11 Nisan 2012 Çarşamba

Henry David Thoreau'nun Radikal İslamcı olması Üzerine

"Suskunluğum asaletimdendir. Her lafa verilecek cevabım vardır. Lakin lafa bakarım laf mı diye. Adama bakarım adam mı diye. Anlayana!!..."
Oscar Wilde, Best of Alıntıs

Merhaba değerli okurlar, bir zamanlar internette verilen her türlü alıntının aslında Oscar Wilde'a mal edilebileceğini anlatan bir yazı okumuştum. Açıkçası böyle bir şey okuyup okumadığıma dair hiçbri fikrim yok, sanırım Uncyclopedia'daki her alıntının Oscar Wilde'a mal edilmesinden ötürü ufak bir kafa karışıklığı yaşıyorum. Ama bu arada yazının girişindeki alıntıyı bizzat Oscar Wilde'ın 1992 yılında 4. basımı yapılmış alıntılarının toplandığı kitaptan yaptığıma dair bir yalan atacak değilim. Bu arada geçen yazıda atlardan bahsetmiştim hatırlayacaksınız, bence atların da suskunluğu asaletinden geliyor, maşallah Terrence Mallick filmi gibi hayvanlar.

Bugün, Thoreau'dan ve gizli Radikal İslamcılığından bahsedeceğim. Çünkü, baktım seksli yazılar tutmuyor, komplo teorisi sikine yüklenme kararı aldım. Çünkü geçenlerde emin değilim ama ortalama 250 yıldan beri bilinen Fedex amblemindeki ok işaretinin çok fena sübliminal mesaj olduğunu anlatan bir şeye mi denk geldim öyle bir şeyler oldu emin değilim, tabii bu tip insanlar ziyanlık doğal olarak, ciddiye alanların zeka seviyesi 13 yaşlarındayken görülen ilk erotik kanal şaşkınlığıyla tüm aklın yitirildiği anla birebir özellikler yaşıyor, sadece limiti sonsuza gidiyor o kadar. İyi ki bu tip safsatalara inanan arkadaşlarımın üzerine Zippo yakıtı döküp yakıyorum. Bu arada aklın yitirildiği an falan derken, Radikal Gazetesi'nde yarak gibi simgesel futbol karikatürleri çizilen bir köşe var "Mantığın bir anlık çöküşü" diye öncelikle şunu diyeyim kötü çünkü didaktik amaç içeren hiçbir karikatür yeryüzünde şimdiye kadar kimseye anlamlı ve zekice gelmemiştir yapanlar da dahil buna bu arada. Sonra da asıl söylemek istediğim kısıma geleyim hakikatten yaratıcı yoksunluğun yanısıra embesilce "A Momentary Lapse of Reason" gibi bir albümün ismini(ki isminden başka elle tutulur pek yanı yok zaten) çalması açıkçası bana kalırsa sadece sefilce. Bu köşeye, çok iddialı değilim ama 90ların ortasında başladığına emin gibiyim, çünkü ancak o dönemde böyle yarrak gibi, ama çok zekice olduğu sanılan isimler tutabilirdi.

Doğal olarak burada Picasso'nun sözü gibi bir şey aklınıza gelmesin lütfen. Şu kötü sanatçı taklit eder, iyi sanatçı çalar. olan . Çünkü bu çalma işi biraz daha akıllıca şeyler içermesi gereken bir şey, ya da montaj falan. Amele sümüğü gibi çeviri yapıp tahtadan geçirmeyi içermiyor.

Thoreau bildiğiniz gibi kendini doğaya salmış, eşekçi birisiydi. Sivil İtaatsizlik falan diye bazı yazılar karaladığını ve anarşizm hususunda bazı mevzuları etkilediğini falan az çok biliyoruz. Ancak şunu bilmiyorduk, geçenlerde ormanda korunmuş ahşap evinin tahtalarından birinin altında bulunmuş günlüğünde kendisinin radikal islâma yatkın olduğuna dair bazı metinler çıktı!!! Tabii ki ne bir ağaç evim oldu, ne de ahşap kulubede günlüğümü saklayabileceğim bir gizli bölme vesaire. Halbuki koltuk minderinden kale yapmayı falan da çok severdim. Neyse, kendisinin zaten sakallarından ele verdiği oldukça belli olmasına rağmen El-ezher Üniversitesi'ndeki mollalar gibi aynı zamanda secdeye varırken kafasını sertçe yere vurarak alnını morarttığına dair bilgi geldi.

Bu arada bu süper bir geyik bilmeyen varsa diye anlatıyorum. Bu adamlar, kafayı sert vuruyorlar secdeye varırken alınları morarıyor, açarsanız Mısırlı Mollaların alnında ceviz büyüklüğünde morluklar görebilirsiniz. Neyse, aga işte bu meğerse imanın gücünü temsil ediyormuş falan, allah sevgisiyle kendini salıyor yere falan ki bizzat beni doğduğumdan beri traş eden berberim 93 yaşındaki dedeme bunu önerdi, yani bir nevi islamique Süper Mario modası olmuş son zamanlarda, internette isterseniz La mode islamique de Super Mario diye aratıp konu hakkında daha detaylı bilgiye sahip olabilirsniz. Kafayı kutuya vura vura leblebi gibi topluyorsun sevapları bir nevi. Yıldız çıkıyor, sormalık sarı çiçek çıkıyor. Sormalık sarı çiçek ne ya hu. Sormalık sarı çiçek gelmiştir.(bu son cümleyi ben değil, Vedat Özdemiroğlu ve Alpay Erdem bir haftalık çalışma sonucunda yazdılar onu söyleyeyim bu arada. Bildiğiniz gibi bu kadar kötü şaka yapmamak için önce arkadaş çevremden onay alıyorum.)

