31 Aralık 2011 Cumartesi

Besarabya Üzerine



He canım besarabyan hoyte, sen de haklısın. Değerli okurlar iki hafta önce kadar yatağımda yatmış kafamdan yine buraya aktarmayacağım bir bulok yazmış kendimce eğleniyordum. Eğleniyordum derken, tam işte yazının sonundaki videoda ileri almaya kalkışınca youtube sıçtı doğal olarak, sinir oldum ve aklımdan o an şu düşünceler geçti "Ya hu Besarabya'yı Fatih mi almıştı?" Size yalan atmayacağım ama Besarabya lafını duymayalı yaklaşık 12 sene oluyor diyebilirim. O anda telefonumun şarjı da az olduğu için mobaylbrovzırımı açmıyordu, çıldıracaktım Eflak Boğdan ananı sikeyim, Besarabya neredeydi falan diye çıldırıyorum. Öyle öyle zaten rüyaya dalmışım, rüyamda canlı canlı gömülmüş insanlar gördüm, bu Besarabya meselesi hakikatten de bilinçaltı canımı bile sıkmıştı.

Sabah uyanıp derhal araştırmaya koyuldum, günümüzde işte Moldova'nın bulunduğu yer oluyor. Bu arada bir nevi Moldovalı'ya önyargılı yaklaşımı tespit için kişinin "Moldovya" diyip demediğini daha ilk dinleyişte kontrol ediyorum, eğer "Moldovya" diyorsa kesinlikle aklında oluşan tek şey beyaz kadın ticareti falan oluyordur diye kanaat getiriyorum. Efendim Moldova çok cefakar bir ülke, yani çok da sikimde değil açıkçası cefakar(şapkaları yapamıyorum bir sorundan ötürü özür dilerim) olup olmaması ama bir gün yine fildişi kulemdeki yatağımda yatarken dank diye kalkıp Moldova'nın sınırlarını dikkatle inceledim ve denize tam yaklaştığı andaki toprakların Ukrayna 'ya ait olduğunu fark ettim.
Şimdi google'ın kendi tarayıcısı chrome'u ve yine kendi servisi blogger'ı kullanmama rağmen bu gerizekalılar fotoğrafı büyütmek için bile bana firefox'u açtırmak durumunda bırakıyor ama dokunmayacağım. Tam o kırmızı okun olduğu yerde Moldova denizle birleşemiyor arkadaşım. Ülke sanki yeteri kadar fakir değilmiş gibi bir de lank diye ticaret yolunu kesiyorsun, Ukrayna'nın yaptığı şimdi orospu çocukluğu değildir de nedir sizce? Bence kesif orospu çocukluğu, ancak şimdi biraz detaya girip bu konu hakkında neden aktif davranıp Ukrayna'yı işgal etmediğimi de anlatayım.

O dönemde uluslararası bir şirkette entelektüel olarak çalışıyordum. Moldovalı bir arkadaş vardı, yani arkadaş dediğim adamı ayda bir falan görüyorum öyle çok sık bir muhabbetim de yok. Şimdi buraya kadar inanmayabilirsiniz ama hakikatten ben böyle bir adamı tanıyorum adı İgor(ya İgor diyince de hakikatten götümden uydurmuşum gibi oldu ama samimi söylüyorum yani napalım adamlar da paso igor koyuyor isim ben ne yapayım) ve bir gün biz bununla yemek yerken karşılaştık hemen yanıma oturdu, sıcak kanlı olduğu için zerre muhabbetim olmamasına rağmen yanıma oturması durumunda hemen sinirimden Demolition Man'de(Rocky 4'ten sonraki en iyi film doğal olarak) Wesley Snipes'ın laboratuvara girmek için yetkililerden birinin gözünü kalemle çıkarıp dijital okuma zımbırtısına okutma hareketine hazırlandım, fakat o sırada ağzıma attığım bir adet soğuk soğan halkası sayesinde öfkemi başka bir yöne yönelttim. O soğan halkalarını soğuk satan adama da umarım bayatlamış ve soğuk arnavut ciğeri yedirilip iki gün susuz bırakılır ne diyeyim.

Neyse biz İgor'a dönelim. Bu yanıma oturdu falan, ben de işte bu harita mevzularına bakmıştım o sıralar. "Ya hu" dedim "İgor Gardaşşşşşş" ben haritadan baktım ama tam anlayamadım Moldova'nın denize kıyısını Ukrayna mı kesiyor ne?
İgor'un yüzü ekşidi ve "Evet!" dedi, o sırada Beypazar Maden Sodası'ndan bir yudum alıp sessizce geğirdi, ve aynen şu cümleyi sarf etti "İşte bunlar hep kurulmuş oyunlar" ya samimi söylüyorum orada ben sanırım biraz altıma kaçırdım içeri doğru gülmekten ötürü, adamın Siyaset Bilimi ve İktisat dabılmeycırı yapmış olduğunu biliyordum, adam bana emekli olup Ege'ye yerleşmiş hiçbir şeyden memnun olmayan rakıcı amcanın "Sata sata bitiremediler azizim" muhabbetini oracıkta yapmıştı. İşte o an Ukraynalılar'ı düşünüp şöyle hafiften "iyi yapmışsınız lan!" dedim sinirimden. Abi "bunlar hep oyunlar işte" ne demek, ne yaptın sen ya. Ne bileyim orada işte bir arkadaşınızın arkadaşıyla yeni tanışıp da muhabbet müzikten açılınca "Pink Floyd'un üzerine grup tanımıyorum abi" demesi hissine benzer bir his yaşadım. Yani ne bileyim benim küstahlığımdan kaynalanıyor belki. Neyse yarın seneyi bitiren yazımı yazacağım.


P.S: "Dertler Benim Olsun"da obua var ya ne zaman dinlesem "oha lan obua var" diyorum. Şimdiye kadar şarkıyı 300 kere dinlemişsem 4'ünde falan "oha obua var" dememişimdir.

22 Aralık 2011 Perşembe

Le Samourai'daki Alain Delonluk Üzerine




Bir süre önce Le Samourai'yı izlemiştim. Yukarıdaki fotoğrafta da görebildiğimiz gibi Alain Delon'un, Eric Cantona gibi yakaları dikerek karizma yaptığı dönemler. Dün gece yatarken biraz da kıkırdayarak "alengirli delongirli bir ismi var adamın" diye şaka yapıp bunu bûloğa yazmamalıyım diye düşündüğüm için yazıyorum bu yazıyı. Le Samourai'daki Alain Delon'la sevişmek istemeyecek bir tane bile insanevladı varsa şu bûloğu okuyan, İtalyan Mafyası arkadaşlarımla beraber memnuniyetsiz ifade takınarak parmaklarını kırdırtacağım. Arkadaşım benim de benzer bir paltom var, biraz İskandinav Satanist Kült liderlerine benzese bile yine de aynı yaka kalkma hareketi yapılabiliyor, ancak ben giyince 4 gün önce grip olmuşum da gırtlağım üşümesin diye önünü kapıyormuşum gibi duruyor kapadığım zaman düğmeleri, bu adamda nasıl böyle duruyor hiçbir fikrim yok. Bence göt büyüklüğüyle de alakalı olabilir, çünkü götüm çok büyük olduğu için, arka taraftan rüzgar geldiği zaman stadyumlarda dalgalanan dev takım bayraklarının dalgalanması gibi dalgalanması gereken kısmı, götüm biraz zorladığı için sıkışıp kalıyor. Filmde baktım şimdi adamın en az 1.87(Emperyal Sistemi kullanan okurlar için not:6.2 feet'e yaklaşık bir şey)(neden bunu kullandığıma dair bir fikrim yok. Amerika'da ESANP devrimini gerçekleştirdiğimiz zaman da tekke ve zaviyeleri kapattıktan sonra bu gerizekalı ayak, arşın, okka, kulaç, endazeyi falan ilk olarak kaldırmayı planlıyorum.) kendisinden oldukça kısa kaldığım için de bu olabilir. Hayır dostlarım yalan atmaacağım, Alain Delon'u kıskanıyorum:( Kendisini çekemediğim için, aşağı yaşlılık resmini bulmaca karalarcasına karalayıp koydum zaten. Yapacak bir şey yok, kendisi hakkında bir karalama kampanyası başlatmış oldum böylece. Gördüğünüz gibi Vedat Özdemiroğlu kelime esprileri yapmaktan çekinmiyorum, çünkü moralim bozuldu ve belki ilgi çekerim diye efsanevi mesajı tekrar okurlara atmak istiyorum "Meşgulsn sanırım, ben yatıyorm ii eğlenceler sna..."

Evet dostlarım, gün gelecek kıskançlıktan Alain Delon'a da laf edecek kadar küçülecekmişim demek ki, ama yine de bunca zaman güldük eğlendik, ol sebepten bugün size aylardır üzerinde çalıştığım girişimcilik fikrimi açıklıyorum:"bebek aspirini aromalı dondurma" Ya bir saniye buna döneceğim, siz de bilinçaltında bir süre bunu düşünedurun ancak bir şey demek istiyorum. Mesela youtube'da atıyorum "aphex twin"i aratıyorum, sonra da en çok izlenen videosu ne diye merak ettiğim için izlenmeye göre sıralamasını izlemek istiyorum, fakat bu babadan oğula nesil youtube bir kere adam gibi bana bunu göstermedi, ya da bilhassa Boris'i ararken mutlaka Lady Gaga'yı falan tepeye oturtuyor, ya da işte kedi videosu falan. Ciddi anlamda bir kedi videosu tutkunuyum ancak youtube'da Lavrenti Beria'yı aratsam neredeyse kedi videosundan çıkacağından emin gibiyim. Aha buyrun Joseph Stalin diye aratıp izlenme sayısına göre listeledim N.W.A'nın "Fuck da Police" şarkısı çıktı. Sözlere bakıyorum şimdi, işte buyrun Stalin bile geçmiyor. Ya, youtube'da akıllı arama özelliği var ve diktatörlük ve polis devleti karşılaştırıp kullanıcı için bilinçlendirici sonuçlar veriyor, ya da anasına bacısına sövmelik bir sistemleri var. ŞU an N.W.A elemanlarının hayat hikayelerini de kontrol ettim, hiçbirinin Stalin'le bireysel bir sorunu olmamış, bilemiyorum.

Neyse, bu bebe aspirini aromalı dondurmaya gelince, bir miktar sermayeye ihtiyacım var onu da artık aranızda toplarsınız. Canım ilaç, papatya aromalıymış. Papatya aromalı dondurma yapsam, sadece "sağlıklı beslenip, natürellllll sabun kullanıyorum kaliteli yaşıyorum" insanlarına satacağımdan şüphem olmadığı için bu dondurmanın isim haklarını Bayer'den satın aldım "bebe aspirini aromalı dondurma" şeklinde satılacak, buzlu dondurma satmaya çalışanlara akrabalarının bir dönem nasıl da külahtan böcek çıkmalı durumlar yaşadıkları öyküsü her gün zorla dinletilecek, Maraş Dondurmacılarında satılması yasaklanacak, çünkü DONDURMACILIK CİDDİ BİR İŞTİR.
Günümüzde artık Maraş Dondurmasını elindeki demir çubukla oynatmaya kalkışan kişiler TRT Okul'daki Dedemin Oyuncağı programında yapılan o oyuncaklar çocuklar tarafından o program dışında bir daha nasıl asla kullanılmayacaksa, kendileri de bu şekilde göstermelik bir kişi bırakmalılar ve bir daha bu mesleği yapmamalılar. Nazarımda arkadaşına kompresörle şaka yaparken bağırsaklarını patlatan adamdan bile dünyaya daha zararlılar ve antipatikler. Bir Fransız olarak söylüyorum bunu eğer Türkler'in hala deveye binip fes taktıklarını sanıyorsak Camel sigarasıyla alakası yok bunun, bir bu dondurmacıların, bir de şerbetçilerin geleneksel kıyafet giymelerinden ötürüdür değerli okurlar. Sadece uyarmak istedim. Bugün değerli vatandaşım Emilie Simon'dan oldukça güzel bir parçayla bu yazıyı sonlandırıyorum:

24 Kasım 2011 Perşembe

Kelimelerin Kullanımındaki Kaltaklık Üzerine


"...Saul da mı peygamber oldu?..." 1 Samuel 10:11

"Ne sandın yarraaam!" Saul'un Tevrat'a Cevabı (Gençliğin Ata'ya Cevabı gibi düşünün)


Fotoğrafı "kelimeleri kullanarak beynimizi kontrol ediyorlar" gibi, değil gibi amaçla yemin ederim ki kullanmadım, sevdiğim bir albümdür. Biraz öyle durduğu gerçeğini inkâr etmeyeceğim tabiî ki. Geçen gün Erkan-ı Harbiye~Savunma Bakanlığı olayları üzerine biraz düşünüyordum. Birçok ülke Savaş Bakanlığı kullanımını İkinci Dünya Savaşı'nın ardından değiştirerek Savunma Bakanlığı haline çekiyor. Hatta şu an bu şekilde kullanımı olan ülke var mı diye biraz araştırdım ama bulamadım. Çok çok önceden belki iki yıl kadar önce Susan Sontag'ın hastalık isimlerinin kullanımı üzerindeki fikirlerinden bahsetmiştim, mesela Kanserin ;Yengeçle benzerliği falan. Sonra da Türkler'in biz Fransızlar'ın hepsini ahlaksızlık ve fuhuşçuluk, eroinmanlık, ve atayizlikle itham ettiği Frengi'nin nasıl da kalbimizi kırdığını ve aslında aramızdaki diplomatik sorunların bu yüzden kaynaklandığını, bu yüzden Avrupa Birliğine girmemesini istediğinden falan bahsetmiştim. Bunlardan bahsetmemiştim ama Frengi ve Fransızlık olayından bahsettiğimden eminim. Savunma Bakanlığı kullanımı ne kadar da "ben yapmadım kedi yaptı" veyahut da "biz aslında masumuz ne suç varsa az sonra yumruğumuzun tadına bakacak olan lanet olasıca beyaz kıçlıların" içerikli bir kullanım.

