna düşmesin, alın dinlemeyeniniz vardır belki diye aşağıya gömüyorum Single'ı.


Gerçi bu da saçma oldu, Depeche Mode'u tanıtmaya kalkışmak ne saçma. Geçenlerde Shpongle yeni albüm çıkarmış, ondan bahsetseydim keşke. Neyse bahsettim yukarıda, Mavi gece lambası falan yazmışım işte, kendince bir görüntüsü oluyor böyle cümlelerin. Hmm sinestetiğim ben, Do'yu kırmızı, 4'ü yeşil, Maviyi Humphrey Bogart, olarak görüyorum falan demiyorum, zaten bunu diyen malların çoğuna da Youtube'da genel olarak Hayko Cepkin videolarının altına yazılan yorumlar girsin. Tanıyorum bu tipleri, erkekleri Sopranino olduğunu falan söylüyor mesela. Hani sorulsun da açıklasın diye, ince ses falan filan, kızları da bir acaip giyim tarzı falan. Ekşisözlükteki troller gibi hissettim kendimi şu an ama, tahminimce bu insanların çoğu baba dayağı yemiş insanlar oluyor. Ondan sonra memleket deli kaynıyor doğal olarak. Hayır dünya standartlarına göre deli taklidi diyeceğim bunlara, çünkü deliliğin de ekmeğini yemeye çalışıyorlar. Hmm ben de manikdepresifim, evet ben de hafiften şizofrenim "Aha bak komik tişört de aldım, I Am not Schizophrenic" hesaabı. Ulan ne pismişsiniz be. Dünyaya zerre yararınız olmadan bu tip şeylerin ekmeğini yiyorsunuz.

Arada bir paragraflık cinnet geçirdikten sonra -gazetelerde falan "cinnet getirmek" diye yazıyor, ne kadar ilginç- geri dönüyorum incelemeye.

Evet albümü dinleyin insanlar, sonra da gidin başka Depeche Mode albümleri dinleyin, sonra başka müzikleri de dinleyin. Bir arkadaşım vardı müzik yazıları yazardı, bitirirken "Müzikle Kalın" yazardı. Çok üzülürdüm bu duruma ama yüzüne vuramazdım. Geçen sene bir ay kadar Blog'u takip ettikten sonra okumamaya başladığı için rahatlıkla yazabiliyorum bunu. Ya da şu an okuyorsa da lütfen artık böyle bir şey yapmasın istiyorum. Kendisine belki burada kalacak yer var ama öbür tarafta yok! Ciddi söylüyorum bunu yapanlar çok kötü durumdalar. Her şeyi eleştire eleştire yazı boka döndü. Albümü de ister dinleyin ister dinlemeyin. Sonra arkadaş çevrenizden biri gelip, "Baksana Placebo'nun I Feel You diye bir şarkısı var." derse de cevap veremez, rezil bir I Feel You yorumu dinlersiniz, zaten her şeyi aynı şarkının, sadece Brian Molko yorum yapmış. O kadar da saçma olmuş ki bu olay, Serge Gainsbourg'a Ersen ve Dadaşlar'ın sadece Ersen'in synthesizer efektleri yapması gibi bir şey olmuş. O Dadaşların da umarım hepsi Erzurumlu'dur, yoksa onlarla da hesaplaşacağız!!!


P.S: Masaüstünde bu fotoğraf vardı, şimdi In Your Room'un Single kapağı da uygun olmazdı zaten. Neyse, hem yazıda Iron&Wine'da geçiyor, ona da öyle sevgi dolu bir selam yollamış oldum.

20 Ekim 2009 Salı

Oray the most Powerfulestest Kale of the Elitizm of the İngilizce de biliyorum of the orrayt!