İşte, Thoreau'nun bahsettiğim fotoğrafı, internette başka bir yerde bulmanız mümkün değil bu ibretlik fotoğrafı.
Kendisi gibi Lincoln hakkında da çeşitli söylemler var ama kanıt olmadan kimseyi zan altında bırakmak istemem yani. Bugün bir klasikle veda ediyoruz radyo monteynin gönül dostları ve bu şarkı Lyon-Bordeaux seferini yapmakta olan Métro Tourisme'in Berceste Dinlenme Tesisindeki yolcularına geliyor:

21 Mart 2012 Çarşamba

Bağnaz Metal Fanlarının Dünya Gelişimine Etkisi Üzerine


Değerli okurlar, yıllarca fotoğraflarımı merak ettiniz, belki de rüyalarınıza da girdim falan, fakat aşağı yukarı şu çizime benziyorum, böylece bu yılların hasreti de sonlanmış oldu.
Şekle ilk baktığımda ben de çözemediğim için söyleyeyim, bu 4 yaşındaki bir kuzenimin, beni yatakta uyurken çizdiği resimdir.("Hikayet-i Kazan Begün Oğlu Uruz Han Tutsak Olduğudur" gibi bir şey biraz aslında) Uyuyorum, Valide Hanım benim kuleme gelip "Ay Monti bak ne kadar güzel çizmiş değil mi?" deyince beynimden vurulmuşa döndüm. Ne yalan söyleyeyim ondan daha iyi çizemem, ama ikimizin de sik gibi resim yeteneği olduğu gerçeğini değiştirmiyor bu. Ben de o yaşta çizsem aşağı yukarı bunu çizerdim, şimdi de yine buna benzer bir şeyi çizerim.

Gelecek görememenin yanısıra, demek büyüyünce kafa dengim olmayacak bir akrabam daha olacak, yapacak bir şey yok diye içimden geçirdim. Öyle bir şey var çünkü, belki sizin de muzdarip olanlarınız vardır. Abi çocukken sidik yarışı yaptığım adam(gerçekten, klozet başında, en uzun süre kim işeyecek şeklinde) şimdi tamamen bir yabancı olmuş, yüzünü gördükçe "biz büyüdük ve kirlendi dünya:((((" diyesim geliyor.(ben hep kaybederdim, idrar yollarım geniş olduğundan ötürü sanırım.)(Aslında penisle de ilgili bir durum sanırım, sonuçta onun da genişliği çıkış hacmini ve tazyiğini ayarlayan bir şey. Bilhassa bizden bir küçük olanın oldukça dar bir çıkışı vardı sanırım, biliyorum çünkü klozette projectile motion'ı en yüksek olan oydu gibi hatırlıyorum. neyse önemli değil.)

Bugün, size Dünya gelişiminin önündeki en büyük engelleri sıralayıp bir tanesi üzerinde de biraz konuşacağım.

1. Bencillik(çözüm yok, geç)
2. Ahlaksız politikacılar (anarko nihilizm)
3. Dolmuş Şoförleri (çözüm yok, surata levye yenebilir)
4. Bağnaz Metal ve Pink Floyd fanları (şimdi aşağı geliyorum)
Geldim. Efendim, metal müzik ben de dinliyorum, benim
metal müzik dinleyen arkadaşlarım da var, benim Katalan arkadaşlarım da var yani bu bilinsin. Fakat bu dinleyici tipi şöyle "Abi Mozart, Bach vs. yaşasa kesin metal müzik yapardı." diyen tip. Eğer bunu diyen bir çevreye sahipseniz çok büyük ihtimalle arkadaşınızın zeka yaşı 16, doğrudan bağlarınızı koparmanızı tavsiye ederim. Çünkü NAH METAL MÜZİK YAPARDI. Arkadaşım şunu kafana bir sok artık, teknik gelişmişlik müziği daha değerli kılmıyor. Ayrıca Malmsteen gibi tiplere asla prim vermeyen biri olarak, müzikte virtüözite olayını ne yalan söyleyeyim biraz küçümsüyorum. Ulan ne alaka diyecek olursanız, yani şu şekilde diyeyim.
Allah bunların belasını versin. Öyle yani. (Frank Zappa hariç)(canım benim ya)

Buna mantıklı bir çözüm yok malesef, sonuç olarak 16 yaş kolay atlatılan bir dönem değil, kendimden biliyorum Hürriyet'in Kelebek(Papillion) ekine bile otuzbir çekerdim. Bu arada değerli dostlar, Cemal Süreya'nın ve Robert Crumb'ın iflah olmaz otuzbirciler olduklarını biliyor muydunuz? Yeri gelmişken belirteyim, halâ Robert Crumb'ın hayatını anlatan Crumb belgeselini izlemeyen varsa, izlesin. Yıl olmuş 2012 hala bu belgeseli izlemeyen var çünkü.