Şimdi bunu düşünürken aklıma şu geldi küçükken bazı zamanalar aileyle tartışmaya girilir, haklı olduğunuz ortadadır. Küçük dediğim 10 yaş civarı mesela. Haklı olmanıza rağmen tartışma birden yukarıdan gelen bir elle sonlandırılır ve ebeveynin şartsız gücü bu tartışmaya darbe(coup d'etat olan yalnız, tokat atmalı olan değil)indirip bitirir ya da, tamam tartışmıyorum şeklinde bitirilir. İşte ciddi bir tespit olmasından çekiniyorum ama devlet bence biraz böyle bir şey. Arkadaşım haksızsan haksız olduğunu kabul et, anamızı niye sikiyorsun? Peki ben ne yapıyorum dostlarım? Eklerperver Solipsist Anarko Nihilizm Partisini kuruyorum!

Bilen bilir, eskiden bu bûloğu 2007'de birkaç idealist arkadaşımla birlikte kurduğumuz parti EHKP-C'nin(Ezilen Halkın Kurtuluşu Partisi- Cephesi) propagandasını yapmak için, yani Anarko Nihilizmi yaymak için kullanıyordum. Genç dimağlara kirli düşünceler empoze ediyordum. Eğer merak ederseniz "anarko nihilizm" diye aratıp bu ideoloji hakkında bûloktaki tek yazıdan öğrenebilirsiniz, az önce arama yapıp yazıyı buldum ama okumaya çekindim çünkü oldukça uzundu ve resimleri de güzel değildi, ama belki okursunız diye yine de bilgilendireyim istedim.

Voluntary Human Extinction Movement bu hususta gerçekten ortak paydada buluştuğumuz bir ekip olduğu için onları şimdiden destekliyorum, çünkü dünyanın en çok anasını siken varlık insan olduğu için bugün kendi inisiyatifimle vasektomi yaptırarak bu harekete ortak oldum. EHKP-C'yi fesh ettik çünkü, kurumun kitab-ı kebir'ini kaybettiğimiz için bu duruma düştük.

Ekler biliyorsunuz ki bir halkın vicdanıdır. "Ekler sevmeyen insan da sevmez!" partimizin sloganıdır. Solipsizm ise, hem karizmatik durduğu hem de benim köksüz bakışaçımdan pek de anlamlı bir şey olmadığı için parti programına dahil edildi. Neden anlamlı olmadığını kimseye açıklamak durumunda değilim. Ve iktidara geldiğimiz gün hepimiz diğer ülkelere "Savaş Bakanlığı" vesilesiyle savaş açıp, hepsini öldürüp ardından da intihar edeceğiz. Tek amacımız budur. Bu da parti marşımız alın değerli okurlar

16 Kasım 2011 Çarşamba

Dünyanın En Güzel Müziği Üzerine



Sanıyorum ki, yaptıkları testlerle Kibariye'nin sesini kusursuz bulan Japon Bilimadamı arkadaşlarımla en iyi parçayı 7 yıldır arıyoruz. Gerek metalikacılık olsun, gerek radioheadçilik ve dahi gerek bantdergisiliseliandırgrauntçuluğu gerek wirebizdenbaşkakimsedinlemesinciliği tarzları olsun, bir çok müzik araştırdık. Şahsen benim sıralamamı önceden de okuyanlar bilir; Easy Lover,Part Time Lover,Cheri Cheri Lady en iyi üç şarkıydı, ancak Japon Bilimadamları'nın yaptığı testler fikirlerimin hiç de doğru olmadığını kanıtlarcasına yüzüme çarpıyor. Ya hu Monteyn, bu ne böyle Rüştü Asyalı'nın sunduğu Bilimin Serüveni programının müziği gibi diyenin kafasına Moog Synthesizer düşer umarım çünkü onun da müziği Aphex Twin'indi.

Ambient çoğu durumda karşılaştırma kriterlerimin yetersiz kaldığı bir genre. Mesela Robert Rich diye bir herif var, 160 dakikalık ambient parçaları var ve konserlerinde uyuma seansları düzenliyor(ki yaptığı tabiî ki aşağılamaktan çekinmediğim new age siki olduğu için ambient'ın adını kirletiyor. "Robert Rich'in elleri kurusun, kurudu da") . Aşağıdaki 4 Brian Eno albümünden en çok 1'inciyi ve 4'üncüyü seviyorum fakat neden onları sevdiğime dair yapacağım açıklama verdikleri estetik hissiyat gibi dravdan bir açıklama olacaktır. Fakat dün bu şarkıyı dinlerken çok net bir şekilde "Sanırım biraz kassam hayatın anlamını bulacağım." diye düşünürken uykuya dalmışım. Rüyamda bizzat dönemin başkanı David Lloyd George'la konuşuyorduk aynen şöyle dedi: "Arkadaşlar yüzyıllar nadir olarak dâhi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dâhi çağımızda İrlanda Milletine nasip oldu. Aphex Twin'in zekasına karşı elden ne gelir." dedi. Uyandığımda avuçlarımın içne küçük stigmatalar oluşmuştu. Hemen bunu gerçeğe yorup bûlokta paylaşma kararı aldım.

Bu arada yukarı gömdüğüm(kalbime eheh) videodaki fotoğrafa bir açıklama getirilmemiş ancak yine internetin %40'ındaki komikli kedi videosu izlemekten zamanım kaldıkça oraya buraya bakıyorum, bu fotoğraf bildiğim kadarıyla Mars'ta güneşin batışı fotoğrafıdır.

Ben, Aphex Twin mahlasını kullanan Richard David James'i, Isle of Man'li sanıyordum geçen güne kadar. David Lloyd George sağolsun dün gece hatamı düzeltti rüyamda.Isle of Man'de tankla gezdiğini duymuştum o yüzden kafam karışmış. Bu arada Isle of Man ne Büyük Britanya'ya ne de Avrupa Birliği'ne tam anlamıyla dahil. Zaten şu an bence kapatsalar mekanı kimsenin umrunda olmaz. Belki de yeni duyanlar olmuştur adını. Koyunları falan güzel öyle yani bir numarası yok. Bayrağı havalı bir de.

1 Kasım 2011 Salı

Otoriter Köpek Sahiplerinin Sefilliği Üzerine


"Bir dolmuşçunun kötü kalpli biri olup olmadığını anlamak için, ön koltuktaki kapı kolunu söküp sökmediğine bakarım."
Oscar Wilde

Ne kadar da güzel söylemiş değerli dostum değil mi muhterem okuyucular? Ben de, kendisiyle çeşitli fikir teatisinde bulunurken bunu onaylamıştım. Artık elektronik pencerelere geçildiği için pencere kolunu sökmüyorlar. Gerçi şimdilerde de o tuşu söküp üstüne koli bandı yapıştırmaya başlamışlar sanırım, geçenlerde Montmarte Montparnasse hattındaki yeşil dolmuşlarda gördüm. Ancak, yolcunun o kapıdan inmemesi için doğrudan kapıyı açan aparatın hunharca sökülmesi doğal olarak ancak bir dolmuşçu kötü kalpliliğine sahip insana yakışır. Gerçekten de, müşterilerle girdikleri tartışmalarda ergen kız arkadaş tribinden daha beter tripleri atmaktan çekinmemeleri kalbimi çok kırıyor. Misal adama "Beyefendi, bu Bastil'den geçiyor mu?" cümlesini tamamlamadan "psssssssssssssssss(burada tuşa tehditkâr basışla kapının açılması) binmeseydin kardeşim o zaman." diye sizi indiriyor. Hatta bir seferinde dolmuşta telefonla konuşup kapadıktan sonra bir mesaj aldım, bilmediğim numara tabii, ama bunun dolmuşçu olduğunu anlamıştım çünkü telefonla konuşurken numaramı bir firmaya verirken beni dinlemişti. Mesajda aynen şöyle yazıyordu:"Meşgulsün sanırım Monteyn. Neyse, ben yatıyorum sana iyi eğlenceler." O an beynimden vurulmuşa döndüm. Derhal "müsait bir yerde inebilir miyim!" diyip indim ve bana para üstü olarak verdiği 14 tane 10 cent'i 8 tane de 25 cent'i cebimde çıngırdatarak varacağım noktaya yürüyerek gittim. 10 dakika sonra da bir tane boş mesaj attı ama ciddiye almadım bu sefer. Neyse dostlarım dolmuşçuluk müessesi, taksiciler kadar olmasa da ruhumu derinden yaralayan bir durum. Sosyal yönden gelişmiş olmadığım için taksicilerle muhabbete girdiğim an sadece "Abi bu bina yoktu sanki önceden" "Vardı vardı." seviyesinde kalıyorum. Sanki konuşma zorunluluğu var anasını satayım. Annemin çok uzak bir yerden gelen çok uzak bir akrabasına, arkadaşına duyduğum çirkin sorumluluğu ben taksiciye hissetmek zorunda mıyım arkadaşım. Böyle bir gelenek mi var? Mahallede her türlü piçlik yapmasına rağmen sevilen çocuk değil, sessiz sakin olmasına rağmen kendinden 3 yaş büyüklerin bile uyuz olduğu ve oyunlarında oynatmadığı çocuğum ben.

P.S: İnadına Kusturitza diyenleri yumruklama isteğim gibi Slavoj Zizek telaffuzunu birebir yapmayıp da artist artist Jijek diyip en doğrusunu ben söylüyorum kafasındakiler için yukarı video koydum. Bundan sonra aynı bu şekilde duymazsam ve biri "Jijek" derse çevremde, ağzını kanatana kadar yumruklama kararı aldım. Adam dümdüz okunmasından rahatsız olmuyor da, öyle okuyup sen mi düzelteceksin milleti it. al bakalım klaket gibi bir şekilde oku bundan sonra çünkü en doğrusu bu.

21 Ekim 2011 Cuma

The Tree of Life Üzerine

"Benim için bir sanat eseri, kabaca "estetik mutluluk" diyebileceğim şeyi sağladığı sürece var olur."
Vladimir Nabokov, Lolita Adlı Bir Kitap Üzerine, 1956

Tabiî burada Nabokov'un "estetik mutluluktan" kastının güzel kozmik görüntüler, yavaş çekimde koşan çocuklar olmadığını tahmin edebiliyorum. Ayrıca Nabokov'un bu anlayışının basit okuyucu için eksik kaldığını Richard Rorty sanırım Olumsallık, İroni ve Dayanışma kitabında bahsediyordu. Burayı bir süredir takip eden herhangi birinin de anlayabileceği gibi ben sanat denilen olaydan kesinlikle anlamayan , sadece sevmediğim şeyleri buraya gelip nefret dolu bir şekilde öfkeyle açıklayan biriyim. En son bir film hakkında bunu Rosemary's Baby'de yapmıştım sanırım tam emin değilim. Mesela resim hususunda hiçbir şey bilmiyorum en sevdiğim ressam Hieronymus Bosch onun da cehennem tasvirlerinden çok korktuğum için kan işiyorum 5 dakika resmi inceledikten sonra, siz varın öyle düşünün.