Şimdi bu yazdığım, kısa olacağı için tweet eyleyen biri gibi hissedeceğim. Sonra "@osmantanerkır Haklısın abi, herkes kendince yaşar." gibi bir şey yazmayacak olsam da, yine de kötü hissetim kendimi. Çünkü geçen gün özellikle Oray Eğin'inkini takip ettiğim için biliyorum, "hakkı devrim'de gaylik konusunda bir algıda seçicilik var, bu konuya takıntılı. bütün örnekler ibnelik üzerine... dolapta sanki..." gibisinden bir kere "coming out of the closet"in şuursuzca çevrisini içeren salakça cümleler görüyorum. Zannımca Ercik, Oray Eğin'in imkanlarına sahip olsaydı, aynı noktaya varabilirlerdi, geçen gün Disko Kralı'nda "Okan bu Porno!" dediği zaman bunu fark ettim, daha önce içindeki Ercik'i hiç bu kadar ortaya çıkarmış mıydı bilmiyorum.
Size Oray'dan bir aforizma sunuyorum: "Arda Turan'ın ceketi güzel ama LV tokalı ayabbılar bir kabus... Çocuğu Bayrampaşa'dan çıkarırsın ama Bayrampaşa'yı çocuktan çıkaramazsın." Üstüne çok düşünülmesi gereken, çok taşaklı bir laf. Ortaokuldayken bulsaydım, hiç düşünmeden kompozisyon yarışmasına katılır derece alırdım, öyle bir laf. Bir de formüllü ya, kelimeleri değiştir yerine başka bir şey koy, hemen çok ağır ve içi dolu bir lafmış gibi de duruyor. Sonsuz kombinasyon var, hemen örnekleyelim: "Oray'ın kafası güzel ama yazıları bir kabus. Gazetenden Oray'ı çıkartabilirsini, ama Oray'ı Gazetelerden çıkaramazsın." tam anlamına karşılık gelmedi, ama orada sosyal mesaj vermeye kalkıştığım için kalıbı biraz bozmak zorunda kaldım.

Neyse aslında benim kısaca söylemek istediğim şuydu; geçenlerde Trt'nin belgesel kanalı açıldı, bunun tanıtım toplantısı İzmir'de yapıldı. İzmir'in ve İzmir'linin durumu beni ilgilendirmez, ama çok hafiften devlet bu elemanlara laf geçiriyormuş gibi hissetmiştim. "Al koduum çocuğu, çok kültürlüsün anladık." hesabına, hatta dayanamayıp "Bu da devletin Kültür açılımı" demek istiyorum, biliyorum şu andan itibaren Star Gazetesinin Spor sayfalarının başlıklarını atma görevi verilse yapmak zorundayım, ya da mecburen bir aile babası sıfatına bürünmek zorundayım bu şakadan sonra.

P.S: Trakya'da Kola bayiliği yapan bir abi vardı, aynı Oray'a benziyordu. Hatta, "İkisi de aslında ne kadar çabuk tükenen ürünler sunuyorlar." derim, ama zaten yazının genelinde bu tip şeyler yoğun olduğu için vazgeçiyorum.
P.S2: Olaya gelin!!! Az önce Blogger profiline baktım. Adam resmen kendi Blog'unu takip ediyor ya hu!!! Allah aşkına birileri aşağıya bu konu hakkında yorum yazsın, çünkü şu an gülmekten yazamıyorum ben, o yorumu da bu yazıya dahil ederiz.

19 Ekim 2009 Pazartesi


30 Haziran'da Desolation Row'un da gazıyla, Ophelia'dan kısaca bahsetmiştim, hatta altına o dönem blog'u takip eden Elmira'yla Where the Wild Roses Grow üzerine fikir teatisinde bulunmuştuk. Eğer kelime uymazsa, yine de bir metin içerisinde Teati kelimesini kullanmanın onurunu taşıyor olacağım.

Geçen gün, vatandaşım şair Rimbaud'yu okurken onun Ophelia şiirine rastladım, ve ben ki eğer çok etkilenmesiysem şiirden, yani: kopyalayıp birilerine göndermek, dize ezberleyip, orada burada kullanmak gibi kötü emellerime alet etmeyeceksem, asla ikinci kez geri dönemeyen biriyken; bunu yaklaşık 6 kere okudum. Galiba şiir yazabilseydim, ya da onu geçtim, ahenkli herhangi bir metin yazma yeteneğim olsaydı, bunu yazmak isterdim. Hatta şimdi Türkçe'sini buraya kopyalıyorum, eğer bulursam Fransızca'sını da kopyalayacağım. (internet'ten buldum, ama sanırım en tavlayıcı kısımlarını kopyalamaya çalışıp dört kıtaya indirmişler. Onlara sadece orospu çocukları diyip, elimdeki kitaptan geçiriyorum.)