İşin iyi yanlarından biri Criterion Collection'dan çıkması. Criterion Collection benim için Casablanca'yı listesine almadığını bildiğim günden beri değerli bir kurum özelliği taşıyor. Aşağıdaki amblemi de gördüğünüz herhangi bir film, çok büyük ihtimalle kol gibi çıkacaktır
Janus Roma'da değişimin tanrısı, saygıdeğer bir kişilik, arkadaş çevresi tarafından da "iyi çocuk" olarak nitelendiriliyor. Tabiî o zamanlar daha Tanrı değil, bir gün Forum'da herkes yanına mermerden yapılmış facebook'unu getirmiş, bir şeyler kazıtıyor falan. Duvarına "Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir!!!11bir!" yazdırtan ilk kişi olduğu için Tanrılık mertebesine yükseltiliyor. Aynı zamanda "sessizliğin sesi" ve "Jül Sezar'ı bu ülkeye çok yararı olduğu için öldürttü kahbelerrrrr.... Anlayana" gibi daha az popüler paylaşımları da olduysa da en çok dediğim gibi bu değişim sikinden ekmek yedi. Tabii Roma yıkılınca falan, elinde avucunda ne varsa satıp bir film şirketi kurdu. Janus Filmcilik yapmayalım abi, Erler Film gibi aile şirketi ismi gibi duruyor biraz değiştirelim falan deseler de dinlemedi. Açıkçası iyi de yapmış, ben bu sahneyi filmin başında gördüğüm an genellikle titreyip kendime geliyorum korkudan.

Neyse, Pink Floyd fanlarına da değinip bitireyim. Açıkçası bu konu çok çetrefilli, sanırım blogda önceden de bahsetmiştim ama tam hatırlayamıyorum belki sadece düşünmüşümdür de. Ama sadece şunu söyleyeyim Pink Floyd dünyanın en iyi grubu değil ve elemanlarına sürekli tanrı vesaire diyerek yüceltmek de basitlik ve hayatında ilk kez büyük bir grup keşfetmiş bir insan basitliği ve sığlığı içeriyor. Ben de seviyorum Pink Floyd'u kardeşim, ama yeter ya hu, adamları adeta dokunulmaz yaptılar. Al David Gilmour geçenlerde The Orb'la beraber sik gibi bir albüm çıkardı, Roger Waters her daim cacıktı zaten siktiret. Diğer iki elemanı saymıyorum, gruba olan katkılarından daha çoğunu ben bir dönem birkaç tane PF albümü satın alarak maddi bir şekilde yapmışımdır muhtemelen. İşte şarkı:


P.S: of ya ne pink floyd'u amınakoyayım tartıştığım konuya bak.

27 Şubat 2012 Pazartesi

Atlar ve Atların Travmatik Anlara Etkileri Üzerine

Yukarıdaki albümü,halihazırda fotoğrafını da koymuşken Neutral Milk Hotel sevenlere önereyim. Karısının travesti olduğunu öğrenip ondan hamile kalan bir adam hakkında konsept albüm, sözler gayet başarılı, at mat demişken halihazırda bu albümü de önereyim dedim sadece konudan biraz uzak olarak.

Kişiler kendilerini sarsan deneyimler yaşayabiliyorlar, ilkokuldayken yapılan zalimce bir yavru hayvan cinayeti( sakın yanlış anlaşılmasın Ömer Seyfettin'in öyküsü İlk Cinayet aklıma sonradan geldi.),yakın akrabanın ani ölümü intiharı gibi. Godfather'da adamın yatağında kesilmiş at başıyla uyanması mesela bu anlardan biri. Bir gün Mme. Monteyn'le bir yerlerdeyiz, bacaklarında yatarken fırsssss diye bir ses duydum, gözlerimi açtığımda bir atla yüzyüze geldik.

Yalan atmayacağım, at psikolojisinden zerre anlamıyorum(allah kahretsin Ömer Seyfettin'i, şimdi de akıma Kaşağı geldi. EVET BENİM İÇİN KAŞAĞI'DAKİ ÇOCUĞUN KUŞ PALAZI OLUP ÖLMESİ DE, BOMBA'DAKİ SEKSLİ AYIPLI SAHNELER DE ÇOCUKLUĞUMDA BÖYLE DERİN YARALAR AÇTI TAMAM MI:'( ) bu sebeple ata gitmesi için ne yapılması gerektiği, ya da nasıl sevilmesi gerektiğini bilmiyorum. Atlık müessesi benim için tamamen bir muamma, çok küp şeker verilince kör oluyorlar sanırım, bir de at arabalarında koşarken yollara sıçmasınlar diye şoförle(aka at arabacısı) at arasındaki bölüme buğday çuvalları geriliyor bunlar genel bilgilerim.