Şimdi filme geliyorum, fragmanını izlediğimde bir yıl kadar önce "ooo büyük sıçış geliyor eğlence var" demiştim. Bu filmi izlerken sıklıkla "Lütfen Yahweh, bu film vesilesiyle zihniyetini siktiğim New Age olayı tekrar hortlamasın, amen" diye dualar ettim, felsefi yanını geçip müzik olayında da New Age saçmalığının tek işe yarayan yanı Yanni'yi çıkarmış olmasını söylemek isterim. Çünkü adım kadar eminim, Yanni'yle tanışsak birbirimizle çok iyi dost oluruz, inanılmaz sempatik geliyor adam bana. Bu New Age düşünce yapısının ne kadar gerizekalıca bir şey olduğunu ben değil yine sevgili dostum Wikipedia'nın İngilizce makalesindeki ilk fotoğraf söylesinFotoğrafı gördüğünüze göre tüm filmin de genel olarak bu kafada geçtiğini söylemekten çekinmeyeceğim. Bilhassa işte dünyanın oluşumu hayatın anlamı muhabbetine CGI dinozorlar var, biliyorum Jurassic Park'daki dinozorların tamamı CGI kullanılarak yapılmamıştı ama onların yanında resmen Toy Story'nin ilk filmindeki Woody kadar komik duruyorlar, bir arkadaşımla izliyorduk filmi ben filmin tam bu sahnesinde "Eğer, Brad Pitt olsaydım böyle bir prodüksiyonda bulunmaktan utanç duyardım." dedim, ve bunu şaka olarak falan değil, yüreğimden kopan kelimelerle söyledim. Tabii bu dinozoru ilk gördüğüm an "Allah kahrbela" diyerek Zagor'a göz kırptım, Teksas'a öpücük yolladım ve Tommiks'e de yarım kilo sütünü hazır ettim. (Bu arada en çok Teksas'ı seviyordum hayvan gibi cilt cilt okumuştum ortaokuldayken, Zagor'u pek sevmezdim, ama Tommiks okumaktan da çok hoşlanırdım. Ancak Zagor'un "ahyakk" diye savaş çığlığına anlam hala veremiyorum. Belki de devamını okumadığım için belki bir yerlerde açıklanıyordur, bilemiyorum. )

Benim, bu film hakkındaki en büyük endişelerimden biri, filmi anlamadığım ve bu hususta "hey adamım, sen o olgunluğa ulaşamadığın için tam olarak ne anlatmak istediğini anlayamıyor ve filmin içine giremiyorsun." gibi bir yaklaşımda bulunulması olacak ki onlara 16 yaşımda olduğumu ve bu film için "Obü nöyünü onluycom üştö, möğörsö Bruce Willis ölüymüş." demek istediğimi belirtirim. Gerçekten, filmi hakkıyla her yönüyle anlayıp, her saniyesinden tiksindiğimi belirtmekten onur duyarım burada. Bu filmi seven insanların düşünce yapısını anladığım için beğenen kişinin zaten beğenecek yaşa bu zihniyetle gelmiş olmasından ötürü gidip de kişiliğini değiştirmeye kalkışacak değilim. Bu arada Roger Ebert'le genellikle film husundaki fikirlerimiz uyuşur, ailecek de birbirimize gidip gelir, yatıya kalırız, bilhassa bu kanser olayından sonra desteğimi hiç eksik etmedim ama bu filme "Varoluşun tüm yükünü üzerimize vuran ve 2001: A Space Odyssey'in taşağına sahip tek film." demesi beni yüreğimden yaraladı. Hadi beni yüreğimden yaraladı o pek önemli değil, ya peki Kubrick'in şu an mezarında kemiklerinin ters dönmüş olması. Çok açık ve net söylüyorum, bu filmi kozmik görüntüler, sözde varoluşsal simgeler vesilesiyle 2001: A Space Odyssey'le karşılaştıran ahmaktır, bundan da başka bir şey diyemem.

Bu arada simgelerden de bahsetmeden geçmek istemiyorum filmde, çünkü o kadar çiğ simgeler var ki, resmen ergen biri için The Wall filmindeki duvarın yıkılması nasıl bir rahatlama yaşatacaksa, eminim bunu "hmm sinemada bir çığır, kendi başına akıl almaz bir deneyim bu çünkü film diyemiyorum adeta varoluş deneyimini üzerimize yıkan bir şaheser" diyebilecekler için Sean Penn'in bomboş bir arazide bir kapı eşiğinde durması ve o kapı eşiğinin ardında çocukluğunu görmesi o kadar çiğ bir simge ki ben orada resmen kahkahalarıma engel olamadım. Bilhassa kumsalda teatral yürüyüş sahnesi var çok samimi söylüyorum Terrence Mallick'in orayı nasıl çektiğini az çok düşünebiliyorum:"Evet arkadaşlar, şimdi hafif uzağa bakmalı teatral yürüyoruz, evet çarpmadan birbirimize, güzeeel yavaş yavaş. Gri gömlekli kameraya bakma lütfen! Evet şimdi tekrar yavaş yavaş kadraja giriyorsun Sean ve denize doğru yürüyoruz arkadaşlar hep birlikte yavaş yavaş, evet anlamlı ve derin bir şekilde uzağa bakarak." Bu kadar komik simgelerle dolu sinsi bir film izlememiştim hiç. Filmden adeta bu filmi çok sevecek olan zihniyetinin bayağılığı ve sinsi sakinliği akıyor, çok az filmden böyle tiksindim.

Diğer bir olay da Bir Zamanlar Anadoluda'nın bu siktiriboktan filme Altın Palmıye'yi kaptırması, ama artık, Cannes Jürisi yerine ben utanıyorum böyle bir ahmaklık yaptıklarından ötürü. Bir Zamanlar Anadoluda hakkında başka bir yorum yapmayacağım, çünkü saygı duyuyorum bu mağrur ve hakkı yenmiş filme.

Neyse, Yanni Başkan'dan bahsetmişken Star Güzellik yarışması müziğini buraya koyayım da biraz neşemiz yerine gelsin. Ulan şu 7/8'lik mi ne sikse hakkıyla kullanılınca normalde Britanya'lı dostlarımın "cheesy" diyebileceği bir şarkı bile kendini dinletip bacakla ritm tutturuyor ya helal olsun Yanni Başkan.



P.S: Bu filmin nerede oynatılabileceğini buldum, hani yazlık bar gibi yerlerde arkada bir dj varsa dj, ya da nr1 tv çalarken projeksiyon cihazından fashion tv gibi kanallar yayınlanır ya, işte onun yerine bu film de çok rahat yayınlanıp arka plan görüntü gürültüsü olarak kullanılabilir. ama bence onun yerine Baraka'yı göstersinler yani.

P.S2: Bu hususta benzer fikirleri paylaştığım değerli arkadaşım Stephanie Zacharek'in de film hakkındaki yazısını isterseniz şimdi "buradan" yazacağım yere tıklayarak okuyabilirsiniz, buradan.

11 Ekim 2011 Salı

Britpop Üzerine


En son ne zaman bir Pulp, Suede, Oasis, Blur, The Stone Roses'ın The Stone Roses'ını(burada bilhassa değinme isteğiyle doldum.) baştan sona dinlediniz? Umarım yakın zamanda dinlersiniz, çünkü bu heves dolu yazıyı (What's the Story) Morning Glory ve biraz da sarhoşluk eşliğinde yazıyorum. Çok uzun süredir dinlememiştim, CD'yi bilgisayara taktıktan sonra neşe ve doritos taco doldum Liam Gallagher'ın sesi sayesinde. CD derken yalan attım, kendisini eskitmeyip, torunumun yeğenine parçalanmadığı sürece çeşitli sitelerde satması için oriinalini bırakacağım kasediyle beraber. CD'lerin 14 yıla kadar ömrü olduğunu duymuştum onu bilemem, taş plaklar gibi rezil ve nostaljik arasında gidip gelecek kadar fiziksel bir format olmadığı için önümüzdeki on yıl içinde bir adet torun ve yeğen edinmeliyim sanırım. Veri yitirilmezse oldukça güzel bir şey elimde diyebilirim. Ama elimde 1985 basımı bir The Best of The Alan Parsons Project var. Tabii, Diamond, Price gibi porno için üretilmiş CD'lere çekilmediği için günümüze kadar atlamadan You Don't Believe'i çaldırabiliyorsa sanırım torunumun yeğeninin eline de güzel bir şeyler geçecek ben mortu çektiğim zaman. Yazının özel amacı aslında "mortu çekmek" kullanımı olabilirdi. Çünkü hiçbir zaman bunu kulanacağımı düşünmemiştim ama işte kelebek etkisi falan bu olaya sebep olabiliyor? Ne?

Şimdi bu Liam Gallagher abimiz yakın zamanda Beady Eye diye ekiple bir şeyler yapmaya başladı, başını almıştır muhtemelen hiç araştırmaya niyetim yok. Ancak Noel Gallagher'ın yakında "Noel Gallagher's High Flying Birds" mevzusundan çok güzel şeyler çıkacak. Zaten yazıyı buraya kadar okuyyanlar muhtemelen Britpop olayıyla alakalı olduğu için Noel'in(Sertap, Teo, Okan, Sezen gibi bir yakınlık var dikkat!!!) bir zamanlar "Aga vallahi istesem Definitely Maybe veyahut da Morning Glory standartlarında şarkı çıkarırım ama yapmıyorum çünkü kendimi müziksel mevzularda geliştirmek istiyorum" demişliği var. Bunu böyle dememiştir muhtemelen ama öncelikle 1.Kokaini bıraktığın için yapabileceğin en iyi şarkı Fucking in the Bushes'ı aşmayacak 2. Bunu da düşünmüştüm ama alkol vesilesiyle unuttum. hah hah, durun bir saniye buldum lütfen bunu samimiyetimin yıkılması olarak algılamayın 35 yaş üzerindeki bir müzik insanının insanları çok etkileyebileceği yüreğinden vurabileceği bir iş yapması hemen hemen imkansız bilhassa müzik hayatını ahlaksızlık, oroyinmanlık üzerine kurmuş biri için. Yoksa ben de biliyorum[bunu "biz de biliyoruz" diye yazmıştım ama yazının çok şımarık ve "pretentious"(bak halâ) tonunun biraz azalabilmesi amacıyla 1. tekil şahısa çevirdim] Leonard Cohen'in kaç yaşında müzik yapmaya başladığını, Tom Waits'in en iyi işlerinin ne zaman çıktığını, Satie'nin Gymnopédies'yi ne zaman yazmaya başladığını falan(bu normal gerçi ama araştırmayacağınızı varsayıp kadim dostum Satie'yi de araya sokuşturmak istedim bu arada Ekesikli nasılsın?) lütfen şımarmayalım.

Buraya kadar okuyan var mı ya hu? Çünkü ben yazarken bile kendimce eğlendiğim için, başkasının bu noktaya kadar okumasını beklemiyorum o yüzden onlara son zamanda oldukça sık Déja Vu yaşadığımı anlatacağım. Benim Eton'ın ortaokul bölümünde bir adet Teoloji Öğretmenim vardı. Yalan atmayacağım Eton'da da "Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi" vardı. Kendisi Malatyalı'ydı ve bağırınca beni en çok korkutan insanlardan biridir, birkaç teenage slasher filmi hariç. İşte normal 11 yaş soruları "ne zaman gusül abdestlkişlkfddislkfişksdjf gibi şeylerden sonra bir gün biz "Öğretmenim(eğitim hayatım boyunca hocam demekten tiksindim, hiçbir osuruk amacı olmadan Hocam kelimesi bana sadece "baca" kelimesini hatırlattığı için) bu Déja Vu nasıl oluyor?" diye sorduğumuzda bizi şöyle yanıtlamıştı: "Gençler size Levh-i Mahfûz'u anlatmıştım, buraları dikkatli dinleyin çünkü aranızda Büyülü Gerçekçilik tarzında kitap yazacak olan varsa bunun ekmeğini çok güzel yiyebilir. İnsanların ruhları doğmadan önce bir yerde bulunuyor(işte buranın adını hatırlasam ben de bir adet böyle kitap çıkarabilirdim, malesef bu yüzden Kayıp Zamanın İzinde 2'yi yazmak durumunda kalıyorum.) burada Levh-i Mahfûz açık ve sırası gelen ruh doğmadan önce kendi kaderlerinden birkaç sayfayı okuyabiliyor. İşte doğduktan sonra yaşadıklarımızı tekrar yaşamış olduğumuz hissi sadece, oradan hatırladığımız sayfalardan ibarettir."

Tam o an aramızda 131 Marquez ve 647 Fuentes isimli arkadaşlarımız çıkıp gittiler ve bir daha dönmediler. Yıllarca Fuentes'i Fante isim benzerliğiyle karıştırıp kitaplarını okumadım ve böyle ergence şeyleri sen yazmış olamazsın dostum dedim, ta ki Artemio Cruz'un Ölümü'nü yine Fante önyargısıyla okumaya kalkışıp eşekiğimi anlayana kadar.


9 Ekim 2011 Pazar

Yerde Yatan Çiçekli Adam Üzerine


Kimse bana Samsun'un 2010'dan beri Bordeaux'nun kardeş şehri olduğunu söylemedi, şimdi öğrendim. Gitmedim bilmiyorum, güzel bir yer olduğuna eminim Samsun'un anlatacağım olay da yaklaşık 1 bilemediniz 2 ay önce gözde tatil mekanlarımızdan Nice'in yaklaşık 635 kilometre uzağındaki Bordeaux'da Mme. Monteyn'le gezerken başımıza geldi.