Yıldızların uyuduğu, sessiz, kara
Dalgalarda Ofelya iri bir zambak,
Yüzüyor duvaklı uzanmış sulara...
- Avcı borularının ezgisinde bak.

Bin yıl geçti, Ofelya yine üzgün,
Uzun sularda kefen gibi akıyor.
Bin yıldır, gündüz gece, deli gönlünün
Hüznünü meltem yellerine döküyor.

Açıp sularda salınan tüllerini
Beyaz göğüslerini öpüyor rüzgâr,
Söğütler eğmiş omzuna dallarını
Ağlıyor. Uykulu alnında kamışlar.

Yöresinde üzgün nilüferler bazan,
Dağıtıyor Ofelya kızılacağın uykusunu,
Bir kanat vuruşuyla dallar yuvadan
-Salıyor yıldızların altın şarkısını

Sen ey solgun Ofelya, kar gibi güzel!
Sulara gelin oldun ergen çağlarda!
-Çünkü Norveç doruklarında esen yel
Acı özgürlüğün tadını öğretti sana:

Savuran bir soluk gür perçemlerini
Büyüyordu düşlerinin akışında;
Dinliyordun Doğa'nın ezgilerini
Ağacın, gecelerin yakınışında;

Çünkü boğuk sesi çılgın denizlerin
O tatlı, çocuk göğsüne vuruyordu;
Bir nisan sabahı, yorun atlı senin
Dizlerinde sessizce oturuyordu!

Gök! Aşk! Özgürlük! Bu nasıl düş Deli Kız!
Güneş vuran kar gibi eriyip gittin;
Konuşma, sus! Seviyi bizlere dilsiz
O mavi gözlerinle çoktan öğrettin!

-Ve diyor ki Ozan: Aydın gecelerde
Ofelyam çiçekler devşiriyorsun;
Hep böyle yüz ak gelinliğinle suda
Dalgalar beşiğini sallayıp dursun.

Şiirin tarihi de 15 Mayıs 1870. Yalnızlıkların şairi, İbrahim Sadri ve Ahmet Selçuk İlkan sundu demiyorum. Çünkü içinde kötü herhangi bir edebi sanata rastlayamıyoruz. Ha çeviren arkadaş "Seviyi bizlere dilsiz" diye, içinde "sevi" gibi rezil bir kelimeyi geçirerek çevirmiş cânım şiiri, ama yine de çok fazla baltalayamamış durumu. Ayrıca çok az da olsa Fazıl Hüsnü Dağlarca klasik şiirlerinin uyak düzeninde çevrilmiş gibi ama artık bir şey demiyorum ona.

Bunun yanında, Attila İlhan bu adamı okumadıysa, gecekondumun üstüne çıkar, çocuğumun üstüne benzin döker yakarım. (Bir de Attila diye diye yıllarca kafamızı sikti. Aferin doğuştan çok sıradışı bir isme sahipsin koduğum çocuğu diyesim geliyor bazen. Atilla ulan!) Aynı şekilde Cemal Süreya için de geçerli bu etkilenme meselesi bence, ama bu Cemo'nun kendi kendine oluşturduğu bir tarz da olabilir bilmiyorum, ama yine de herifin Banko şiirinde çok fazla Rimbaud kokusu var.