Kalkıp attan uzaklaşıp başka bir yere oturduk ama at ardımızdan gül satmaya çalışan çiçekçi gibi geliyordu, tam her şeyi hazırladık fırsssss diye yavaşça yanımıza geldi. Bazen büyük şehirlerde gezerken takip edildiğimi düşündüğüm oluyor, işte bu atla yüzleştiğimden beri şüphelerim daha çok arttı. Hayvan öyle bir bakıyordu ki "Sorunun ne birader?" diye sorsam suratımda çizgi film rezil olmuşu gibi nal izi çıkacağı kesin. Ya da nasıl bir hayvandı biliyor musunuz? Hani otobüste bir yerde duruyorsunuzdur, sizi yan yan iterek yerinizden eden hayvan evlatları vardır, ya da konserlerde de oluyor sanırım, işte onların hepsi bu atın soyundan geliyor. Bunu yapan birine doğrudan "Kardeşim at mısın sen, bana pasif agresif yöntemlerinle zulmediyorsun?" diye sorabilirsiniz. Sonra kalktık at da siktir oldu gitti zaten, meğerse amacı sadece halkın huzurunu ve toplumsal düzeni bozmakmış, ki bildiğim kadarıyla kabahatler kanununa göre 69 lira ceza kesilmesi gerekiyor, şikayet etmedik tabii ki atı gidip bir köşede durdu. Atlar biliyorsunuz ayaklarındaki kilit mekanizması vesilesiyle ayakta uyuyabiliyor, bir nevi 2-4 nöbetindeki erlerle benzer bünyeye sahipler diyebiliriz.

İşte benim atlarla ilgili hissiyatım burada bitmiyor çünkü, asıl bahsetmek istediğim konu yaklaşık 3 yıl önce kadar gerçekleşmişti. Bir gün küçük bir kasabada yolda yürüyorum, hava kurşun gibi ağır ve ben de bağır bağır bağırıyorum. Çünkü kulaklıklarım var kulağımda ve şarkı söylüyorum. Önümden bir at arabası geçiyor, adam saman taşıyor karısıyla iki çocuğu da samanların üzerine oturmuşlar neşeli olmasa da kendi hallerinde yolda gidiyorlar(bu arada dikkatinizi çekerim şimdiki zamana geçtim merak öğesini belki arttırırım düşüncesiyle) Bir şey oluyor, deprem falan değil, at huysuzlanıyor şaha kalkıp kendini birden yan tarafa doğru atıyor, ki boyunduruklarıyla beraber tüm at arabası 4 tekerlek üzerinde dengede olmasına rağmen araba devriliyor. At yerdeyken debelenmeye başlıyor, ne olup bittiğine dair hiçbir fikrim yok ama boynuna tahtalar vurulmuş yerde debelenen at ciddi anlamda korkunç bir görüntü. Bazı hayvanlar acı çekmeseler bile ani hareketleri vesilesiyle sanki ızdırap içindelermiş gibi durur fakat bu at resmen acı içerisinde yerde kıvranıyordu. Samanlar yerlere dağılmış iki çocuk da sümük içinde ağlıyor. Arabacı atını seviyor belli, zulmetmiyor hayvana. Önce kafasını okşayıp sakinleştiriyor, ardından da arabayı da bir yandan iterek düzeltiyor arabayla atı. Hayvan sakinleşiyor, hiçbir şey olmamış gibi yine bomboş bakıyor, çocuklar kıpkırmızı olmuş sümük içinde anneleri de çocukları sakinleştiriyor. Adam samanların bir kısmını topluyor ve kadınla çocukları arabaya almıyor bir daha böyle bir şey yaşanırsa diye, kadınla çocuklar yollarına yürüyerek devam ediyorlar. Arabacı hayvanı biraz daha sevip ardından yemliğini takıyor bir köşede ve yollarına devam ediyorlar.

İnternette ciddi anlamda çok fazla gore video,çirkin olaylar vesaire izledim fakat o anda gördüğüm atın gözlerindeki öfke, korku karışımı hissiyat kadar hiçbir şey beni şok etmedi değerli okurlar. İşte bu sebeple atları çok sevmeme rağmen, biraz da korkuyorum.

Bu yazıyı da çok çirkin bir şey yapıp atlarla ilgili olmasa da atlı bir şarkıyla bitireyim de konsept tamamlansın.

23 Şubat 2012 Perşembe

Yanlışlıkla Gangsta Rap Camiasına Girmek Üzerine

Alfred Hitchcock sonradan Amerikan Vatandaşlığına geçmesine rağmen, gönlümde hep İngiliz olarak kalmış bir insandır. Hatta bir zamanlar Amerikalı bir tanıdığıma bu konuyu açtığımda "Dostum senin derdin ne ha, tabii ki de İngiliz" diyerek onaylamıştı. Alfred Hitchcock'a gelmeden önce sizi bu yazının "eğlenelim öğrenelim" kısmına davet ediyorum, tabii ki bu kısımdan sonra yazının sonunda "Okuduklarımızı Anladık mı? Cevap Verelim" de olacak, bilemeyenlere teneke eksi atacağım. David Lynch'in Dune'u çekmesinden çok önce Jodorowsky abimiz de bu girişimde bulunmuş ve film müziklerini Karlheinz Stockhausen, Magma ve Pink Floyd'a yaptırtacağı bu filmin başrollerinde Salvador Dali, Orson Welles, Alain Delon ve Mick Jagger gibi tipler oynayacaktır, tabii Dali hayvan gibi para ister, bunu dışında çeşitli yapım masraflarının çıkması sonucu iş tamamen Terry Gilliam'ın Lost in Mancha hikâyesine döner, bildiğiniz gibi Terry Gilliam uzun zamandır çeşitli filmler çekmeye devam etmesine rağmen yaklaşık 25-30 yıldır Don Quijote(quijote ya!)yi de çekmeye çalışıyor. Tabii filmde ölenler mölenler kalıyor, en son Robert Duvall'ın Don Quijote'yi oynayacağını duymuştum ama The Road'daki yaşlı halini gördükten sonra onun da filmin çekimlerinin ilk gününde öleceğine dair kanım perçinlendi. Bu olaylar iki yıl önce oluyor bu arada, iki yıl önce düşündüğüm şeyleri yazıyorum nedense ben de anlamadım.