İnsan, bazı güzel filmlerden çıktığı zaman kısa süreli olarak sokakta da sinematik hissiyatlar içerisinde yürüyebiliyor. Mesela bu fotoğrafa çok uzun süre baktığımız zaman beynimizde İsa resminin(bence Hz.Ali'ye daha çok benziyor) göz yorgunluğu vesilesiyle oluşması gibi bir şey. Bu benzetmeyi o kadar kısa sürede buldum ki, şimdiden "teşbihte hata olmaz" lafının başlamasını/yaygınlaşmasını sağlayan kişinin adına ayazmalarda mumlar yakıp damlalarının suya düştükçe katılaşmasını izlemeyi planlıyorum. Yalan değil, hala yanan muma parmaklarımı sokup mumdan parmak izlerimin kopyasının heyecanı içerisinde yakınımdaki en yakın arkadaşıma hediye edip, ilişkimize küçük sürprizlerle heyecan katarım. Mumun parmaklarda ani donuşu sırasında ısı transferi ancak çok uzun süre çişi tuttuktan sonra işemeye başlarken gelen ürpermeyle denk tutabilirim. İşte anlatacağım olay da tam olarak bununla alakasız.

Sokakta Mme. Monteyn'le yürürken bir marketin önünde(çok afedersiniz ama televizyonlardaki "özel bir şirkette çalışıyorum" saçmalığı gibi oldu biraz)yukarıdaki fotoğrafa benzemeyen ancak ona tekme atıp devirseniz aynı gördüğümüz halde olacak bir adam sızmıştı. Buraya kadar her şey normal, bugün ben sızarım yarın siz sızarsınız, sarhoşken Araf'a düşmüşlüğüm de oldu o yüzden sorun yok.(gerçekten, ciddiyim. ayrıca şu anda imleç kayboldu o yüzden bazı cümlelerin içinden sürpriz cümleler çıkarak sizi şaşırtabilir. bu da mum izi olayının yazı dünyasına tezahürü olsun!) Ancak adamın elinde bir çiçek buketi de vardı. İşte başta bahsettiğim hayattaki ani sinema hissiyatı burada geçerli oluyor, çünkü aslında şimdi okurken size daha çok Ferhat Göçer/Gece Yolcuları klibinden bir parçaymış gibi gelse de, aslında insan sarhoşken insanları aramanın totemi haline gelebilecek birini görüyor. Oraya bir heykeli yığılsa iyi olur.

Bugün bahsedeceğim diğer bir konu ise, bugün Kayıp Zamanın İzinde 2'yi yazarken aklıma geldi. Ecole Normale Supérieure'ün Süper kısmında okurken olsun, gerek Créche of Türk Telekom'da okurken olsun okullarda şimdiye dek hiç sıçmadığımı fark ettim. Daha kibar bir yoldan anlatmak isterdim ama geçenlerdeki "Requiem for a Dream'de Jennifer Connelly'nin ağzına veren zenci dayı" olayından sonra eminim birçoğunuzun benden bu hususta bir beklentisi kalmamıştır, bu yüzden söylemek istedim. Yalnız olmadığımı tahmin ettiğim için yazdım, sonuç olarak bu internet günlüğü denen olayda hem üzüldük, hem güldük. Bugün de içine kapanık, şair ruhlu, çevik, şahin bakışlı ve ahlaklı biri olmamı kesinlikle şimdiye kadar okul tuvaletlerine sıçmamış olmamdan kaynaklandığına inandığımı anlatmak istedim sadece. Pis lokantardan bile daha beter olan bu mikrop yuvalarına da asla "eğitim sisteminden kıyma makinesine girip tek tip bireyler olarak çıkıyoruz lanet olsun dostum bilirsin ya, isyan benim ruhumda var." diyip dışkılama olayına sembolik bir anlam yüklemeden sadece hijyen vesilesiyle yaptığımı söylemekten gurur duyarım. Bugün blog'u bitirirken son zamanlarda dinlemekten keyif aldığım ve arkadaki orkestranın nereden sample'landığını soracak olan olursa William Sheller'ın Lux æterna albümünün ilk parçası Introit'den alındığını belirteceğim bir Deltron 3030 şarkısıyla bitiryorum. Ruh-ül Kudüs ve Bakire Meryem sizinle olsun.

4 Ekim 2011 Salı

George Brassens ve Fabrizio de André Üzerine



Bugün asıl konuya gelmeden önce size biraz Roscoe'dan bahsetmek istiyorum. Öncelikle hemen kendimi özgüvensiz bir şekilde kanıtlama isteği içerisinde bulunduğum için tabii ki "Grup Midlake'i daha ilk albümlerinden beri takip edip, dinliyorum çokta beyeniyorum yaua?" diyip, zihinsiz bir sidik yarışında kendimce eğlenmiş olayım. Bir de bir şey söylemem lazım halihazırda burada "beyeniyorum" falan yazmışken. İnternetlerde, "bebeyim" yazıp çeşitli cümle bitişlerinde sanırım sarkastik olmaya çalışanlar var. Ancak, nasıl desem bilemiyorum bu yüzden canım anadilim Fransızca'dan bir kelime aktarıp buraya pathétique demek istiyorum. Hayır hayır bu yeterli değil, öfkemi dindiremedi, bunu yapanların hepsinin Bakire Meryem ve Ruh-ül Kudüs belasını versin. Cogito'nun İroni sayısı da götlerine girsin. Oh rahatladım, şimdi şarkıdan bahsedeceğim. Zaten, okuyucu kitlemin çoğunun bu şarkıyı bildiğini tahmin ediyorum. Yani 153 kişiden, rahat bir 60'ı falan biliyordu bence. Şimdi anket yapıp "Roscoe'yu biliyor musunuz?" diye yazmak isterdim ama hem 14 tane falan oyu farklı bilgisayarlardan ben vereceğim hem de şımarıp "Peki nasıl bilirdiniz?" diye şaka yapmaktan korktuğum için böyle bir girişimde bulunmuyorum.

Roscoe'yu dinlerken merak ediyorum size de oluyor mu, sanki önceden bir hayatım varmış ancak bu Borges'in Öteki Soruşturmaları'nda paso bahsettiği gibi 5 saniye önce farklı bir evrenin kurulması gibi ardımda kalmış gibi geliyor. Yani, şarkı bende tam olarak melankolik bir his tetikleyemiyor. Roscoe'yu dinlerken sürekli ahşap bir evde sütlaç ya da keşkül yapıyorum gibi geliyor. Bilhassa Keşkül diyebilirim bu hisse, renk bakımından Roscoe keşkül rengi bir şarkı çünkü. Böyle muhallebi kıvamında. Zaten, Midlake'in bu şarkıyı yaptıklarında ne hissettiklerini kestiremiyorum. Hiç şarkı yapmadım ama, bazı grupların mesela efsane değerine oluşacak bir şarkı yaptıkları zaman nasıl bir şey hissettiklerini anlayamıyorum. Hayır bu Oliver Stone'un The Doors filminde gibi ona buna oral seks yaptırmakla da oluşan bir şey olmasa gerek. Yani mesela değerli okuyucular, (burada efsanevi olan ve düzgün bir şarkı düşünme süresi giriyor aslında U2'yu falan baştan eledim ha. Daha havalı bir şeyler arıyorum, dostum bilirsin ya, o beyaz kıçı ısırmak için sabırsızlanıyorum ha!) There is a Light, That never Goes out yazıldığında zaten kabarmış tavuk gibi egolu Morrissey ve Johnny Marr ne hissetmişlerdir. İngilizce ne demişlerdir bilmiyorum, ama Türkçe şöyle bir şey olsa gerek "Abi, şu an mükemmel bir ana tanıklık ediyoruz, jangle pop, indie rock denen olayın resmen temeline kazığı çakıyoruz. Bence hemen lanet olasıca bir aseksüellikle kutlamalıyız bunu." gibi bir şey olurdu.

Şimdi başlıktaki konudan bahsetmek istiyorum. Öncelikle ben değil, George Brassens'in Türkçe Vikipedi'deki başlığı bu konu hakkında biraz bilgilendirsin sizi: "Sadece gitar çalarak söylediği şarkıları aşk ile özgürlüğü övüyor, burjuvalar, papazlar ve geleneklerle alay ediyor. Diğer Fransız şarkıcılarını çok etkiledi." Sanırım, daha fazla bilgiye ihtiyacınız olmayacaktır, bilhassa makale bütünlüğü ve anlatımın akıcılığı açısından çok tatmin edici ama ben biraz daha kendisinden bahsedeyim. Kendisi çok yakın bir tanıdığım ve üvey dedem olurdu. Zaten şimdi fotoğrafından da anlayabileceğiniz gibi, müzisyenlik ve dedelikten para kazanmıştı kendisi profesyonel olarak.Kendisini dinleseniz solcu bıyığının yanısıra(Vikipedi'de de bahsedildiği gibi papazlara dine allaha küfretmesi falan filan) inanılmaz "mihmih" diye gülen insan ses tonuna sahip bir insandı kendisi. Jacques Brel gibi, titililikten, tek bağırsaklılıktan, akciğer sönmesinden ölmemişti. Bu arada Jacques Brel denince de, aklıma Hansel'in çikolatadan evi kemirmeye başlamadan önce, hastalıklı, zayıf hali geliyor ve az çok kendinden tiksiniyorum bu yüzden Jacqes Brel'in. Tabiî biraz Kemalettin Tuğcu'nun Mercan Kolye'sindeki üvey anne gibi davrandığımın farkındayım, ama yapılacak bir şey yok, birkaç şarkısı hariç kendini de pek sevmem.

Fabirizo de André'yi ise yaklaşık 3 aydır dinliyorum. O da yine, fahişeleri, papazları, fakirleri allahı falan anlatan biri. Yani Türkçe Vikipedi sayfası olmadığı için tam olarak ne anlattığını çeviri halinde size sunuyorum ama gençliğinde bir orospu çocuğu olduğu kesin gibi, hemen fotoğrafına bakıp bu önyargıyı perçinlemeyi size de öneriyorum.Yaşlanınca, sonradan toparlanıyor, adama benziyor da, bu tip fotoğrafların daha o zamandan modası geçmiştir de, işte sosyal paylaşım siteleri daha yoktu o dönem. Non al denaro non all'amore né al cielo isimli albümünü dinlemeyi buradaki tüm okurlarıma önerirken niye bu ikilden bahsedip sizin içinizi baydığımı sorabilirsiniz. Çünkü Brassens sadece gitarla şarkılarını söylese de, bu ikilinin şarkılarında bir ortaklık seziyorum, bazen Fabrizio de André'yi dinlerken gözümden bir damla yaş geliyor, ve Brassens'i hatırlayıp anıyorum, ve diyorum ki iyi ki müzik var.





P.S: Bu blog tarihinin en bayağı bitirişini de yaptım ya, şu günden sonra iflah olmam artık. Bu arada şarkıları dinlemenize gerek yok öylesine koydum.

28 Eylül 2011 Çarşamba

Kovboy Şapkası ve Moda Üzerine




Mesela kovboy şapkasını gerçek anlamda(nasıl gerçek anlamda? lütfen üniversite adayları şuradan biyrooon) son kullanan kişinin son gününü düşünüyordum geçen gün. Rodeocular gibi değil, mesela o modanın geçmesi, mesela 90ların çok yüksek belli dar kot pantolonlarını kullanan 1 adet insan tanımama rağmen onun neredeyse camp vesilesiyle öyle giyindiğini düşüneceğim.

Bu şapkanın giyildiği son gün, bu adama eğer "Hey dostum kafanda o Sivil Savaş döneminden kalma şapkayla ne yapıyorsun öyle?" denmediyse Amerikan Kültürü, tarihinin en büyük darbesini almış ve 20 yıl içerisinde çekilecek filmleri Türkiye'ye yollarken "Eğer böyle çevirmezseniz, firmamızla ilişiğimiz kesilecektir" denmesi engellenmiş olacaktı. İyi ki öyle bir şey yapmamış. Bu arada kelimeler hususunda gezerken bugün sizinle bir cümle hakkında da konuşmak isterim. Gazeteleri, öfke dolu bir şekilde, anlatım bozukluğu uğruna kesip biçen idealist ortaokul Türkçe Öğretmeni gibi, geçenlerde Radikal Gazetesi'nin kitap ekini okurken denk geldiğim bir cümleyi sizinle paylaşmak isterim.

"Ancak bu Zizek'in kendini tekrar etmesinden farklı bir anlama, Zizek'in kitap yazma/yapma biçiminin organik ve şizofrenik yapısına işaret ediyor: Zizek ideolojinin topyekûn, her yerde nazır varoluşuna karşılık olarak her yerde beklenmedik anlarda beliriveren, ideoloji ve kültür nesnesinin yeri sabit kalırken izleyicinin bakış açısının hafifçe değiştirdiği ve bu sayede nesneyi hafifçe ama hayati bir farkla yeniden gördüğü topyekûn bir paralaks saldırısını örgütlüyor."

