5 Haziran 2011 Pazar

Müziksel Mevzular Üzerine


Talk Talk, sanıyorum ki şöyle dolu dolu alışabilmem için en çok zaman harcadığım gruptur. Hatta ilk dinlediğimde net bir şekilde "ulan ben tek elimle yaparım be bu müziği yarısı sessizlik zaten" diyordum. Post-Rock müessesinin temellerini atan bu abilerimiz kariyerlerinin başında Duran Duran, gibi - durun inanılmaz bir şaka geliyor- biz durmuyoruz! konuşuyoruz! sisteme karşıyız! diyerek gruplarına ismini vermişler. Şu şakayı yaparken nasıl hissettim biliyor musunuz? Hani Efes Pilsen denilen bira müsveddesinden 4 tane içtikten sonra bu glukoz şurubu yüzünden gırtlağınız sikilir ve adeta kalitesiz meyve suyu içmişcesine damağınızda ekşi balgam gibi bir tat kalır ya, işte karnıma, o tada akşamdan yatırılmış bir kemerle vuruyorlarmış gibi geldi. Çok üzgünüm değerli dostlarım. Tahmin edersiniz ki, baba olduğum için kelime oyunlu çok çirkin baba şakaları yapma hakkım ve üstüne de gülme hakkım var. Efendim hatırlıyorum da, lyceé müdürümüz de bir babaydı ve derslerimize girdiği zaman yaptığı şakalar yüzünden, otoritesine saygı duyayım diyerek gülümsemeye çalışan bir arkadaşımızın zorlamaktan çenesi çıkmıştı.

Talk Talk'ın synth pop/new romantics çizgisinden uzaklaşması The Colour of Spring'le oluyor, burada geçiş şarkıları var zaten, Lifes What You Make It, I Don't Believe in You gibi daha post-rock'la bağdaştırmanın çok zor olacağı şarkıları var. Ardından gelen eşeksel albüm Spirit of Eden'la kazma Amerikan dinleyicisi için albümün A yüzündeki tek şarkıyı 3'e bölmek durumunda kalmışlar, ancak kesintisiz dinlenince şarkıların nerede başlayıp, nerede bittiği pek de anlaşılmıyor. Yani anlaşılıyor da, yarın öbürgün bu yazıyı okuyup "hmm Monteyn sen anlayamadın ama ben anladım." diyen olursa diye söylüyorum, ben de anlayabiliyorum canım hangisinin nerede bittiğini, akış olarak söyledim. Hem niye sidik yarıştırıyorsun? 13 yaşında mısın? Ve ardından gelen Laughing Stock albümüyle kariyerlerine noktayı koyuyorlar. Açıkçası Laughing Stock harika bir albüm olmasına rağmen Spirit of Eden'dan daha başarılı olduğunu düşünmüyorum. Bu arada grubun vokali, şarkı yazarı Mark Hollis 1998'de bu kafada bir solo albüm çıkarıp piyasadan kayboluyor. Şu anda Essex'de kayınbiraderiyle açtığı iddaa bayiini çalıştırıyor diye biliyorum. Ha bu solo albüm geyiği de kesinlikle "para kazanayım" diye değil , adamın Talk Talk döneminden anlaşması var, ona mahsuben.

Şimdi bir de Bark Psychosis'e değinmeden geçmek istemiyorum burada. Bir grup için ilk defa "post-rock" lafı Simon Reynolds tarafından bu abilerimize kullanılıyor. Buraya ilk albümleri Hex'in kapağını koymadan geçmek istemiyorum, çok sevdiğim bir albüm kapağı, biraz 90'lar kokuyor ama başarısız Sega Genesis oyunlarındaki çirkin 3 boyutluluk gibi bir şey de yok.
Şimdi, müzik dünyasındaki bu ortaklık meselesine geliyorum. Bark Psychosis'in 2004 yılında çıkardığı ikinci albümde Talk Talk'ın davulcusu bunlara katılıyor. Katılıyor derken Happy Mondays'in Bez'i gibi stüdyoda amelelik yapmıyor, davul çalıyor. Zaten bu Bez gibi grupta şebeklik yapacak adamım olsa düşünmeden Maracas'la burnuna pıtpıt vururum. Sanki kedi ulan adam, ne garip oldu birden. pıt pıt diyince de sanki adamı seviyormuşum gibi görünüyor. Hayır son zamanlarda çok ayıplı laflar kullanıyorum sayın değerli okurlar, yoksa o marakası Bez'in götüne sokmayı da bilirim. Neyse, diğer bir Talk Talk üyesi, basçısı olan Paul Webb de, Portishead'in vokali Beth Gibbons'la beraber çok güzel Out of Season isimli bir albümde ortaklaşa çıkarmıştır. Kendimi adeta müzik tarihinin karanlık dehlizlerinde gezip bunları keşfederken düşünüyorum, böye tozlu ansiklopedileri pfft diye üfleyip, ancak hiçbir sikim olmuyor 30 saniyede wikipedia'da bu bilgilerin hepsine ulaşılabiliyor zaten.