Konuya dönelim, geçenlerde çok uzun zamandır izleme listemde bulunan Notorius'u izleme kararı aldım. Açıkçası Hitchcock'un kelek attıp bunalttığı filmini daha hiç izlemedim, çok güzel bir durum. NeyseTorrent'e abandım doğal olarak, birkaç versiyonunu buldum. Bu arada daha yüksek boyutlusunu buldukça bir küçüğünü siliyorum. Neyse, her şey oldu bitti, yaklaşık 1.6 gb'lık bir dosyada Notorius'u açtım, ve açtığım gibi şu altta posterini görmüş olduğunuz film açıldı.
Şimdi Nigârlık, hip-hopçılık, rapçilik(lan KIRAÇ!) camiasına saygım sonsuz olmasa da, yine de dinlemekten imtina etmem, kökleri Isaac Hayes'le harmanlanmıştır, post-modern zamanların en temel öğelerinden pastiche'i kullanır falan filan. Fakat filmi izledikten sonra birkaç arkadaşımla birleşip kokain satıp çok bol pantolonlar giyip, yukarıdaki vesikalığı çektirince(oroyin satma lisansı için) başlayınca tamamen olayı yanlış anladığımı, Hitchcock ve tezcanlılığım vesilesiyle gangsta olduğumu fark ettim. Her akşam oraya buraya zarflar için kesik parmaklar yollamadan uyuyamıyordum falan. Tabii sonradan dedim ki, madem filmlerden bu kadar kolay etkilenen biriyim, neden başka bir film izleyip şöyle bir kendime gelip bu tip kötü olayları bırakmıyorum. Öncelikle Le Samourai'la ortamı biraz yumuşatıp efendi bir serseri oldum, sonra aniden ortayaş Woody Allen filmlerine yüklenip şehirli entelektüel oldum. Yani sonra da bu blog'u yazmaya başladım iki üç yıl önce. Şaka maka blog da 3üncü yılını doldurdu diyebiliriz. Doldurdu da ne oldu derseniz, bu süreçte dönüp de baktığım zaman "lan böyle rezil bir şeyi de mi yazmışım" diyeceğim 250'ye yakın yazı oldu.

Açıkçası yazdığım bir tek yazıdan bile utanmazlık etmedim, hepsinden ayrı utanıyorum, ama Kafkalık yapmaya lüzum yok. 159 okur da olsa, blogculuk müessesinde 16000 takipçisi olup yarak gibi yazanlar da var. Bizim girişim başarılı olamadı biraz(dikkatinizi çekerim ezikliği gidermek için birinci çoğul şahısa çekerek kendine değer atfetmenin bir örneği sunuluyor burada) Neyse ya öyle, bu arada birileri geçenlerde "Porto Riko hakkında yaz" demiş. Gerçi adam da uzun uzun halini anlatmış, medya gibi oldum. anasını satıyım. Neyse, o arkadaşa buradan bir cevap vereyim, din, siyaset ve Porto Riko hakkında konuşmuyorum kardeşim. Porto Riko'da çok acı çektim. Ama bu konuda da az çok ilgili olduğumu belirtmek için Porto Riko'da Amerika'nın bir eyaleti olmayı destekleyen politik bir partinin bulunduğunu belirteyim.

Şimdi The Chameleons'dan Less Than Human'ı paylaşacağım, bu arkadaşlar yaptıkları müzikle Joy Division'ı aşmış fakat pazarlama stratejilerinin güçsüzlüğü sebebiyle biraz daha az duyulmuş tipler olarak kalmışlar. Boru mu abi Joy Division/New Order Factory Records'a bağlı. Videoaki emmocu arka plana dikkat etmenizi öneririm. Videoyu hazırlayanın çok acı çektiğine ve onu kimsenin anlamadığına emin gibiyim:(



Okuduğumuzu Anladık mı? Cevap Verelim.

1.Yazar bu yazıda bayrağa mı sesleniyor?
2.New Order'ın tekrar birleştiğini biliyor muydunuz?
3.Kaprofili içeren pornolar da olmasına rağmen 2 Girls 1 Cup'taki bokların gerçek bok olmadığını biliyor muydunuz?
4.Monteyn'in twitter.com/monteynaga isimli bir hesapla sosyal medya sikinde atılım yapmak amacıyla birbuçuk iki yıl kadar önce hesap açtığını fakat kullanmayı bilmediği ve onu öğrenmek yerine Porto Riko'nun Amerika'ya katılmasını isteyen politik parti saçmalıklarını okuduğu için hiç tweet atmadığını biliyor muydunuz?
5.Yazıda gizlenmiş şifre de ne diyor?
6.Yukarıdaki sorum cümlesinde ki yazım hatası nedir?
7.Peki yukarıdaki cümledeki hata nedir?
8.Yukarıdakinde bir hata var mı?
9.Eski Yunan'da kimin okuluna matematik bilmeyenler giremiyordu?
10.Monica Belluci'den halâ geçmedi değil mi?

