7 Nisan 2009 Salı

Dolap Adam'ın Öyküsü'nü Yazmak Üzerine


Ben dolap adam. Arkadaşlarım bana "Dolap" demediği için çok mutluyum. İnanın bana, yeryüzünde, sadece 1 kişide görülen bir hastalıktan muzdarip olmak insanı pek iyi hissettirecek bir şey değil. Ya da toplumda farklı biri gibi görünmek çok büyük bir avantaja yol açmıyor. İnsanın kafasında kocaman DOLAP yazısı şeklinde olmasının çok yadırgandığı da kesin. Düşünün altı milyarda bir görülen bir hastalığınız var. Eğer, David Lynch'in The Elephant Man filmini izlediyseniz, tahminimce halimi anlayacaksınız. Tabii beni kurtaracak Dr. Frederick Treves'im olmadığı için hayatıma bu şekilde devam etmek insanlar için komik surat olmak zorundayım. Kendi öykümü anlatmak istiyorum size.

Annem, Temmuz 1926'da çok sarhoş olduğu bir gece, yazlık evlerin vazgeçilmez eşyası, seyyar fermuarlı bez dolap içerisinde uyuyakalır, tam bu sırada menstürasyon döneminde olduğunu bilmeyen annem sabah uyandığında şiş karnını görünce "aa ne var burada" der, ancak kader ağlarını örmüş ve de biricik anneciğim Ahşap Mobilya tanrıçası Bellonas ve de eşi İstikbalis tarafından çoktan lanetlenmiştir.

İşte, benim doğum sürecim bu olaydan hemen 3 ay sonrasına denk gelir, tabii ki "DOLAP" yazan koca kafam annemin karnında durmama izin vermemiş ve de prematüre bir bebek olarak dünyaya gelmiştim. Şu güne kadar da çelimsizliğimin tek sebebi budur zaten. Lanet olsun sana da kocana da Bellonas. Resmen Zeus'un yaptığı partiye çağrılmayan şu fitne fesat tanrıçasının altın elmayı ortaya atması gibi, annem neden ahşap dolapta uyumadı diye dolap kafamı, annemin karnına attın. Neyse, hikâyemin devamını getirebilmek için sakin olmalıyım.

Evimiz, şehir merkezinden uzak olduğu için çayırlarda büyüdüm. Bisiklet öğrenmeyi, kafamın dengesizliği yüzünden çok geç öğrendim. Zaten aşağıda bir yerlere bisiklet sürmeyi öğrendiğim gün çekilmiş fotoğrafımı koyacağım. Neyse çocukluk dönemim boyunca 62'den tavşanlar ve de M harfinden yapılmış kuşlar en iyi arkadaşlarım oldular. Tavşanın ağzı yoktu, kuşların hiçbir şeyi yoktu; ama en azından melül mahzun duruyorlar, 62'den tavşanlar çayırlarda koşuyor, M harfinden kuşlar ise sürekli uzaklara gidiyorlardı. Onu hiçbir zaman anlayamadım işte, neden M harfinden kuşlar her zaman bir yere gidiyordu, neden bizim ufak kulübemize yaklaşmıyorlardı.

Asıl önemli olaylar, ben tam ergenliğe girmeden önce 1939'da Hitler'in Polonya'yı işgal etmesiyle başladı. Öncelikle size biraz Hitler hakkında bilgi vermek istiyorum. Kendisi Hans, Ulrich ve Klaus Hit, kardeşlerin Almanya'nın 19uncu yüzyıl genetik denemeleri sonucu birleştirerek ortaya çıkardığı biridir, soyadının Hitler, olması hala onların üçünü birden zihninde içerdiğinin bir kanıtıdır. Nasıl Ninja Kaplumbağalarda Rocksteady insan-gergedan senteziyse, ya da nasıl en iyi arkadaşı Bebop insan-yabandomuzu senteziyse işte Adolf bu şekilde Hit'lerin senteziydi.