Bu cümleyi aşağılamadan önce benim ne 1.Kara Kitap'ı çocukça savlarla aşağılamaya uğraşan Tahsin Yücel kötükalpliliğinde olduğumu ne de 2. cahilliği yücelten bir zihniyete sahip olduğumu bilmenizi isterim. Şimdi bu cümleyi yazan kişinin bir yerlerdeki hocası yanında olsa burada müsaadenizle bir alıntı yapacağım "HAMİYETTEN GÖZÜNÜN YAŞINI TUTAMAZDI!" Bu gerçekten de anlaşılmayacak yanı olmayan düz çirkin akademik cümle, bir kitap incelerken kendini bilhassa geniş zaman kullanımı ve devrik cümleyle karışınca değmeyin inceleyenin keyfine. Ben bunları her gördüğümde her sayfasını arşivleyip kış gelince üzerlerine gaz yağı döküp soba tutuşturuyorum. İşin raconu böyle tabii yapacak bir şey de yok. Ey Akademik anlatım! "Gömelim Gel Seni Tarihe" desem sığmazsın. Öncelikle şunu söylemem gerekiyor, anlayabileceğiniz gibi Felsefeyle "Sende bir para bende bir para değişirsek yine bir para, sende bir bilgi bende bir bilgi değişirsek iki bilgi" sığlığını çok az aşmış olmama rağmen misal Nietzsche'nin bu tip yazan adamları bıyıklarıyla çok sert bir şekilde dövmek istediğini tahmin edebiliyorum. Neyse efendim, isteyen istediği gibi yazsın, bu gün ikinci bahsetmek istediği konu Requiem for a Dream'de Jennifer Connely'nin ağzına veren zenci dayı. Öncelikle böyle cinsiyetçi, ırkçı iğrenç bir kullanımda bulunduğum için özür dilerim onu şimdi açıklayacağım.

Geçen gün bir arkadaşım aradı(diyelim ki adı Fatih olsun) "Abi The Thing'i izledim yine, çok güzel" falan filan bir şeyler saçmaladı. Ben de, "Fatih arkadaşım, sanırım "Requiem for a Dream'de Jennifer Connely'nin ağzına veren zenci dayının oynadığı filmden bahsediyorsun." diye bir çıkışta bulundum. Biz böyle Requiem for a Dream'de Jennifer Connely'nin ağzına veren zenci dayı yukarı, Requiem for a Dream'de Jennifer Connely'nin ağzına veren zenci dayı aşağı bir konuşmaya girdik. Sonra dedim ki "Sevgili değerli arkadaşım biz böyle konuşarak biraz ayıp etmiyor muyuz?" o da onaylayınca hemen cümlelerimizi sonlandırdık ve ardından adamın adını(aliterasyon) öğrendim Keith David, bugün kendisinden ve Jennifer Connely'den bu kullanımımızdan ötürü 70 milyonun önünde özür dilemek isterim.

Saygılarımızla

Monteyn ve Avukatı

26 Ağustos 2011 Cuma

Phil Collins Tipi Saç Dökülmesi Üzerine


Dermatoloji stajını yapanlar, ve çeşitli durumlardan muzdarip olanlar erkek tipi saç dökülmesini bilirler, fakat Phil Collins tipi saç dökülmesi sadece uzmanlığı tamamladıktan sonra Dermatoloji bölümündeki en başarılı 3 doktora açıklanan bir vaka, aka illet. Ben inanmıyorum ki saçı herhangi bir dönem dökülmüş olsun, çünkü motown klasiklerini seslendirdiği son albümündeki çocukluk fotoğrafında da yine aynı kelin kapatılmış olduğunu görüyorum. Gerçekten de dünyadaki en güzel ikinci şarkıyı yapan Phil Collins'in böyle bir durumdan muzdar
ip olmasından ötürü, Genesi elemanları 90'larda yardım konserleri düzenlemişler ancak tıp ilminin bu konuda başarıl olmasını yine de sağlayamamışlardır. Siz değerli okurlarımı sadece bu konuda bilgilendirmek istedim, çünkü nasıl desem bilmiyorum ama Phil Collins bu yüzden, saçlarını siyaha boyasa ince telli yağlı saçlarıyla biraz Snape olurmuş gibi geliyor. Tabii ki Snape'i oynayan abi konuşurken sürekli futbolcu sümkürmesine kurban gideceğimi hissettiğim için de olabilir bu. Şimdi hangi kitapta filmdeydi hatırlamıyorum ancak şimdi wikipedia sayesinde hatırladığımn Ateş Kadehi'ndeki The Weird Sisters'da Jarvis Cocker ve Jonny Greenwood'un yanına çıkıp iki şarkı söylese ben gerçekten de çok sevinirdim. Burada hiç izlemediğim bir dizi olan 30 Rock'dan bir alıntı yapmak istiyorum derken, bazen fark ediyorum ki, yazının tam bu noktasına vardım gerçi ama bu yazıyı uzattıkça içiniz bayılacak çünkü; gece yatmadan önce çok iyi bir fikirmiş gelen bu fikri bilgisayar başına oturunca oldukça sıvadım o yüzden siktiredin. O değil de Metallica'yla Lou Reed albüm yapıyormuş ya la? Asıl o konu ne olacak hiçbir fikrim yok, gerçi albümün adı hafif yumuşak şeker çağrışımı yapacak şekilde Lulu seçilmiş, beni tanıyanlar bilir 35 yaşın üzerindeki müzisyenlerinj genellikle müzik hususunda sıçışının şehadet şerbetinden tattığım için pek bir şey beklemem. O yüzden bu albüm hakkında yapılan "herhangi biri tarafından yapılmış en iyi süper ayı güzel" yorumunun biraz çocukca kaçtığına inanıyorum. Oha yalnız birlikte çektikleri videoyu izledim de kanım çekildi, Lou Reed resmen benim eniştemmiş! Biz de neden sürekli Bulgaristan'a gidiyor diye şüpheleniyorduk, meğerse çift kimlikli bir hayat yaşıyormuş. Gülmeyin değerli okuyucular, zaten bu kadar bayat bir espriye gülmemenizden ötürü sizi çok seviyorum. Ancak ben küçükken babam Fatih Kısaparmak'a benzediği için televizyonlarda gördüğüm zaman ağlamış biriyim. İyi ki şimdilerde iki elmanın bir yarısı gibi sürekli ekranlardalar da ben de babamın Fatih Kısaparmak olmadığından emin olabiliyorum. Ayrıca şu altı çizilmiş videoyu izlediğiniz zaman gördüğünüz tepkilerin aynısını ben de sarhoşken veriyorum. Yapacak bir şey yok, özellikle sabah uyandığım zaman sarhoşken yazdıklarımı görünce gerçekten o videonun etkisini yaşıyorum. Bu yüzden Mark Twain'in "Sarhoşken yazın, ayıkken düzeltin" yorumuna "yarramiyyeaao" diye cevap vermek isterim. Gerçekten de içki işe yarayabilir belki ama Deakadan yazarlar için tutan bir meseleymiş sanırım özellikle 1870-1950 arası dediğimi şey yapıyor yazı bitti de son zamanlarda Kanye West çok dinliyorum, lütfen şu şarkıyı dinler misiniz?



Çok afedersiniz ama Jay-Z şarkının başında "Rap şarkılarındaki onaylayan zenci"lik yapıyor onu mazur gürünüz lütfen. Şimdi gıybet yapmak gibi olmasın, ya da Jay-Z'den "Yoo Monteyn Mofo" diye diss yemek istemem ama Jay-Z'nin kafası biraz büyük bence, bunu aşağılamak için söylemiyorum benim de götüm büyük ama Jay-Z'nin kafası biraz garip büyük. Nasıl desem biraz tuğla kafa bence.

16 Ağustos 2011 Salı

Saklambaç Üzerine

Bi siki de beğen be De Niro, hep tatminsizsin.

"Saklambaçta iki kişiyi sobeledikten sonra, çay yerine topal tilki verenler; hepinizin amına koyayım. Lafım özellikle sana Aytuğ Piçi."
Adorno, Minima Moralia

Evet, değerli okuyucular ben de Adorno'yla aynı fikri paylaşıyorum, madem iki kişiyi sobeledin ve götün başkalarını aramaya yemiyor ya da çömlek patlayacak diye korkuyorsun, adam gibi çay ver amına koduğum ebesi. Topal tilki verip de milleti seksek getirip düşene parmak çektirtmeye çalışan ebenin durumunu, özgüven eksikliğinden başka nasıl açıklayabiliriz ki? Bir de parmak çektirmeden önce noterle(Oyuncuların güvenoyuyla seçilmiş hepsinin güvenini yed-i emin gibi kendinde saklaması gereken ama çoğunlukla öyle olmayan. Bu arada unutmadan yed-i eminlik de en karizmatik meslek isimlerinden biri olabilir. Gerçi normalde tam meslek değil ya, ne bileyim otoparkları da oluyor o yüzden söyledim. Bu arada gerçekten tatilimi Türkiye'de geçirdiğim için, internet kafeden yazıyorum bazen şu an yukarıda Almancı bir gencin kafamı sikmesi vesilesiyle ona bir şarkı yollamak istiyorum:


)oraya gidip noterle "Abi Merve şunu çekerse Ayberk'le Mustafa bunlardı diyeceğiz, bunu çekerse de bunlardı diyeceğiz" diyen içten pazarlıklı Soroscu yavşaklar da var ama ben onlara hiçbir şey demek istemiyorum. Eminim şu anda hepsi günde 6 saatini facebook'da zaman yitiren insanlar olmuşlardır. Sayın değerli okurlar siz bilmiyorum biliyor musunuz ama, Céline ve Ayberk saklanırken çok afedersiniz ama genital organına dokundu diye Céline'le beraber bir bölük erkeğin(yaş 11) saklandığını çok iyi bilirim. Biliyorsunuz çömlek patlatıp ebeyi şaşırtmak için tişört değiştirenler falan oluyor, ben hiç yapmadım çünkü yeni ergenliğe giren erkek kokusu esansını başta belediye otobüsleri olmak üzere her yerde alınırken bir de başkasınınkini çekemezdim. Ama eminim Céline'e bunu teklif edenler olmuştur, işte vay onların haline(Ramazan neşvesiyle hafif Ayet esintilerini cümleye doldurmak) Aslında bu saklambaç oyunu tamamen ahlaksızlık ve pislik dolu şeyler öüretiyor çocuklara, o yüzden ya Evlenme Programlarının spin-off'u olarak televizyona girmesini öneriyorum buradan eminim beni dinleyenler çıkacaktır.

Çok değerli okurlar sanırım güzel müzik yapan birini buldum şu an, şuna bir bakar mısınız? Teraziye tıklayalım, emeğe saygı.


P.S: Zu Spat'ı oynatmadan önce Çetin Çetinkaya'nın yüzündeki ifadeye "gang-bang" "bukkake" "facial" porno izleyenler aşinadır. Ben de şimdi fark ettim, hemen siz okurlara da aktarayım istedim. Saygılar.

P.S2: Çok önemli bir tespit de paylaşmak isterim değerli okurlar, "Saklambaç oynayanlar kaleye mum diksin" diyince kaleye mum dikince babanız ölmüyor. Öyle yapınca baban ölüyormuş diyenlere hemen "Aynaya bak aynaya, sensin o" demeniz dileklerimle bu yazıyı da sonlandırıyorum.

15 Ağustos 2011 Pazartesi

The Middle East Üzerine



Değerli okurlar, 15 gün önce dağılmış olan bu grubun yasını tuttuğum için dışarılara çıkamıyordum. Hiç iddialı bir topluluk değiller, kendi çaplarında folk(aka halk müziği, ya da halk oyununa folklor oynamak demek gibi çılgınca terimler) yapıyorlar. Fotoğrafta da gördüğünüz gibi ağırbaşlı insanlar şu ortadaki hippi tipli hariç. Hippilik mi kaldı abi, Devendra Banhart mısın sen? Natalie Portman( <3 ) bile orman adamı tipli olduğu için postayı koydu, Black Swan'daki balerin tipli Oz'daki Chris Keller tipli bir adamla yeni bir ilişkiye yelken açtı. Fakat neden Los Angeles'da magazin blog'u yazan bir insan gibi böyle saçmalıyorum hiçbir fikrim yok. Bana ne kim ne yaparsa yapsın. Albümlerinin adı biraz Emmocu gibi duruyor "I want that you are always happy" fakat ön yargıyla yaklaşmazsanız gerçekten çok tatlı bir birlikteliğe yelken açılabilecek bir albüm. Bu arada Emmocular demişken American Football diye bir grup var tek albümleri var, onlar da Emmocu ama serserilik itlik kopukluk yapmıyorlar. Eğer beni hala böyle konularda ciddiye alan birileri varsa istiyorlarsa dinleyebilir.

İkinci bir husus ise Chris Keller demişken The Best Page in The Universe'ün yazarı George Ouzunian Chris Keller'ı oynayan abimize çok benziyor. Şimdi fotoğrafını koyacaktım ancak, karşılaştırmanın hiçbir getirisi olmayacak, o yüzden geçiyorum bu meseleyi.