6 Ocak 2012 Cuma

Hayat Mecmuası Üzerine


"Bu yazıyı ilkokul 5'ten beri tavana boşboş bakarken beni hiç yalnız bırakmayıp sürekli oradan oraya kayan, sağ gözümün sol alt kısımlarındaki siyah noktalar kümesine ithaf ediyorum. Siz olmasaydınız tavana bakarken duvardaki kabartıların üzerinden, yollardaki babaların üzerinden kimi atlatacaktım? Teşekkürler siyah nokta kümesi."

Şevket Rado'nun çıkardığı Hayat Mecmuasının ciltlerine ulaşmıştım bundan yaklaşık 5 yıl kadar önce, boş kaldıkça okuyordum. Muhabbetler genelde İstanbul Cemiyet hayatı, Ajda Pekkan ne yaptı, Sultanahmet'teki hippiler falan, mesela Giulietta Degli Spiriti'yi çekmekte olan Fellini'den bahsediyordu onu çok iyi hatırlıyorum. Demek ki okuduğum sayı 1965 öncesi bir döneme ait. Yani sanıyorum ki ciltler 58-70 arasını kapsıyordu eksik sayılar olduğunu göz önünde bulundursam da. Neyse olaya böyle nostaljik yaklaşmanın anlamı yok, oradan çok net hatırladığım bir haberi anlatıp, niyetimi açıklayacağım yazının devamında.

1959'da Louis Armstrong İstanbul'a konser vermeye geliyor, hem de üç gün yani biletler Vergi Daireleri'nden satın alınabiliyor, sonradan Vergi Daireleri biletix'e devrediliyor filan bu konulara girmeyeceğim. Neyse konserlerin ilk iki günü başarılı geçiyor, Louis Armstrong'a soruyorlar İstanbul'u nasıl bulduğunu, o da "Türk insanı çok sıcak. Burada muhteşem bir misafirperverlikle karşılaştım. İstanbul çok egzotik." geyiklerini yapıyor. Ben önceden bir Fransız olarak bile utanırdım bu muhabbetlerin hep aynı olmasına sonradan fark ettim ki mesela ben Prag'a gittiğimde yine gazeteciler sormuştu. "Prag çok güzel, medeniyetlerin buluştuğu yer, bilhassa Çek İnsanı çok canayakın, umarım tekrar Prag'a gelebilirim. Çek Birası ve svickova'ya bayıldım:)))" demiştim o yüzden artık herhangi bir şehir hakkındaki bu tip yorumları kabulleniyorum.

Hikâyemize geri dönüyoruz, Louis Armstrong üçüncü konserini İstanbul Hilton'da verecektir, fakat o da nesi, adam konsere başladığı zaman ana yemekler de gelmeye başlamıştır!! Tabiî sonradan görmüş société durur mu, yapıştırmış cevabı, yani cevabı yapıştırmamış da adamın konserine gelmediği net olan görgüsüzlerden oluştuğu için hapur hupur yemeğe gömülmüşler. Louis Armstrong beyninden vurulmuşa dönüyor, kafasına su şişesini yiyen Morrissey gibi müziği kesip odasına çıkıp terlemeye ve beziyle silmeye devam ediyor. Bu sırada Karadenizli bir otel görevlisiyle girdiği ilişki sonucu İsmail Türüt'ün doğduğu rivayet edenler de vardır.

Efendim, güç bela ikna edilir Armstrong konsere devam eder falan ama bu sefer işler değişmiş sosyeteyi köpeği yapmıştır, ayaklarının dibinde oturup dinler alkışlar ederler, helal olsun Louis aga falan derler. Bir de buna benzer bir durum geçen sene İstanbul'da Tindersticks Konseri'nde olmuş sanırım, abimiz mırıl mırıl halini arz ederken, millet muhabbete dalmış, neden? Çünkü ayı oldukları için. Lyceé ya da ondan önceki eğitim kurumlarında biraz sessiz bir öğretmen varsa hemen boku çıkarılıp sömürülür ya, onun gibi bir şey. Hayır söyleyin komik bir şey varsa biz de gülelim yani!!!!

İşte bu iki durumun bir benzerini yine geçenlerde rahmetli oroyinman Bill Evans'ın Waltz for Debby albümünü dinlerken fark ettim, alkışları fark ediyordum şarkı bitişlerinde fakat parçalar çalınırken de arkada muhabbet döndüğünü kulaklıktan dinlerken fark ettim. Abi hakikatten bir böyle Büyük Ev Ablukada gibi yavşak gruplar bulunuyor hem grup elemanları hem de izleyici kitlesi hemen muhabbete sarıyor, bir de böyle adam gibi takım elbisesini çıkıp işini yapan müzik insanları oluyor mesela Kraftwerk!!! Bu garip neon lambalı elbise dışında Autobahn döneminden beri takım elbiseden ödün vermemeleriyle saygımı kazanmış bir grup. BEA'dan bahsetmek istemiyorum hakikatten dayaklıklar çünkü onu geçiyorum ama bu izleyicinin sinir bozuculuğu nedir arkadaşım. Şampanya içiyorsun diye çotank diye kafamda patlatmalı mısın şampanya bardağını, bir yandan da yanındaki adama flört eder ses tonuyla "mösamdömsd" diyerek. Bunların bir kaç tanesini Arc de Triomphe du Carrousel'de sallandıracaksın bir daha yapıyorlar mı bakalım!!!

