4 Ağustos 2010 Çarşamba

Nick Drake Üzerine


Bugün ağaçlar arasında oturmuş çevreme sempatik görünmeye çalışır, yani kedi severken konuştuğum bazı insanların Nick Drake'i bilmediğini fark ettim. İlk cümle de "çok eskiden rastlaşacaktık" oldu ya allah kahretsin. Hayır kedi hayvanını sevmediğimden değil, ama kedi sevip sevmeme üzerinden çok ekmek yendiği için bu konuyu burada konuşmak istemiyorum. Aslında bu hayvanları bir ara hiç sevmiyordum ben, hatta ortaokuldayken kedilerin peşlerinden koşturduğumu bilirdim, bu yüzden hayvanlar beni lanetledi ve lisede atletizm takımına giremedim. Ama bana kalırsa bir insanın en muhlis olduğu zamanlardan biri Ortaokul dönemidir. İlkokulda bildiğin gerizekalı zaten, tebeşir yiyen arkadaşlarım, pasta kutularını paketlemek için kullanılan naylonlarla kendini sıraya düğümleyen arkadaşlarım vardı. Ayrıca, evet bizim sınıfta da sürekli burnu kanayan çocuk vardı. Ulan o adam her sınıfta mı olur? Hayır, öyle saçma bir özerkliği var ki bunun; diyelim ki aynı zamanda tebeşir yiyen gerizekalı da bu olsun ama burnu kanadığı zaman en çok dikkat çeken Merve'den, Meltem'den selpak alan da bu oluyor, fakat burun kanaması geçtiği gibi kimsenin umurunda olmuyor. Zaten burnu kanayanların çoğunun ailesindeki ilgi eksikliğinin bilinçaltındaki tezahürü sonucu olduğuna dair elimde belgeler var. Plan yapmayın plan!!!! Ya bakın sınıfta mesela bir tane futbola yetenekli ama fakir adam olur, bu çok normaldir çünkü milli eğitim kendi çapında dağıtıyor zaten bu futbola yetenekli ama fakirleri. İkinci sınıfın beden derslerinde sahte galatasaray formasıyla koşturan adam da budur. Fakat burnu kanayan nasıl oluyor ya hu? Hu da tabii nefes falan. O da mevlevilik vesaire şimdi bu konuyu geçiyorum.

Benim ilkokulda bir kere burnum kanadı sadece, o da çok afedersiniz ama "Domuz" yani Fransızca'da "Sus" dediğimiz bir arkadaşımız vardı, körebe oynarken çekiştirerek sıraya savurmuştu da burnumun ağzına sıçmıştı, bugün de burnumun bir parçasının birçok fransız gibi yamuk olmasının sebebi budur.

Nick Drake'e geliyorum. Bu adamın adını her duyduğumda verdiğim ilk tepki "canım benim yaaa" oluyor. Evet, ben sınıfınızdaki çok içten olan ve herkesin yaralarını saran kızım. Neyse, bu adam da erken ölenler kervanında. Belki de blog'da önceden de bahsetmiştim, ama siktiredin onu şimdi çok daha derine iniyorum. Yani albümlerinden bahsedeceğim, albüm kapaklarını koyacağım falan. Mesela yukarıdaki ilk albümü(ki keşke daha koyu yeşil olsaymış, aka starbucks yeşili ya da kızların giydiği en güzel tuniğin rengi) kapağında bile bir huzur, bir "ben iddialı değilim kendi çapımda müzik yapıyorum" görüntüsü var. Zaten yeşil bünyeye huzur zerk ediyor. Ama ETS turun katkılarıyla yeşil ve mavinin buluştuğu bir hotelden bahsetmiyorum. Çünkü onların reklamlarında Emrah filmlerindeki müzikler kullanılıyor, John Carpenter'ın The End'i falan kullanılıyor insan reklamı izlerken seks turizmine yöneldiğini zannediyor. Neyse bu albümün River Man şarkısından bir kıtaya bakalım:

Going to see the river man
Going to tell him all I can
About the plan
For lilac time.

Jeff Buckley de bir şarkıda "lilac wine" diyor. Yani bu yüzden ölüyor adamlar. Fakat saçmalamayı kesersem şunu diyebilirim ki, adamın bütün sözleri bu kadar kısaca yazılmış. Meseleyi kastırmıyor. Ha kastıranlara da saygımız sonsuz, misal Public Enemy ama, bunun olayı başka tabii ki. Ya mutlaka dinlenmeli. Tanıdığım herkes dinlemeli, hatta benim hala Metallica dinlediğimi sanan ma mere de dinlemeli. Off çok uykum geldi, albüm kapaklarını koyup biraz şaka yaptıktan sonra bitireceğim bu yazıyı, bu adamı dinlemeyen de İsmail Türüt gibi terlesin bundan sonra. Hatta diğer resimleri de koyamayacağım, Pink Moon albümünü bir gecede yalnız başına kaydedip çıkıyor. Albüm kapağında üzülen palyaço gibi sevimsiz bir imge bulunsa da, albümle ilgili geri kalan her şey mükemmel. Bu kadar. Birkaç gün içerisinde yazarım yine.

P.S: Yahu BBC resmen "favourable" vermiş albüme, yani feyvıreybıl, yani aynı şekilde vecıteybıl, lütfen emperyalizme başkaldırıp bunlara feyvırıbıl, vecıtıbıl demeyelim. Mesela gördüğüm birçok azeri ısrarla the'ya "zı" diyordu. Ve biz Fransızlar da "zi" diyoruz. Peter Sellers da bunun ekmeğini çok yedi. Çünkü bayağı bir sloganda da belirtildiği gibi "isyan, devrim, öz-gür-lük!", zaten bu adamı dinlemiyorsanız gidin Bandista'yı falan dinleyin, ya da nebiliyim gidin ekşi sözlükte Otisabi'nin entry'lerini falan okuyun o kadar diyorum ya hu. Çok samimiyim yumruk yumruğa sokak kavgasına girmek istiyorum adamlarla. Neyse, BBC nasıl oluyor da "very favourable" vermiyor aklım almıyor.

1 yorum:

nur dedi ki...

monteyn bey, uzun yıllar önce intihar eden kedimizin cinsine yakın bir kedi aramak üzere internetteki fotoğraflara bakarken şu fotoğrafla karşılaştım ve bu yazınızda bahsedilen "ekmeği çok yenilen" kedi sevginiz üzerine sizinle paylaşmak istedim. Fotoğraftaki uzvun size ait olduğunu düşündüğümü sanmanızı istemem, saygılar...


http://www.google.com.tr/imgres?imgurl=http://www.boycevoice.com/blog/wp-content/uploads/cat-foot-eater-blog.jpg&imgrefurl=http://www.boycevoice.com/blog/2008/09/18/very-pussy-story-2-the-pussy-strikes-back/&h=660&w=648&sz=179&tbnid=CwbB3GGCcmLYOM:&tbnh=227&tbnw=222&prev=/images%3Fq%3Dcat%2Bloving&zoom=1&hl=tr&usg=___l6du5hIf_NCtTMhb2uTUahD0ZA=&sa=X&ei=5mp9TIDzHYmgOLPcxIIE&ved=0CBgQ9QEwAA

Yorum Gönder

 
Copyright © 2010 MONTEYN