Geçen gün Ulysses'le sinek öldürmeye çalışırken kas yaptım dostlarım, peki bunu neden diyorum, iki yılı aşkın süredir bu blogu yazmama rağmen bu kitabın gösterisini yapmamışım, yoksa ondan bahsetmeyeceğim bile, hava atacak olsam 10 yaşında okuduğum Sağlık Ansiklopedisi'nin Cinsel Yaşam bölümünün benim kişilik oluşumuma nasıl zarar verdi
ğiyle hava atardım. Gerçi bununla neden hava atılıyor bilmiyorum, ama genital siğilleri ve servikal enfeksiyonları illüstrasyonlarla gördüğüm andan beri bazı geceler Everything You AlwaysWanted Knnow About Sex*(*But Afraid to Ask)teki dev meme sahnesindeki gibi kovalandığımı görüyorum.

Bugün asıl bahsetmek istediğim şeylerden biri, Mehter Takımı'ndaki Zincirli abiler, bunlara Zırhçı deniliyormuş, ben de geçenlerde bu kıyafetleri tedarik eden bir firmanın sitesine girmeden önce kendilerine Kasap Eldiveni diye sesleniyordum.
Şu evrende 1.zengin çocuğu ve 2.belgesel gezeni olmaktan sonraki en kıyak meslek bu yüzden kasap eldivenliğidir. Koca grupta enstrümanla zerre ilgin yok, üstüne sana küçük ilçelerin kurtuluşunda, meydanlarda Macar Kralı Yanoş saldıracak değil. Yanlarında yürüyüp gidiyorsun. Bu adama mesela "Abi işler nasıl?" diye sorulduğunda "Buna şükür, bu sene bıyık mahsulu pek iyi" falan mı diyor ne diyor hiç bilmiyorum. Muhtemelen Mehter Takımı'ndaki elemanlar en çok Zırhçı'ya ayar oluyordur, tek meziyeti şövalye zırhının vücut çorabı versiyonunu taşımak adamın. Bu arada değerli dostlarım eğer okurlardan herhangi birinin babası Zırhçılık yapıyorsa ondan özür dilemek isterim, muhtemelen gerçek bir mesleği de vardır, bir gazetenin insan kaynaklarından "Askerlikle ilişiği kesilmiş, bıyıklı, yolculuk sorunu olmayan Zırhçılar part-time alınacaktır yemek+yol+ssk" ilanıyla bu işi yapmıyorsa gerçi. Ya da ne bileyim ya hu, zaten artık mehter takımlarındaki insanların Levent Kırca makyajı takma bıyığı taktıklarını gözlemliyorum son zamanlarda Paris'te, onlara yazıklar olsun.

31 Temmuz 2011 Pazar

Calvino Üzerine


Doğrudan wikipedia'daki fotoğrafını yüklediğim için bu heyecanı nasıl paylaşmak istediğimi anlayabilirsiniz, Marcus Aurelius'un Meditations'ındaki sakinlik şeyini bozacağım. Dinleyin, kısa olacak

Calvino'yu biliyorsunuz, post modern bir abimiz, ekmeğini solculuktan postmodernlikten itlikten kopukluktan kazanıyor. Bu abimizin yayıncılığını bir dönemin İtalyan Başkanı Luigi Einaudi'nin oğlu Giulio Einaudi yapıyor. Peki o kim? Ludovico Einaudi'nin babası!!! Evet, bildiğiniz minimalistlik piyanistlik falan filan işinden para kazanan adamın babası. Adeta Norah Joınes'un babasının Ravi Shankar olduğunu öğrenmek anındaki hezeyanı yaşadığım için buraya bu hezeyanı aktaran bir şarkı koyuyorum.

28 Temmuz 2011 Perşembe

Falım Fallarının Tutarsızlığı Üzerine


Merhaba okuyucular, bu yazıyı er(und das erbaş) sidiği kokulu bir internet kafeden yazıyorum, gerçekten bu sıcakta bulunduğum yerde Emrah Ablak'ın çizimlerindeki arap taşakları gibi sarkıyor sıcaktan[yani taşaklar değil bildiğiniz tüm vücut şu Dali'nin La persistencia de la memoria (net kopi peyst I kalp yu wikipedia) resmindeki gibi akıyor. Ayrıca Ren and Stimpy'nin bir bölümünde de başka bir boyuta geçince böyle oluyordu ancak hiç arayabileceğimi sanmıyorum)], birkaç serseri "hey dostum hadi şu ahbapla biraz eğlenelim ne dersiniz ha!" der gibi birbirlerine bakıyor, ben de "Adamım İkinci Dünya Savaşı'ndan beri birinin suratını yumruklamamıştım, eğer bu yaşlı yumrukları tatmak istemiyorsanız hemen o sidik kokulu koltuklarınıza oturursunuz!" diyince "Abi sonuç olarak varoş gençliğiz neden bizi Kirli Gerçekçilik Romanları'ndaki gibi çeviri serserisi konuşturuyorsun, şurada bir sidik kokusunu seninle paylaşıyoruz, hepimiz aynı acının çocuklarıyız ayrıca KEMAÇ" diyip bitirdiler cümlelerini. Tabii tüm bu sohbet meğer zihnimde gerçekleşmiş, amonyak'ın bu antiseptik etkisiyle kendimden geçmişim, Amonyaklı Cif kafası bir nevi.

Bu albümü nerede gördüğüme dair hiçbir fikrim yok ancak aranızda Posta Gazetesini takip eden var mı bilmiyorum(ben enternasyonal dağıtımda "La Gazette de 5(beş) Posta" şeklinde alıyorum) ama oradaki Posta Şairlerinin hani kelime oyunları oluyor mesela, Ö(püş)lüm gibi, anladığınızı tahmin ediyorum işte "Evire Çevire Sev Beni" de sanıyorum ki bu zihniyetin ürünü, tüm Ankara Pavyon dünyası şol sebepten geceleri PAvyon için çalışırken, gündüzleri Posta Şairlerine yarı zamanlı editörlük yapıyorlar, Doğan Medya Grubu'nun 3'üncü katında bir yerlerde.

Size bir zamanlar FAlım Fallarının Tutarsızlığından bahsetmek üzere aristokrat sözü vermiştim. Tahmin edebileceğiniz gibi, bu sözü bir aristokrat olarak tutmadım. Yazmayacağım zaten, burada karşılaştırmalı edebiyattan ekmek yiyen birkaç insanın da tadını kaçırmak istemiyorum. Çok özür dilerim sayın okuyucular ancak yukarı fotoğrafını koyduğum Ankaralı Işıl'ın albümünü yazıya uygun bir arka plan olarak düşünüp çalmaya başladım, ancak nasıl desem bilmiyorum ama "Elektro Bağlamayı yapmayı düşünen zihniyeti sikeyim" bunu bize yapan Erkin Koray olamaz a benim sırma saçlı badem gözlü okurlarım, belki de o yaptı bilmiyorum, ancak bağlamaya cry baby pedalı takarak benim gerçekten şu canım kalbimi kırıyorlar.

Amonyak kokusuna dayanamıyorum değerli okurlar, belki yeni bir yazı yazarım belki ben de bir Cif olurum, umarım yakında yazı yazabilirim. Son zamanlarda 15 Steps'i çok dinliyorum, alın değerli okurlar siz de dinleyin:

P.S: Beirut'un yeni albümü sik gibi olmuş, ha Coldplay tadı yakalayıp hep aynı şarkıyı dinlemek isteyen olursa alsın dinlesin, uyarayım dedim sadece. Saygılar.

10 Temmuz 2011 Pazar

Büyük Kapama Üzerine


Merhaba sayımdeğerli okuyucular, bazılarınız neden yazmadığımı soruyor, bunun çok basit bir cevabı var. Çünkü bilgisayar sahibi değilim, gizli servis tarafından takip edilmemek için bu blogları şimdiye kadar şatom haricinde hücre evlerinden falan yazdım. Hepsinin adresleri farklı yerlerdeydi. Neyse, gördüğünüz gibi zaten başlıktaki felsefi içeriği yine kelime komikli fotoğrafla birleştirip hep aynı hikayeye devam ediyorum. Asıl derdim şu sayın değerli okuyucular, google bloglara aylık karne yollamaya başladığı için ölçülmeye katlanamıyorum, üstüne bir kelime koyasım gelmiyor.

Bugün, önceden benim de birçok kez bahsetmiş olduğum bir konuya geri dönüyorum. Yalnız hafiften As I Lay Dying tadı yakalayıp bu sefer anne baba bakış açısında anlatacağım, ancak ondan önce de geçenlerde yaptığım 4 saatlik yolculuk hakkında kısaca bir bilgi vermek isterim. Otobüsün orta kapısının ardındaki koltuğu tercih ediyorum, en öndekiler Yeni Hayat'daki gibi camdan uçmaya elverişli olduğu için ve önüme kimse koltuğunu eğemeyeceği için. Neyse hikaye bu değil, yaptığım yolculukta çevremdeki 6 koltukta 7 taneçocuk ve bebek eşrafı vardı. Gerçekten de cebirsel olarak sığmaması lazım, mesela 6'ncı sınıftayken negatif sayıları anlatırkenki o boş plastik su bardağıiçime doğdu bu olayı gördüğümde. Hiç bilmezdim, 7 yaşında birinin çenesini kırma isteğinin insanda oluşabileceğini arkamda oturan jöleli saçlı kot yelekli(yeryüzündeki en çirkin 3üncü kıyafet kot yelek. Sadece barlarda fedailik yapan dayılara üniforma olarak devlet eliyle dağıtıldığı için hala çevremizde görüyoruz sanıyordum jölelinin üzerinde görene kadar) çocuğu görene kadar. Dramatik tatlar yakalamak için devrik cümleler kurmaya başladığımda umarım dikkatinizden kaçmamıştır, sayın elma yanaklı okuyucularım. Annesiyle oturan bu çocuk sürekli koltuğumun arkasına ayağıyla vuruyordu. Böyle durumlarda biraz sessiz, hadi şuna sessiz messiz demeyelim ezik insanların arkaya bakma refleksini çevrenizde görmüşsünüzdür. Hafif hayıflanıp hmıfsslayarak ben de aynı şekilde arkaya baktım, ancak Akrebin Gözleri öyle yaman ki, akrebin gözleri akrebin akreppp!

Hainlikle dolup boşalan bakışları
Sanki bitmez bir kin nefret soluyor
Yavaş yavaş yandan yaklaşışları
Belli ki küçük bir fırsat kolluyor



Bu sözleri o kot yelekli 7 yaşındaki Kayra isimli gence yolluyorum. Neyse değerli okuyucular, bu benim koltuğuma vurdukça benim kin levelim Kratos'un komboları gibi artıp duruyor. Koltuğu da arkaya yatırma alışkanlığım hiç olmamasına rağmen "Lütfen Bakire Meryem'in oğlu Nasıralı Bebek Cizııs şu koltuğu yatırırken çocuğun çenesi kırılsın" diye dua ettim desem yalan olmaz. Bu arada ben bilmiyorum, ancak Hristiyanlık hakkında bilgisi olan bir kişi eğer Bakire Meryem'in İsa'yı doğrunca da bu husustaki görevine devam edip etmediğini bana bildirirse sevinirim. Şu an öğrenmemin anlamsız olacağı böyle boş olacağı konuyu, Acaba Adem'in göbek deliği var mıydı? tadında merak eder gibi oldum biraz. Ama çok değil.

Neyse, geçenlerde Michael Winterbottom'un bir filmini izliyorum, distopyalı falan filan. Bir saniye adına bakayım. Code 46'miş, bir yaz akşamüstü televizyonda denk gelince izlenebilecek bir film diyebilirim kendisi için. İşte orada baş kadın karakter şöyle bir şey diyor "Bütün insanların çocukları çok özeldir. İnsan bu kadar çok vasat yetişkinin nasıl ortaya çıktığına şaşırıyor"
İşte ailelerin kendi 3 yaşındaki çocukları için dahi muamelesi yaparken 2 yıl sonra hala bir numarası olmadığını fark ettiklerinde hayal kırıklığına uğruyorlar mı merak ediyorum. Mesela benim ailem daha 6 yaşında klasikleri bitirmiş ve Sartre adına iki tane makale yazmış olduğum için bu kadar çok hayal kırıklığına uğramamışlardı, ancak diğer aileler çocuklarının mesela Ben 10 izlediğini gördüğü zaman yürekleri sızlamıyor mu acaba?dırırırırrı buraya bir asansör müziği giriyor
-----Monteyn'le Atasözlerimizi ve Deyimlerimizi Öğrenelim---

Dün Peder Monteyn'le şatonun şöminesi önünde takılırken(keza içerisi serin oluyor) kendisinden bir kişi hakkında "sikmeyeceği eşeğe heybe asmaz" sözünü duydum. Siz değerli okurlarla paylaşmak istedim bu lafı.

---Monteyn'le Atasözlerimizi ve Deyimlerimizi Öğrenelim----

Özellikle Falım sakızlarının fallarının tutarsızlığı hakkında yazı yazmak istiyorum. Burada Aristokrat yemini ediyorum ki, yarın gelip bu konuda yazacağım. Saygılar

10 Haziran 2011 Cuma

Incognito Adamı Üzerine

Yeryüzünde en çok porno izlemiş kişi ünvanını şu an yukarıdaki abimiz elinde tutuyor. Larry Larry lema şevaktani, diyordur içinden Google'ın kurucularından Larry Page için. "Görevim tamamlandı" diyip aramızdan ayrılıyor bu abimiz. İkinci gelişini kendi ikinci gelişimize kadar göremiyoruz pek.