Ha, ayrıca "Çünkü boğuk sesi çılgın denizlerin/ O tatlı, çocuk göğsüne vuruyordu" dedikçe aklıma, ayaklarını trabzanlardan aşağı sallayan Mathilda'yı getiriyor.
P.S: İnternet üzerinden bir kez daha okudum, şiir burada rezil olmuş gibi geldi. Nereden sardırdım diye sormayın Rimbaud'ya son bir buçuk yıldır, edebi olaylara Dylan aracılığıyla yaklaşıyorum. Adam derya olmuş(ooolmuş), ben de bir sandal(saandal)devrilip batmışım, boğulmuşum ben. Diye de bitirirdim, ama burada çok ciddi bir kitleye hitap ediyorum, İbrahim Tatlıses şarkı sözlerinin deforme edilmesine herkesin karnı tok biliyoruz!

6 Ekim 2009 Salı

A Bout de Souffle Üzerine( Üzerinde aksan olan A'yı bulamadım, ama é mesela, onu yazabiliyorum.)

Fransız Sineması'nın çok güzel Yeni Dalga filmlerinden birini izledim dün. Bu tip filmlerden uzak durmama sebep olan tek şey, gelişme dönemimde CNBC-e'nin, bir Macar yönetmenin, dedesinin 63 yaş sonrası oluşan depresif yönlerini, bir yaprağınkiyle karşılaştırdığı yaklaşık dört buçuk saatlik filmler yayınlaması olmuştu.

Yeni Dalga'ya karşı da aslında ön yargıyla yaklaşmaktan ziyade, bir ürkeklik vardı içimde. Şimdi Goddard'ın ya da Truffaut'nun filmlerini hiç izlemediğinizi ve ilk kez isimlerini duyduğunuzu düşünün...

İkisinin de isminin, karikatürlerdeki sıçma efekti gibi durmasının yanında, sizin oldu mu bilmiyorum ama, ortaokuldaki ruh hastası Sosyal Bilgiler öğretmeniymiş gibi geliyor ikisi de bana. Çok detay soru soran mesela, ya da tuzaklı sorular hazırlayan insanlarmış gibi hissediyorum.

Sonra, film başladı.

Burada filmin Brechtyen yanlarını saymak istemiyorum, zira zaten yarım yamalak bilgim var hakkında. Jean-Paul Belmondo her göründüğünde ciğerlerimizi parçalıyor. Yalnız, anlayamadığım konu, Pimaş Boru kalınlığında sigaraları nasıl içtiği. Sanırım, ağzında olmadığı çok az sahne var zaten. Ayrıca Belmondo Selamı diye adlandırılan, baş parmağı dudak üzerinde gezdirme hareketini lütfen ayna karşısında önce deneyin, ondan sonra sokakta yapmaya kalkışın. Ben denedim, sanki salçalı ekmek yemişim ve artık salçaları suratımdan temizlemeye çalışıyormuşum gibi duruyor. Ondan sonra da aklıma, suratı kakolu dondurmayla bulanmış çocuklar geldi, bu yüzden Belmondo Selamı'nın herkese yakışmadığını söylemek isterim siz dostlara. (Jean-Paul Belmondo'nun doğuştan solaryuma girmiş bir tipi mi var, yoksa o sıralar yanarak mı bu rengi tutturuyor anlayamıyorum hala.)


Bir de Jean Seberg var, filmde oynayan abla. Kendisini 79 yılında, daha yeni 40 yaşına girmişken kaybetmişiz. Allah sevdiği kullarını yanına erken alırmış diyebiliyorum kendisi için. Kadraja her girdiğinde insanlığımdan utandım. Hele sonlara doğru, kafiyeli bir Fransızca konuşması var ki, geri sarıp üç kere izlemek zorunda kaldım. Gökten düşmüş bir melek kendisi derdim, ancak Fallen Angel ayarında Speed Metal şarkı ismi akıllara gelebileceği için vazgeçiyorum bundan. Yahu, Madame Tussauds'da heykeli bulunası bir insan. Ya da bulunmasın, öyle rezil balmumu heykeller var ki!! Conan O'Brien bir ara Tom Cruise'la Fonzie'ninkini satın alıp, Psycho'nun çekildiği eve götürmüştü, o noktadaydılar.