Neyse size birkaç sene geç kalmış da olsam Erdjan'dan Viski Coca Cola'yı, ve götü kurtlu klavyecisini takdim etmekten onur duyarım:

31 Aralık 2011 Cumartesi

Besarabya Üzerine



He canım besarabyan hoyte, sen de haklısın. Değerli okurlar iki hafta önce kadar yatağımda yatmış kafamdan yine buraya aktarmayacağım bir bulok yazmış kendimce eğleniyordum. Eğleniyordum derken, tam işte yazının sonundaki videoda ileri almaya kalkışınca youtube sıçtı doğal olarak, sinir oldum ve aklımdan o an şu düşünceler geçti "Ya hu Besarabya'yı Fatih mi almıştı?" Size yalan atmayacağım ama Besarabya lafını duymayalı yaklaşık 12 sene oluyor diyebilirim. O anda telefonumun şarjı da az olduğu için mobaylbrovzırımı açmıyordu, çıldıracaktım Eflak Boğdan ananı sikeyim, Besarabya neredeydi falan diye çıldırıyorum. Öyle öyle zaten rüyaya dalmışım, rüyamda canlı canlı gömülmüş insanlar gördüm, bu Besarabya meselesi hakikatten de bilinçaltı canımı bile sıkmıştı.

Sabah uyanıp derhal araştırmaya koyuldum, günümüzde işte Moldova'nın bulunduğu yer oluyor. Bu arada bir nevi Moldovalı'ya önyargılı yaklaşımı tespit için kişinin "Moldovya" diyip demediğini daha ilk dinleyişte kontrol ediyorum, eğer "Moldovya" diyorsa kesinlikle aklında oluşan tek şey beyaz kadın ticareti falan oluyordur diye kanaat getiriyorum. Efendim Moldova çok cefakar bir ülke, yani çok da sikimde değil açıkçası cefakar(şapkaları yapamıyorum bir sorundan ötürü özür dilerim) olup olmaması ama bir gün yine fildişi kulemdeki yatağımda yatarken dank diye kalkıp Moldova'nın sınırlarını dikkatle inceledim ve denize tam yaklaştığı andaki toprakların Ukrayna 'ya ait olduğunu fark ettim.
Şimdi google'ın kendi tarayıcısı chrome'u ve yine kendi servisi blogger'ı kullanmama rağmen bu gerizekalılar fotoğrafı büyütmek için bile bana firefox'u açtırmak durumunda bırakıyor ama dokunmayacağım. Tam o kırmızı okun olduğu yerde Moldova denizle birleşemiyor arkadaşım. Ülke sanki yeteri kadar fakir değilmiş gibi bir de lank diye ticaret yolunu kesiyorsun, Ukrayna'nın yaptığı şimdi orospu çocukluğu değildir de nedir sizce? Bence kesif orospu çocukluğu, ancak şimdi biraz detaya girip bu konu hakkında neden aktif davranıp Ukrayna'yı işgal etmediğimi de anlatayım.

O dönemde uluslararası bir şirkette entelektüel olarak çalışıyordum. Moldovalı bir arkadaş vardı, yani arkadaş dediğim adamı ayda bir falan görüyorum öyle çok sık bir muhabbetim de yok. Şimdi buraya kadar inanmayabilirsiniz ama hakikatten ben böyle bir adamı tanıyorum adı İgor(ya İgor diyince de hakikatten götümden uydurmuşum gibi oldu ama samimi söylüyorum yani napalım adamlar da paso igor koyuyor isim ben ne yapayım) ve bir gün biz bununla yemek yerken karşılaştık hemen yanıma oturdu, sıcak kanlı olduğu için zerre muhabbetim olmamasına rağmen yanıma oturması durumunda hemen sinirimden Demolition Man'de(Rocky 4'ten sonraki en iyi film doğal olarak) Wesley Snipes'ın laboratuvara girmek için yetkililerden birinin gözünü kalemle çıkarıp dijital okuma zımbırtısına okutma hareketine hazırlandım, fakat o sırada ağzıma attığım bir adet soğuk soğan halkası sayesinde öfkemi başka bir yöne yönelttim. O soğan halkalarını soğuk satan adama da umarım bayatlamış ve soğuk arnavut ciğeri yedirilip iki gün susuz bırakılır ne diyeyim.