Böyle net bir şekilde hangi amaçla kulanılacağı belli olan bir mevzu için yaratılabilecek en uygun logo bu olabilir. Hafif torbacı tipiyle "abi hayvanlı var , cüceli var" diyen korsan VCD'ci tipini en iyi yansıtan bu adamın bir ailesi olduğunu bilmek ise eminim benim gibi, siz birçok okuru üzecektir. Aslında tek adam değil, Doctor Who'nun farklı bünyelerde dünyaya gelmesi gibi, kendisinden yaklaşık 3 tane var 8'er saatlik mesailerle bu ağır koşullarda çalışıyor. Mesleğe ilk başlayan B.O o sırada ücretin dolgun olması sebebiyle Google'ı tercih ediyor, ancak K.T ve Y.A önceden de Google'da çalışan vatandaşlar, sadece iş kolunu değiştiriyorlar.

Dostlarım, B.O'nun İpek ve Sevgi isminde iki tane kızı var. Ancak babalarını bu işe başladığından beri görmüyorlar. Her ayın 17'sinde kapılarının altından Maaş çeki atılıyor diyecektim, ki şimdi çok abuk durduğunu fark ettim. Bankalar var ayol, daha Paris Texas'da bile Kim Basinger çocuğu için parayı bankadan yatırıyordu. O yüzden evet, kesinlikle her ayın 17'sinde bankaya yüklü bir miktar Güler Hanım'ın hesabına yatıyor. O da artık kocasını pek görmüyor. Belki yılda 3 ya da 4 kere, zira baş gösteren saykolocikıl prablımsları vesilesiyle, sadece eski günleri yad edebiliyorlar. B.O karısına "Ya hu geçen gün yine Hot Teen Blonde Masturbates Through Nylons'u izliyorum." gibi muhabbetler açmaya asla kalkışmıyor. Belki de kalkışıyordur da ardından da hayvan gibi sevişiyorlardır, nereden bileyim sayın değerli okurlar. Ben milletin pornosuna karışacak kadar hayvan mıyım, ya da yasaklayacak kadar orospu çocuğu muyum? Fransız Aydını düz bir insanevladıyım. Alın James Blake,


P.S: Uzun zamandır böyle hayırlı bir alıntıyla karşılaşmamıştım:"I'm forever near a stereo saying, 'What the fuck is this GARBAGE?' And the answer is always the Red Hot Chili Peppers."
Nick Cave
Bu adamı daha çok sever oldum dün bunu okuyunca.

8 Haziran 2011 Çarşamba

Deli Selim Üzerine


"Gogocular gogo yapar
Aç karnına çalım satar
Çalımına kimler bakar
Akşam olur, abazan yatar
Aman Gogocu Gogocu
Çalımına dayanayım Gogocu

Kiremitten baca olmaz
Şoförlerden koca olmaz
Seveceksen Gogocu sev
Sever sever kalbini kırmaz"

Deli Selim, Gogocular, 1989

Sayın değerli okuyucular, bugün size çok önemli bir müzisyen olan Deli Selim'den bahsedeceğim. Şarkılarını doğru düzgün bulmakta zorlanıyordum ki yeryüzündeki en
gereksiz servislerden biri olan ttnet müzikte buldum. Gadjo Dilo'daki vatandaş nasıl Romanya'ya gidip Nora Luca'yı arayıp, güzel çingene kızıyla tükürüklü falan öpüştüyse, ben de Deli Selim'i Trakya'da 1993 yılında o şekilde buldum. Hatta Tony Gatlif benim hikâyemi çaldı. Bu arada ben hiç oynayamam, ama öyle "ay biz biliyoruz da mı oynuyoruz" dahi denemeyecek kadar oynayamam, ancak bu Deli Selim denen adam yüzünden şu an yazıyı yazamıyorum sayın değerli okuyucular. Son zamanlarda hayvan gibi göbeğim olduğu için, düğünlerde çok içip gecenin bir yarısında çalgı takımını salmayıp 3'e kadar oynayan rakıcı amca göbeğim oldu. Az önce Deli Selim'in Uzunköprü Keşan şarkısını dinlerken de göbek atışımın videosunu çektim. Ancak bu ekssssklûziv videoyu şuraya koysam, 123 kişi olan siz değerli olan okuyucularımın yarısından çoğu malesef bir daha asla şu bûloğu okumaya tenezzül etmeyecektir. Hatta onu geçtim, bûloğum kapattırılabilir bile. Şimdi izledim ve ben de tiksindim cidden. BANA CEKET VERİN! ADNAN ŞENSES CEKETİ İSTİYORUM ULAN!
İnternet bir derya sayın değerli okuyucular, ancak Adnan Şenses'in oynarken pantolonuna soktuğu ceketin sadece bir tane fotoğrafı var. Onu da çok gizli arşivlerden bulabildim. Neyse, efendim bu konuda yazdığım "Deli Selim, Bohemlik ya da Klarnet Teorisi" doktora tezimi Harvard Journal of Law & Technology'nin 1998 Güz dönemi sayısında bulabilirsiniz. Şimdi şöyle bir durum var, Trakya genelinde düğünlerdeki çalgı grupları değişiyor. Mesela ilçeden ilçeye çok değişiyor. Kimi ilçelerde çalgı takımında Cümbüş varken, kimisinde olmuyor. Bana sorsanız "sikerler cümbüşü" derim. Cümbüşü düğünlerde çalan dayı, ortaokul bando takımlarındaki zilci gibi bir şeydir neredeyse, kendinden başka kimseye duyuramaz sesini. Çevrede hayvan gibi klarnet ve davul sesi içinde, cümbüşcü 4 saat boyunca "lingidi lingidi" uğraşıp durur. Benim anlayamadığım konu neden bunu Sunay Akın'ın anılarını anlatması gibi sürekli geniş zamanda yazdığım aslında. Biraz daha toparlanıyorum. Harbiden bu adamlar bütün gece bir yandan piizlenip bir yandan kolları kopana kadar cümbüş çalıyor, ama kendine çalıyor adeta. Bu vesileyle cümbüşçülerin benimsediği "sanat kişiseldir" anlayışından, hepsinin Servet-i Fünun akımına dahil olduğunu var sayarsak yanlış olmaz[1] (Siz de niliyorsunuz ki o [1] aşağıda bir kaynağa dönüşmeyecek, sadece "var sayma" "serveti fünun" falan dediğim için, şartlı refleks olarak kaynak veresim geldi.) Deli Selim 1995 yılında öldü. Bu kadar erken ölmesi gerçekten çok hüzün vericiyken, Babylon ve benzeri mekanlarda falan sirk maymunu gibi çıkartılamamış olmasına çok seviniyorum. Kendi başına travma yaratacak bir durum zaten; mesela diyelim ki rahmetli Deli Selim 1983yılında sünnetimde çaldı, sonra büyüyorum, yuppie gibi bir şey oluyorum, Babylon'a gidiyorum bir bakıyorum sünnetimde çalan adamı dar kot pantolonlu wayfarer'lı insanlar izliyor. E bu Babylon'a giden adamın anası babası zaten sürekli bu yavşağı düğünlere çağırırken Deli Selim'i dinlemeye gitmiyor ezik buluyor da Babylon'da çıkınca mı cacık oluyor? Aga işte, benim adım Frankofon Monteyn, ben bu oyunu bozarım. Kafasını sikeyim böyle insanların, amınakoyduğum dejenereleri. Eminim büyük çoğunluğu Flying Spaghetti Monster'a inanıyordur falan iyice sinirlendim. Ha çok komik amınakoyayım Flying Spaghetti Monster'mış. Madem taşak geçeceksin, adam gibi 30$ öde de Subgenius Kilisesinin bir üyesi ol. Belki aranızda bilmeyen vardır diye hakkında bir link koyayım: Church of the Subgenius

Samimi söylüyorum, Pastafaryan bilmemne yazanlar yüzünden 3 kişiyi çapayla yaraladım. Buyrun bakın.

5 Haziran 2011 Pazar

Müziksel Mevzular Üzerine


Talk Talk, sanıyorum ki şöyle dolu dolu alışabilmem için en çok zaman harcadığım gruptur. Hatta ilk dinlediğimde net bir şekilde "ulan ben tek elimle yaparım be bu müziği yarısı sessizlik zaten" diyordum. Post-Rock müessesinin temellerini atan bu abilerimiz kariyerlerinin başında Duran Duran, gibi - durun inanılmaz bir şaka geliyor- biz durmuyoruz! konuşuyoruz! sisteme karşıyız! diyerek gruplarına ismini vermişler. Şu şakayı yaparken nasıl hissettim biliyor musunuz? Hani Efes Pilsen denilen bira müsveddesinden 4 tane içtikten sonra bu glukoz şurubu yüzünden gırtlağınız sikilir ve adeta kalitesiz meyve suyu içmişcesine damağınızda ekşi balgam gibi bir tat kalır ya, işte karnıma, o tada akşamdan yatırılmış bir kemerle vuruyorlarmış gibi geldi. Çok üzgünüm değerli dostlarım. Tahmin edersiniz ki, baba olduğum için kelime oyunlu çok çirkin baba şakaları yapma hakkım ve üstüne de gülme hakkım var. Efendim hatırlıyorum da, lyceé müdürümüz de bir babaydı ve derslerimize girdiği zaman yaptığı şakalar yüzünden, otoritesine saygı duyayım diyerek gülümsemeye çalışan bir arkadaşımızın zorlamaktan çenesi çıkmıştı.

Talk Talk'ın synth pop/new romantics çizgisinden uzaklaşması The Colour of Spring'le oluyor, burada geçiş şarkıları var zaten, Lifes What You Make It, I Don't Believe in You gibi daha post-rock'la bağdaştırmanın çok zor olacağı şarkıları var. Ardından gelen eşeksel albüm Spirit of Eden'la kazma Amerikan dinleyicisi için albümün A yüzündeki tek şarkıyı 3'e bölmek durumunda kalmışlar, ancak kesintisiz dinlenince şarkıların nerede başlayıp, nerede bittiği pek de anlaşılmıyor. Yani anlaşılıyor da, yarın öbürgün bu yazıyı okuyup "hmm Monteyn sen anlayamadın ama ben anladım." diyen olursa diye söylüyorum, ben de anlayabiliyorum canım hangisinin nerede bittiğini, akış olarak söyledim. Hem niye sidik yarıştırıyorsun? 13 yaşında mısın? Ve ardından gelen Laughing Stock albümüyle kariyerlerine noktayı koyuyorlar. Açıkçası Laughing Stock harika bir albüm olmasına rağmen Spirit of Eden'dan daha başarılı olduğunu düşünmüyorum. Bu arada grubun vokali, şarkı yazarı Mark Hollis 1998'de bu kafada bir solo albüm çıkarıp piyasadan kayboluyor. Şu anda Essex'de kayınbiraderiyle açtığı iddaa bayiini çalıştırıyor diye biliyorum. Ha bu solo albüm geyiği de kesinlikle "para kazanayım" diye değil , adamın Talk Talk döneminden anlaşması var, ona mahsuben.

Şimdi bir de Bark Psychosis'e değinmeden geçmek istemiyorum burada. Bir grup için ilk defa "post-rock" lafı Simon Reynolds tarafından bu abilerimize kullanılıyor. Buraya ilk albümleri Hex'in kapağını koymadan geçmek istemiyorum, çok sevdiğim bir albüm kapağı, biraz 90'lar kokuyor ama başarısız Sega Genesis oyunlarındaki çirkin 3 boyutluluk gibi bir şey de yok.
Şimdi, müzik dünyasındaki bu ortaklık meselesine geliyorum. Bark Psychosis'in 2004 yılında çıkardığı ikinci albümde Talk Talk'ın davulcusu bunlara katılıyor. Katılıyor derken Happy Mondays'in Bez'i gibi stüdyoda amelelik yapmıyor, davul çalıyor. Zaten bu Bez gibi grupta şebeklik yapacak adamım olsa düşünmeden Maracas'la burnuna pıtpıt vururum. Sanki kedi ulan adam, ne garip oldu birden. pıt pıt diyince de sanki adamı seviyormuşum gibi görünüyor. Hayır son zamanlarda çok ayıplı laflar kullanıyorum sayın değerli okurlar, yoksa o marakası Bez'in götüne sokmayı da bilirim. Neyse, diğer bir Talk Talk üyesi, basçısı olan Paul Webb de, Portishead'in vokali Beth Gibbons'la beraber çok güzel Out of Season isimli bir albümde ortaklaşa çıkarmıştır. Kendimi adeta müzik tarihinin karanlık dehlizlerinde gezip bunları keşfederken düşünüyorum, böye tozlu ansiklopedileri pfft diye üfleyip, ancak hiçbir sikim olmuyor 30 saniyede wikipedia'da bu bilgilerin hepsine ulaşılabiliyor zaten.