Film akıyor, zaten yaklaşık bir buçuk saat uzunluğunda. Her sahnesinde, insanı 60'da Paris sokaklarında, ihanet, tutku, ve aşka sürüklüyor, diyorum. O kadar, liseli veya üniversiteli zerre sinema eleştiri bilgisi olmayan insan cümlesi kuruyorum burada. Ayrıca, film Goddard'ın ancak, senaryonun özü de Truffaut'ya ait. Clash of the Titans ulan!!!

5 Ekim 2009 Pazartesi

Duygusal gibi!


Büyürken, Discovery Channel izlemiş olanlar bu acıyı paylaşacaklardır şu derbeder gönülle.

"Yüzüne karasinek konan küçük çocuk."

Bu, bir Ara Güler fotoğrafı da olabilir, ya da şu akbabalı fotoğrafı çektikten sonra intihar eden Pulitzer ödüllü arkadaş. Öyle derin bir bilgim yok. Ama birinin yüzüne karasinek konmuşsa, o kadar üzülüyorum ki haline; resmen RedKit'te akbabaların üstünde dolaştığı cesetler geliyor aklıma.

Bundan faydalanıp, ekmeğini yiyenler vardır, ki ben sosyal sorumlulukları yerlerde sürünen bir zavallıyım; ancak birinin yüzüne karasinek konduğu an kendimden geçiyorum. Elmacık kemiğinin üstünde uçmayan, rahatça yaşayıp, hayatını idame etmeye çalışan bir karasinek. Buradan sömürü öyküsü çıkarmaya kalkışan da en adi göttür.

Onlara verilen yardımların yararını çok gördü bazı terbiyesizler. Alem Dergisi falan filan! İnşallah geceleri rahat uyuyorlardır. Tek hamleyle bir öğün verebilecekleri site var iken. Ha bu sitenin de yaptığını yıllardır anlayamıyorum, gerçekten günde bir öğün veriyor muyum? Hiç sanmıyorum! Madem, ben tıklayınca yemek verilebiliyor, neden elinizde olan en çok imkanı kullanmıyorsunuz? Bunu dijital alemde yansıtmak da başka. Ama üzgünüm, Birleşmiş Milletler'in yaptığı yüzsüzce bir girişimi görüyorum burada. Gün boyunca uğraşsam gerçekten 15 000 civarında insana bir öğün yemek verebilir miyim?

Bu tip, yüzsüzlüğü yapan kurum ve kurumların tümü orospu çocuğudur. Reklam gelirleri mi? Hiç sanmıyorum. 0.001 dolarlık bir gelirle insanları beslemek mümkün olmasa gerek. Elimde bir çözüm yok. Sadece böyle bir utanmazlığa dayanamadığımı belirtmek için söyledim.

Vakıflarda burs verirken, bir yandan da dudaklarına silikon yaptıran terbiyesizler gibi olmak istemiyorum. Ama son 4 yıldır, aklıma geldikçe bu siteye girip bir öğün yemek vermeye çalışıyorum.
Ahh ağlayabilirim, kaç kişiyi doyurdum ve ne kadar sosyal bilinci olan bir insanım diye. Ama dediğim gibi, o memelerine silikon yaptırmaktan geri kalmayan onursuz işadamı eşleri gibi hissediyorum. Onlara sınav burada değil! Öteki taraftaaaaaa!!! desem, açlıktan ölenleri kurtaramam ki. Umarım İngilizce bilenleri de vardır da, Dr.Oz'u izleyip sağlıklı yaşam hakkında bilgiler alıyorlardır. Böylece 257 yaşına kadar yaşayıp Kenan Erçetingöz'le Orgy alemlerine dalabilirler.

Herkül'ün bebekliği bile olsam, elime gelen yıldırımı üstlerine yollardım. En azından GTA San Andreas'taki deri kıyafet giymiş gibi görünen yanık tiplere benzesinler diye.

No offense!!!(ingiliceye saldırmalı biri burada!!!!! O kadar ünlem artırarak kullanıyorum hemde!!!!!!)
Hileyi uygularsanız siz de göreceksinizi o utanmaz bağışçıların kömür yanığı ama parlak yüzlerini veya botokslu yüzlerini çirkin suratlarını.