Duyduğumuza göre farklı insanları toplayan Hit kardeşler, kendilerinin de aslında genetik bir ucube olduklarının farkında değillermiş gibi, bir gün adamlarını yollayıp annemle yemeğimizi yerken beni almış ve kapısında "Çalışmak Özgürleştirir." yazan bir kapıdan içeri sokmuşlardı. Ah dostlarım, nasıl bilebilirdim ki, zaten çalışmaktan tiksinen biri olarak buradan çalışsam da kurtulamayacağımı. Koluma "dolap" yazan bir pazubant taktılar, Museviler'de Davut yıldızı, çingenelerde kahverengi bir üçgen varken, ben onların arasında bile farklı kalmak zorundaydım. Hatta her birinin kollarına dövmeleri, çalışma kampının listelerine işlenmişken, benim kolumda bulunan numara, çalışma kampının demirbaş listesine işlenmişti. O zamana kadar sadece annemi tanıyorken, binlerce insan içerisinde kalmış, her gelip geçenin bana bakıp güldüğü biri olmuştum. Geceleri Subaylar biraz içtikten sonra beni çağırırlar tipime bakarlar sonra gülüp geri gönderirlerdi. Oradaki herkes gibi ben de kaçmayı planlıyordum, çünkü yakılan cesetlerin küllerinden Musevili Sabun, Polonyalı Mendil, gibi malzemelerin yapılmaya başlandığına dair söylentiler gelmeye başlamıştı. Aslen ben de bu konuda merak içerisindeydim, küllerimden sabun falan yapılamayacağına göre, muhtemelen bir kontrplak fabrikasına aktarılırdım. Neyse, ölüm konusundan bahsetmek istemezdim size dostlarım, şimdi benim öykümün biraz daha ümit aşılayan yerlerine gelmek istiyorum: "Kurtuluş". Bu konuda yazılmış romanların bahsettiği ve de yaklaşık %98'ini Steven Spielberg'ün çektiği filmlerin sürekli içerdiği, insanı yaşama isteğiyle dolduran etken yani.

Çok soğuk bir kış gecesi, önceden planlarımı yapmış, kafama yastığımdaki samanları parçalara ayırıp aylarca uğraşarak ördüğüm peruğu takmıştım, en azından kulaklarımı oluşturan d ve p harfleri kimliğimi açıkça ortaya koyuyordu. Benim tellere yaklaşmama izin verilmiyordu, çünkü p harfinden oluşan kulağımın kertiğiyle tellere tutunup momentumumu alıp tellerin diğer tarafına geçeceğim korkusu vardı subayların üzerinde. O gece, tuvalete gitmek için izin istedim subaydan, sonra tuvalete yönelip, cebimde olan peruğumu kafama taktım. Artık p harfi görünmüyordu. Gizlice Yatakhanelerin olduğu bölüme en yakın tellere yaklaşıp, p harfinin sapını dikenli tellere geçirdikten sonra diğer tarafa geçtim, tabii ki artık özgürdüm, ancak yakınlarda tanıdığım kimsenin olmaması yanısıra, yüzüme bakan herkes a ve o'dan oluşan gözlerimi görüyordu. Bu yüzden Polonya sınırlarından çıkıp Türkiye'ye gelmeye karar vermiştim, peki soracak olursanız: "Neden İsviçre gibi tarafsız ve gelişmiş bir ülke varken Türkiye gibi tarafsız ancak gelişmemiş bir ülkeyi tercih ettin?" diye, size ancak Boğaz Havası diyebilirim dostlar. O nemli hava ahşap kulaklarımda o kadar güzel bir etki yapıyor ki...
Eğer uygun aralıklarla vernik attırırsam, kulaklarımda inanılmaz melodiler duyuyorum, ahşap üflemeli gibi olan kulak yapımdan ötürü. Tabii ki verniği unutursam da şişme yapıp dayanılmaz ağrılar çektiriyor. Ülke, beni seve seve kabul etti, zaten duyduğuma göre Einstein'la aynı zamanda mektup atmışız, tabii ki İsmet Paşa'm Einstein'ın ve bilimin ülkeye gelmesini değil, benim ve çeşitli saçmalıkların ülkeye gelmesini, halkının böyle bir dönemde mutlu olması gerektiğinin farkındaydı. Çok sağ olsun İsmet Paşa beni bir uçakla Romanya sınırından aldırtıp bizzat köşkünde karşıladı. Çok iyi bir adamdı vesselam. Gelmemle beraber ülke'de yaşananları, İsmet Paşa'yla olan anılarımızı size başka bir zaman anlatacağım dostlarım.