Yani demem o ki, bu Talk Talk üyeleri boş tipler değil. Böyle diyerek kendilerini, kavga için kıraathaneden çağırma hakkını size sunmuş oluyorum. Çünkü 30 yıldır müzik yapan insanları "boş adam değil la bunlar" diyerek tanımlamak büyük bir bayağılık gerektiriyor.

Talk Talk'la ilgili fikirlerim bu kadar değil, ancak bir tane kişiyi Talk Talk dinletebilsem derim ki, işte sahile vurmuş denizyıldızlarından bir tanesini daha kurtardım. Ahahaha, bayılıyorum bu öyküye sayın değerli okurlar, bazen denizyıldızı bazen de kaplumbağa oluyor bu arada. İsterseniz sizlere test kitaplarının, dergilerinin rehberlik bölümlerindeki "afrika düzlüklerinde her sabah bir aslan uyanır ve avını takip etmek için dünden daha hızlı olmak zorundadır" taşaklarını ayrı ayrı anlatırdım ancak bana müsade gidiyorum.

Gitmeden önce şu hep aynı film müziğini yapan Danny Elfman diye bir abimiz var biliyorsunuz, bu abimiz "bombombombombom bombombombombom" müziği yapmadan önce, gayet güzel bir New Wave grubu olan Oingo Boingo'nun(ki Fearless Iranians from Hell'den sonra en sevdiğim grup ismi, hatırlatırsanız bir ara o abilerden de bahsederim "Make our way to the U.S., nothing left to do. We fucked with all our neighbors, now we'll fuck with you." gibi komik şarkı sözleri var.) vokalliğini ve şarkı sözü yazarlığıı üstleniyor, Devo'dan daha çok sevdiğim bu Oingo Boingo isimli topluluğun güzel şarkılarından birini aşağı koyuyorum.



P.S: Dylan'a tıklarsanız gif olarak açılabilir de, ama açılmayabilir de. Gulyabani diye bir şey yoktur zaten.(amaağ olabilir değğğ)

PPS: Sayın değerli okuyucular, bu mediafire'dan vesaireden albüm indirip, bir şarkının bozuk olduğunu görünce çıldırıyorum. Resmen o an ekranı yumruklamak istiyorum. Para bile vermediğim müziğe neden böyle hırçın yaklaşıyorum bilmiyorum, ama o winrar kitaplarını teker teker yakmak istiyorum sinirimden. Al işte yine aynı albümü farklı linkten ikinci kez indirme durumunda kaldım. Evet, kendim kablolarla indirmiyorum, ama yine de sinir bozucu bir durum. Sanki çok çalışmışım da karşılığını alamamışım, haksızlığa uğramışım gibi hissediyor ve sinirden saçlarımın kırıklarını yoluyorum, Ali Kırca'nın sevişme görüntülerini aklıma getiriyorum işkence olsun diye.