2 Ekim 2009 Cuma

Madem Geniş Omuzluyum, Neden Yanımdaki Dar Omuzluyu Cama Sıkıştırıp Domine Edip, Aynı Zamanda da Sağ Kolunun Hararet Yapmasını Sağlamıyorum Üzerine


Varoluşsal bunalımdayken, güneş ışığı gözüne kaçtı diye fellah öldüren adam var. İşte bu olayı az önce minibüs gibi, anarşinin hakim olduğu ortamda az kalsın ben de yaşıyordum. (Minibüsteki para akışı, önceki yazıda da belirttiğim gibi tamamen kakafoniden ibaretmiş gibi görünse de, aslen doğaya dikkatsiz bakan gözlerin anlayamadığı harmoni gibi. "Onlar ki, gözleri vardır Minibüs harmonisini görmezler, vay onların haline.")

"Bir yandan güneş, bir yandan geniş omuzlunun kol sürtmesi yakar Allah deyu deyu!" şeklinde içimden geçiriyordum. Müsamaha gösterdikçe, yayılıyor devleşiyordu. Adamdan alabildiğim tek intikam, dün giydiğim tişörtü bugün de giydiğim için yaydığım kunduz kokusu oldu.

Neyse, başka bir konuya geçiyorum. Bundan iki yıl önce galiba, Post modern pazarlama teknikleriyle ilgili bir kitap okumuştum. Orada Disneyland'in ve Las Vegas'ın her şeyden, her yerden bir parça alıp kendi bünyesinde birleştirerek, gelenlere gerçek dünyada, bir rüya yaşatmayı amaçladığından falan bahsediyordu. Bunu Ankara Belediye Başkanı Sayın Melih Gökçek'in de hedeflediğini, az önce kurmuş olduğu yeraltı çarşısının içinden geçerken fark ettim. Öncelikle o kadar dallı budaklı ki, tahminimce köstebek yuvalarına, ya da karınca akvaryumlarına bir gönderme yaparak, halka köstebek ya da karınca olma deneyimini yaşatmak istiyor.

Tabii, karınca çok küçük bir varlıktır, halk da kendini küçük hissetsin diye yapıyor bunu, falan diye psikososyal çözümlemelere girip kimseyi üzmek istemem.

Neyse efendim, bu çarşıya girdiğim an kesif bir ayak kokusu aldım. Baştan ne olduğunu anlayamadım, sonra yine bu postmodern vahanın aynı zamanda mescit görevi gördüğünü fark ettim. Şimdi burada mutaassıp okuyucular falan varsa "o ayak senden daha temiz, pis münafık" muhabbetine girmesin, değil işte. Leş gibi de ortam kokuyordu. Ben şehrin imajına falan bakmam ve de umrumda değil, meclisin bahçesinde de kılınabilir sonuç olarak muz cumhuriyetlerinde olur böyle şeyler. Hatta, Bağcılar'da 212 diye bir alışveriş merkezi var. Orası daha ilk açıldığı gün çimlerde din gösterisi yapan aga gördüm. Sarhoşlar tarafından işenmiş toprakta namaz kılmanın şeriata uyduğunu sanmam. Fark ettiniz mi bilmiyorum, ama son cümlede Nihat Genç siniri vardı.

Zaten Nihat Genç müzik yapsaydı tahminimce Rage Against the Machine ayarında bir şey olurdu.

29 Eylül 2009 Salı

Monteyn! Mazluma Güven; Zalime Korku Verir!

Dostlar!

Hepiniz değil, ama aranızda şimdi bahsedeceklerimden muzdarip olanlar için: "Monteyn'in toplumda mal gibi kalan, veya edebi görünsün, havalı olsun istiyorsanız da "Hayat Acemisi" insanlara yardım yazıları vol.1'i yayınlama kararı aldım."