3 yorum:

simonov dedi ki...

Merhaba dolap adam, sizi çocukluğumdaki rüyalardan hatırlıyor gibiyim (belki rüya değildi bilmiyorum ama güzel anlardı, şimdi sadece rüyalarımda yaşayabildiğim kadar güzeldiler.) Böyle ilginç bir hayat hikayeniz olduğunu bilmiyordum,anlattıklarınız beni çok heycanlandırdı. Özellikle muhterem annenizin karnında yalnızca 3 ay kalmanıza rağmen, o tahta kafanızın içindeki beynin büyüklüğü beni şaşırttı. Bunun yanında Hitler’in Rocksteady kadar bile sevilmemiş olmasının ( birilerinin Hitler’i sevdiğini biliyorum ) verdiği eziklikle dünyadaki tüm garip varlıkları yok etmeye çalışmasının sizin hayatınızı da etkilemesine de üzüldüm. Çok zor günler geçirdiğinizi tahmin ediyorum. Bir ağızınız bile yok, tanrım ne kadar acı verici ( her ne kadar ben insanların ağızlarının olmamış olmasını dilesem de, çünkü 62 den tavşana ponpon kuyruk ne kadar yakışıyorsa insanlara da ağız o kadar yakışmıyor, sizinle sohbet edebilmeyi çok isterdim). Merak ettiğim birkaç nokta var: İlk olarak annenize ne olduğunu yazmamışsınız, belki hikayenin bu kısmına kadar siz de bilmiyorsunuz, olabilir. İkincisi de kulağınızın yardımıyla telleri geçebildiğinize göre en az p sert ünsüzü kadar sert bir kulağa sahip olmalısınız, bu konuda da aydınlatılırsam çok memnum olurum. Hikayenizin devamını merakla ve heycanla bekliyorum, kendinize özellikle sahip olduğunuz 5 uzuva çok iyi bakınız. 62 tavşanlarının, M kuşlarının diyarında görüşmek üzere…

ece dedi ki...

ben araştırmacı gazeteci sorularımı maillerle yolluyorum zaten; fakat bu seferlik onları bir sonraki yazına bırakıp topluca ilgilenicem, çünkğ savaş Ay badiresini atlatabilmiş değilim henüz. sevgili arazım lütfen gelecek günlerde çılgın babaannelerimi tarafında izlemek zorunda bırakıldığımız Söz Fato2da ve Sıcağı Sıcağına hakkında da yazar mısın? diğer bir nokta; bana sıcağı sıcağına tekrar başladı demiştin, hani nerde????
eceb.

monteyn dedi ki...

Simonov, bu metni dolap adamla yaptığım L'exclusive Reportage'dan öyküye dönüştürdüğüm için öyküde bazı kısıntılara gittim. "Diyeceksin ki, adamın ağzı yok, ne röportajı?", tabii ki yazıyla cevapladı, ona l'mail de france'la yolladığım soruları. Valide hanımdan çok fazla bahsedilmemesini bilhassa altını çizerek belirtmiş Dolap Adam'cığım, bu yüzden çok kısaca değinip geçtim. İkinci sorunuza da cevap aslında öykünün içinde. Dolap Adam'ın kafası ahşaptan, dikkatinizi çekerim ahşap mobilya tanrıları tarafından lanetleniyor. Ayrıca "ahşap üflemeli" diyerekte belirtmiştim bunu.

Saygılar...
Monteyn

Eceb, ısmarlama yazı yazamıyorum ki, aniden ne gelirse ona abanıyorum. Böyle tercihli yazarsam, "Demiryolu Hikayecileri"nin durumuna düşerim.
Der Respekt

Yorum Gönder

 
Copyright © 2010 MONTEYN