PPPS: Danny Elfman ve neydi lan adamın adı, tony curtis miydi, sabaha karşı yazıyorum kafam basmıyor şimdi, Hah buldum Tim Burton sevenlere neşeli bir bilgi vereyim. The Nightmare Before Christmas'da Jack the Skeleton'ın şarkılarını da Danny Elfman söylüyor. Tony Curtis kim lan? Vay canına sayın değerli okurlarım, götümden uydurduğum adam Jamie Lee Curtis'in babası çıktı. Kariyerinden sadece 3 film izlemişim bu abimizin, Some Like it Hot(1990-2000 arası trt 2'nin her yıl ortalama 6 kere gösterdiğini hepimiz biliyoruz)(Sadri Alışık ve İzzet Günay'lı yeniden çekimi vardı. Fıstık Gibi Maşallah diye. Başarılı bir uyarlamadır nazarımda.) Sweet Smell of Success'i de izlemedim, hasiktir metascore'u 100'müş.(Fathullah Hocaefendi bi ara Sweet Smell of Success'i izleyelim lan!)(Ya da izlemeyelim film-noir'mış amınakoyayım) Rosemary's Baby(zaten bunu izlediğimde bir yazı yazmıştım. Durun bulup hyperlink yerleştireyim şuraya) Yalnız kendisini Rosemary's Baby'de gördüğümü hiç hatırlamıyorum, bebeğin de suratını göstermedikleri için, Tony Curtis'in bebeği oynadığını var sayıyorum.(Bu arada Rosemary's Baby'li yazıda da "denyo Amerikalı" lafını kullanmışım. Adamlar Gizli Servisi üzerime salsa, döner bıçağıyla kıçımı kesecekler.) Bir de Spartacus'de izlemişim. Birileri sürekli beni dürtmese ben bunu hiç Kubrick filmi sayamam öyle bir fim yani. Neyse seksli falan Spartacus çıktı da, evlerimiz neşe, endokrin sistemimiz, testosteron/östrojen türevleri doldu. Aşağı da ilk eşi, Jamie Lee Curtis'in anası Janet Leigh'le beraber bir fotoğraflarını koyayım. Houdini'nin çekimlerinden bir fotoğraf. Bu fotoğrafı koymamın tek sebebi ise Janet Leigh'in fileli çorapla taçlandırılmış güzide bacakları..

5 yorum:

canım sıkılıyor. dedi ki...

başka önerebileceğiniz post punk grupları da var mıdır ki gibi bi resmi giriş yapıyim.

cumhuriyet kitaplari dedi ki...

Sıradışı bir internet günlüğü girdisi daha...

monteyn dedi ki...

@cumhuriyet, kirve sizde sega var mıydı? ama sizin şatoda çok bir şey vardı neydi o? çok buzdolabı mı vardı neydi? çok yumak ve şiş mi vardı öyle bir şeydi. böyle buzdolabı gibi atari gibi bir şeydi.

cumhuriyet kitaplari dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
cumhuriyet kitaplari dedi ki...

Evet Kirve, bizde Sega vardı, hala da var. 2 tane Sega var.
İlaveten bizde yumak ve şiş de çok vardı. Eskrim kariyerime 2,5 numara şişlerle başlamışımdır hatta.
İşin ilginci, eskisi çalışır durumda olduğundan atmadığımız için buzdolabı da iki tane. AEG marka yeşil buzdolabı. O'nu artık peynir, çökelek, sarmalık/salamura yaprak gibi daha pastoral-organik-yöresel şeyler saklamak için kullanıyoruz. Ve tabii vazgeçilmez peskütan.


Ek olarak; ben bu Tony Curtis Dayı'yı birine benzetiyordum. Meğerse benzettiğim kişi Ray Liotta Beyefendiymiş.

Zuyi Deşanel-Keyti Peri benzeri bir durum var aralarında.

Son olarak bu satırları yazarken Levent Yüksel'den Özlem Tekin geri vokalli Sen Anla'yı dinliyorum. Her hangi özelliği olduğundan değil, muhtelif güldürü dergilerindeki "Sayfayı bitirirken Bob Dylan'dan Calvin and Hobbes çalıyordu." benzeri ifadelere özendiğim için belirtiyorum.


Geçen defa bir soruna 3 ay önce cevap vermiştim, şimdi de (mazeretim olmasıyla beraber) 4 ay sonra cevap verdim. İçimden bir ses pek düzenli bir internet günlüğü takipcisi olmayabileceğimi söylüyor.

Ya da tembelim...

Not: Bir üstteki yorumu yazım hatası yaptığım için sildim, yanlış anlaşılma olmasın(?)

Yorum Gönder

 
Copyright © 2010 MONTEYN