Konu 1: Toplu Taşıma Araçları

1a. Minibüsler

Minibüste en büyük sorun oturma stratejisi olmakla beraber, parayı uzatırken öndekini dürtükleme gerginliği, arkadan dokunan elin bünyede yarattığı korku, "gelen paranın üstünü ya yanlış iletirsem" sıkıntısı, avuca gelen parayı minibüse saçmak ve yerden 5 kuruşları bile toplamak zorunda kalmak mallığı, eğer kulaklık takılıyorsa durağa optimum mesafede kulaklığı çıkarma ve böylece rezil olmama durumu, şoförün tipine göre "müsait bir yerde" demek yerine inilecek yerin adını seçme gerginliği, eğer son kalan ikili koltukta kalan tek yere sizinle aynı anda binen kişiyle kapışmayı düşünüp sonra vazgeçmek, gibi şeylere takılıyorsanız. Tebrik ederim siz de bir malsınız ve bundan kurtulmaktan ziyade, semptomları azaltarak daha az acı çekmek için size sadece şoförün yanındaki koltuğa oturmanızı önerebilirim. Ayaktaysanız, zaten hem bunu o koltuğu kapmak için yapmadığınız hamle yüzünden hak ettiniz, hem de ayaktayken daha az para transferine dahil olunuyor.

Böylece korkunç para transfer zincirine girmemiş olur, aynı zamanda inilecek yeri mümkün olan en ilkel hareket olan parmakla gösterip, o yüksek çıkaramadığınız sesinizle şoföre deklare edebilirsiniz.

1b.Otobüs

Buna da yine yukarıda bulunan çoğu saçmalık dahilken, Teyze baskısı bunda biraz daha belirgin. Yer verme, vermeme paradoksunu yaşamayan bir kişi yoktur sanırım. Ayrıca yanınızda yaşıtınız biri otururken kalkıp yaşlıya yer veriyorsa, samimi söylüyorum o teyzenin gözünde artık bir açık toplum düşmanısınız. İsterseniz bunu toparlamak için muhabbete girmeyi deneyebilir tüm torunlarının hangi okullarda okuduklarını öğrenebilir, damatların hayırlı olanları hakkında bilgiler edinebilirsiniz. Otobüsten indikten sonra "Mehmet gibi biri olmak gerçekten çok kötü, ben de mi Okan'ın okuduğu üniversite de okuyup öyle kariyer yapsam." gibi ömrünüz boyunca hayatınıza dahil olmamış insanlar üzerinden gelecek planı yapma ihtimali var. Bu yüzden diyaloğa girmeyin, hele 30 dakika üstüyse yol, teyzenin çantasındaki ilaç zulasından anti-depresan bir şeyler isteyin. Gelini falan doktor olduğu için, bizzat sağlık bakanlığı tarafından fahri tıp doktorluğu ünvanı aldığı yetmezmiş gibi, aynı zamanda çantasını da ilaç deposu olarak kullanıyordur muhtemelen. Amcalar biraz daha az zararlı olmakla beraber, belli yaşın üstündeyse sakın memleket meselelerine girmesine izin vermeyin, bu sizin ölümünüz olacaktır.

1c.Vapur

Saçlarınız mı uzun? Dışarı çıkıp deniz havasıyla yolculuk mu yapmak istiyorsunuz? Mutlaka saçlarınız dağılıp ilk olarak göze girecektir, toplama yöntemi fark etmez. Martılara dikkat! Ayrıca diğerlerine göre daha az sıkıntılı yolculuklar olup, koltukların çoğu doluyken boş yer seçmenin de büyük sıkıntı olduğunu unutmayalım. Bazen zararsız görünen insanlar, muhabbetleriyle esir alabiliyor!


P.S: Bugün sezonun son, sandaletin içine çorap giymiş insanını gördüm. Çok mutluyum, leyleklerin göç etmesini izlemek gibi bir şey.

P.S2: aklımda olan teyze resmini bulamadığım için yerine, I want to Break Free'nin klibinden John Deacon'ı(sağ) yolluyorum. Onun Avrupalı olmayanını düşünün.
 
Copyright © 2010 MONTEYN