Yani demem o ki, bu Talk Talk üyeleri boş tipler değil. Böyle diyerek kendilerini, kavga için kıraathaneden çağırma hakkını size sunmuş oluyorum. Çünkü 30 yıldır müzik yapan insanları "boş adam değil la bunlar" diyerek tanımlamak büyük bir bayağılık gerektiriyor.

Talk Talk'la ilgili fikirlerim bu kadar değil, ancak bir tane kişiyi Talk Talk dinletebilsem derim ki, işte sahile vurmuş denizyıldızlarından bir tanesini daha kurtardım. Ahahaha, bayılıyorum bu öyküye sayın değerli okurlar, bazen denizyıldızı bazen de kaplumbağa oluyor bu arada. İsterseniz sizlere test kitaplarının, dergilerinin rehberlik bölümlerindeki "afrika düzlüklerinde her sabah bir aslan uyanır ve avını takip etmek için dünden daha hızlı olmak zorundadır" taşaklarını ayrı ayrı anlatırdım ancak bana müsade gidiyorum.

Gitmeden önce şu hep aynı film müziğini yapan Danny Elfman diye bir abimiz var biliyorsunuz, bu abimiz "bombombombombom bombombombombom" müziği yapmadan önce, gayet güzel bir New Wave grubu olan Oingo Boingo'nun(ki Fearless Iranians from Hell'den sonra en sevdiğim grup ismi, hatırlatırsanız bir ara o abilerden de bahsederim "Make our way to the U.S., nothing left to do. We fucked with all our neighbors, now we'll fuck with you." gibi komik şarkı sözleri var.) vokalliğini ve şarkı sözü yazarlığıı üstleniyor, Devo'dan daha çok sevdiğim bu Oingo Boingo isimli topluluğun güzel şarkılarından birini aşağı koyuyorum.



P.S: Dylan'a tıklarsanız gif olarak açılabilir de, ama açılmayabilir de. Gulyabani diye bir şey yoktur zaten.(amaağ olabilir değğğ)

PPS: Sayın değerli okuyucular, bu mediafire'dan vesaireden albüm indirip, bir şarkının bozuk olduğunu görünce çıldırıyorum. Resmen o an ekranı yumruklamak istiyorum. Para bile vermediğim müziğe neden böyle hırçın yaklaşıyorum bilmiyorum, ama o winrar kitaplarını teker teker yakmak istiyorum sinirimden. Al işte yine aynı albümü farklı linkten ikinci kez indirme durumunda kaldım. Evet, kendim kablolarla indirmiyorum, ama yine de sinir bozucu bir durum. Sanki çok çalışmışım da karşılığını alamamışım, haksızlığa uğramışım gibi hissediyor ve sinirden saçlarımın kırıklarını yoluyorum, Ali Kırca'nın sevişme görüntülerini aklıma getiriyorum işkence olsun diye.

PPPS: Danny Elfman ve neydi lan adamın adı, tony curtis miydi, sabaha karşı yazıyorum kafam basmıyor şimdi, Hah buldum Tim Burton sevenlere neşeli bir bilgi vereyim. The Nightmare Before Christmas'da Jack the Skeleton'ın şarkılarını da Danny Elfman söylüyor. Tony Curtis kim lan? Vay canına sayın değerli okurlarım, götümden uydurduğum adam Jamie Lee Curtis'in babası çıktı. Kariyerinden sadece 3 film izlemişim bu abimizin, Some Like it Hot(1990-2000 arası trt 2'nin her yıl ortalama 6 kere gösterdiğini hepimiz biliyoruz)(Sadri Alışık ve İzzet Günay'lı yeniden çekimi vardı. Fıstık Gibi Maşallah diye. Başarılı bir uyarlamadır nazarımda.) Sweet Smell of Success'i de izlemedim, hasiktir metascore'u 100'müş.(Fathullah Hocaefendi bi ara Sweet Smell of Success'i izleyelim lan!)(Ya da izlemeyelim film-noir'mış amınakoyayım) Rosemary's Baby(zaten bunu izlediğimde bir yazı yazmıştım. Durun bulup hyperlink yerleştireyim şuraya) Yalnız kendisini Rosemary's Baby'de gördüğümü hiç hatırlamıyorum, bebeğin de suratını göstermedikleri için, Tony Curtis'in bebeği oynadığını var sayıyorum.(Bu arada Rosemary's Baby'li yazıda da "denyo Amerikalı" lafını kullanmışım. Adamlar Gizli Servisi üzerime salsa, döner bıçağıyla kıçımı kesecekler.) Bir de Spartacus'de izlemişim. Birileri sürekli beni dürtmese ben bunu hiç Kubrick filmi sayamam öyle bir fim yani. Neyse seksli falan Spartacus çıktı da, evlerimiz neşe, endokrin sistemimiz, testosteron/östrojen türevleri doldu. Aşağı da ilk eşi, Jamie Lee Curtis'in anası Janet Leigh'le beraber bir fotoğraflarını koyayım. Houdini'nin çekimlerinden bir fotoğraf. Bu fotoğrafı koymamın tek sebebi ise Janet Leigh'in fileli çorapla taçlandırılmış güzide bacakları..

2 Haziran 2011 Perşembe

Nilgün Belgün Rumluğu Üzerine


Hayatımın belli döneminde ben de Rum oldum değerli dostlarım. Fakat, "ahh pasemu neden gelmüyorşun" gibi hiç konuşmadım. Doğrudan Rumca konuştum. Bizim komşumuz vardı, harbici Yunanistan insanı, onlar da böyle konuşmuyorlardı. Övünmek gibi olmasın ben "Ölürüm Sana"daki gitarı gırtlağımla çok iyi yapabilen bir insanım sayın değerli okurlar, fakat her söylendiğinde bunu yapmıyorum.

Her söylendiğinde bunu yapmış olsaydım, şimdi çoktan bu yeteneğim dejenere olmuştu, belki de beatbox yapmaya kalkışıp iyice sokak rapçilerine dönmüştüm. Sokak repçisi dediğim olay tabii ki "yo ghetto madafaka, the dope is tight my nigga" değil, bu müziğin içine Murat Göğebakan sample'ları koyanlar oluyor. İşte Nilgün Belgün bence arkadaş çevresinin bu şekilde kurbanı olmuş bir insan. Belki bundan 17 sene önce iyi yapıyordu, ama bir çok parfümü karıştırdığımız zaman ümitlenip, überparfüme ulaşacağımızı sanarken taşak kokusu gibi bir şey ortaya çıkartmamız gibi; burada da aynı şekilde aksan süslendikçe abartıldıkça Bülent Ersoy'un swarowskiyle kaplanmış mikrofonlarına dönmüş. Belki de hiç iyi değildi, tamamen yalan da atıyoru olabilirim. Ya da şöyle diyelim, ben bazı bloglarda görüyorum "üstat yine döktürmüşsün kitap ne zaman çıkıyor" falan diye yorumlar yazılıyor, benim okur kitlem bana sadık öyle eşeklik yapmıyor asla, hepinizi çok seviyorum, hatta siz bunu bir adım daha ileri götürüp genellikle hiç yorum yapmıyorsunuz, müstehaktır. Neyse mesele o değil de, işte şimdi eleman şöyle bir öykü yazmış:

"Evet bu kan neydi? Ve Ben kimdim? Ve Nereden geliyordum? Ve birden güneş çöktü, ve birden gözlerinle karşılaştım."

Öncelikle bu insanı, cümlelerini bu kadar "ve"ye boğduğu için Nurullah Ataç'a vermek gerekiyor, kanırta kanırta götünü siksin diye. Ama işte kaybettik kendisini çok uzun süre önce, bu herifin kızının Küçükhanım Meralika diye bir kitabı var bende, niye var hala anlamadım. Ömrümün sonuna kadar okumayacağım kitaplardan biri. Bir diğeri de Gülün Adı. Evet utanmıyorum. Gülün Adı'yla ilgili bir sendrom olmalı. Şimdiye kadar bizzat 14 kere başlayıp bıraktım. Çevremde de görüyorum. Halbuki kitap da akıyor, neden hala okuyamıyorum bu pis kitabı. Ha Umberto Eco dallamasının, Güzelliğin Tarihi ve Çirkinliğin Tarihi mi ne öyle iki tane güzel resimli kitabı var, mesela Gülün Adı'nda da bölümlerin başlarına iki üç tane gravür koyacağına bol bol resim doldursaymış onu da okurdum, neden okumayayım ki? Yalnız Gülün Adı demişken birkaç manitasal mevzularda kullandığım son cümlesini buraya koyayım da, bir daha böyle bir durum olursa tekrar tekrar yazmayayım insanlara, hatırlamış olurum: "Stat rosa pristina nomine, nomina nuda tenemus" Çok doğal olarak bunu çevirmeyeceğim havalı ve gizemli dursun diye. Siz hiç Denemeler'imde alıntı yaparken çevirdiğimi gördünüz mü? Sağolsun Herakles ve Diderot'nun çok sağlam ekmeğini yedim. Hayır, yine Latince'yi olduğu gibi bırakıyorum ki havalı dursun, yoksa ben de biliyorum parantez içine anlamını yazmayı, sayemde Francis Bacon da kendi Denemelerinde bu "Gizemli ama romantik gibiyim" numarasından çok ekmek yemiştir.

Yukarıdaki fotoğrafı, Tobias Fünke(analrapist)'nin "The Man in Me" kitabına bir nazire olarak koyuyorum.

P.S: geçenlerde anlattığım Pamuk Prensesli aile masalımızı, Donald Barthelme diye postmodern bir orospu çocuğu 1967 yılında farklı bir şekilde kaleme almış. Dün akşam yine, çeşitli aydınlarla mynet'in sohbet odalarında "fireboy" nickiyle tartışmaya girmişken öğrendim bunu. Hemen çıkıp nick'imi firegirl olarak değiştirip bu çeşitli aydınlara kız numarası yapıp hayallerini yıktım.

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Sasha Grey Üzerine


Pornoyu bırakalı neredeyse iki ay olmuş.
Yeni haberim oluyor.
Bu acı kaybı anlatmak için uygun kelimeleri bulamıyorum.(ve giderek Yılmaz Özdil gibi yazıyorum onu da fark ettim. Ama üzüntümden "SATA SATA BİTİREMEDİLER AZİZİM!!!!")

Harakiri, Seppuku muhabbetlerinde, vatandaşlar kendilerini öldürmeden önce bir tane Ölüm Şiiri yazıp ondan sonra aksiyona girerlermiş. Zaten bu işi de en başarılı muhtemelen İmparatorluğu diriltmeye kalkışıp sıçıp batıran edebiyatçı Yukio Mishima(arkadaşları Badi Mişima derler) yapmıştır diye düşünüyorum, şiirini okuma fırsatı bulamadım. Ayrıca şimdiye kadar gördüğüm en başarılı ikinci intihar notu yazma yöntemi bu sanırım. Birincisi tabii ki Crimes and Misedemanours'daki profesörün intihar notu olan "camdan atlıyorum"

Neyse, Mishima'nınkini de buldum, bunun aynı zamanda Porno Endüstrisi için de bir Ölüm Şiiri olduğunu söylemek istiyorum:

"A small night storm blows
Saying ‘falling is the essence of a flower’.

Then those who hesitate arrived."

—Yukio Mishima

Ah be Sashacığım, her yılın 14 Mart'ında senin pornolarınla, -Teoman'ın da dediği gibi- milyonlarca doğmayacak çocuklarımızı yitirerek doğumgününü kutluyorduk. Bu yaptığına şantaj denir, böyle aşka montaj denir! Yüreğim kan ağlıyor, kan ağlıyor derken zaten yürek denen organın mesleği o, bozulana kadar kan ağlıyor sürekli. Böyle de arabeskselsel çıkışlar yapıp sizi de üzerim böyle. Efendim sizde oluyor mu bilmiyorum(az kalsın "de"yi ayrı yazıyordum, şimdiye kadar ayrı yazılması gereken "de"lerin birleşik yazıldığını youtube yorumlarında, bitişik yazılması gerekenlerin ayrı yazıldığını da eskort sitelerinde olduğunu gözlemledim. Sektörü yarı yarıya paylaşmışlar demek.) ben bazen kalbimin üstüne elimi koyuyorum, nasıl ki adımızı çok söyleyince yabancılaşıyorsak, ben de korkuyorum aha şimdi bozulacak kesin, diye diye. Çok saçma aga, sürekli çalışıyor lan, mesela uyurken çalışmıyor gibi geliyor ama çalışıyor. Ne diyorum ben ya hu, üzgünüm aklım başımda değil, yas tutuyorum da. Bu yasa uygun olarak ağlak bir Radiohead şarkısı koyardım aşağı, ancak bunun yerine Sasha'yla ilgili diyebileceğim daha hüzünlü bir şarkı koyacağım:






P.S2: Kedi konuyla alakasız da, sevdiğim hamile bir kedi kendisi.
 
Copyright © 2010 MONTEYN