Neyse biz İgor'a dönelim. Bu yanıma oturdu falan, ben de işte bu harita mevzularına bakmıştım o sıralar. "Ya hu" dedim "İgor Gardaşşşşşş" ben haritadan baktım ama tam anlayamadım Moldova'nın denize kıyısını Ukrayna mı kesiyor ne?
İgor'un yüzü ekşidi ve "Evet!" dedi, o sırada Beypazar Maden Sodası'ndan bir yudum alıp sessizce geğirdi, ve aynen şu cümleyi sarf etti "İşte bunlar hep kurulmuş oyunlar" ya samimi söylüyorum orada ben sanırım biraz altıma kaçırdım içeri doğru gülmekten ötürü, adamın Siyaset Bilimi ve İktisat dabılmeycırı yapmış olduğunu biliyordum, adam bana emekli olup Ege'ye yerleşmiş hiçbir şeyden memnun olmayan rakıcı amcanın "Sata sata bitiremediler azizim" muhabbetini oracıkta yapmıştı. İşte o an Ukraynalılar'ı düşünüp şöyle hafiften "iyi yapmışsınız lan!" dedim sinirimden. Abi "bunlar hep oyunlar işte" ne demek, ne yaptın sen ya. Ne bileyim orada işte bir arkadaşınızın arkadaşıyla yeni tanışıp da muhabbet müzikten açılınca "Pink Floyd'un üzerine grup tanımıyorum abi" demesi hissine benzer bir his yaşadım. Yani ne bileyim benim küstahlığımdan kaynalanıyor belki. Neyse yarın seneyi bitiren yazımı yazacağım.


P.S: "Dertler Benim Olsun"da obua var ya ne zaman dinlesem "oha lan obua var" diyorum. Şimdiye kadar şarkıyı 300 kere dinlemişsem 4'ünde falan "oha obua var" dememişimdir.

22 Aralık 2011 Perşembe

Le Samourai'daki Alain Delonluk Üzerine




Bir süre önce Le Samourai'yı izlemiştim. Yukarıdaki fotoğrafta da görebildiğimiz gibi Alain Delon'un, Eric Cantona gibi yakaları dikerek karizma yaptığı dönemler. Dün gece yatarken biraz da kıkırdayarak "alengirli delongirli bir ismi var adamın" diye şaka yapıp bunu bûloğa yazmamalıyım diye düşündüğüm için yazıyorum bu yazıyı. Le Samourai'daki Alain Delon'la sevişmek istemeyecek bir tane bile insanevladı varsa şu bûloğu okuyan, İtalyan Mafyası arkadaşlarımla beraber memnuniyetsiz ifade takınarak parmaklarını kırdırtacağım. Arkadaşım benim de benzer bir paltom var, biraz İskandinav Satanist Kült liderlerine benzese bile yine de aynı yaka kalkma hareketi yapılabiliyor, ancak ben giyince 4 gün önce grip olmuşum da gırtlağım üşümesin diye önünü kapıyormuşum gibi duruyor kapadığım zaman düğmeleri, bu adamda nasıl böyle duruyor hiçbir fikrim yok. Bence göt büyüklüğüyle de alakalı olabilir, çünkü götüm çok büyük olduğu için, arka taraftan rüzgar geldiği zaman stadyumlarda dalgalanan dev takım bayraklarının dalgalanması gibi dalgalanması gereken kısmı, götüm biraz zorladığı için sıkışıp kalıyor. Filmde baktım şimdi adamın en az 1.87(Emperyal Sistemi kullanan okurlar için not:6.2 feet'e yaklaşık bir şey)(neden bunu kullandığıma dair bir fikrim yok. Amerika'da ESANP devrimini gerçekleştirdiğimiz zaman da tekke ve zaviyeleri kapattıktan sonra bu gerizekalı ayak, arşın, okka, kulaç, endazeyi falan ilk olarak kaldırmayı planlıyorum.) kendisinden oldukça kısa kaldığım için de bu olabilir. Hayır dostlarım yalan atmaacağım, Alain Delon'u kıskanıyorum:( Kendisini çekemediğim için, aşağı yaşlılık resmini bulmaca karalarcasına karalayıp koydum zaten. Yapacak bir şey yok, kendisi hakkında bir karalama kampanyası başlatmış oldum böylece. Gördüğünüz gibi Vedat Özdemiroğlu kelime esprileri yapmaktan çekinmiyorum, çünkü moralim bozuldu ve belki ilgi çekerim diye efsanevi mesajı tekrar okurlara atmak istiyorum "Meşgulsn sanırım, ben yatıyorm ii eğlenceler sna..."

Evet dostlarım, gün gelecek kıskançlıktan Alain Delon'a da laf edecek kadar küçülecekmişim demek ki, ama yine de bunca zaman güldük eğlendik, ol sebepten bugün size aylardır üzerinde çalıştığım girişimcilik fikrimi açıklıyorum:"bebek aspirini aromalı dondurma" Ya bir saniye buna döneceğim, siz de bilinçaltında bir süre bunu düşünedurun ancak bir şey demek istiyorum. Mesela youtube'da atıyorum "aphex twin"i aratıyorum, sonra da en çok izlenen videosu ne diye merak ettiğim için izlenmeye göre sıralamasını izlemek istiyorum, fakat bu babadan oğula nesil youtube bir kere adam gibi bana bunu göstermedi, ya da bilhassa Boris'i ararken mutlaka Lady Gaga'yı falan tepeye oturtuyor, ya da işte kedi videosu falan. Ciddi anlamda bir kedi videosu tutkunuyum ancak youtube'da Lavrenti Beria'yı aratsam neredeyse kedi videosundan çıkacağından emin gibiyim. Aha buyrun Joseph Stalin diye aratıp izlenme sayısına göre listeledim N.W.A'nın "Fuck da Police" şarkısı çıktı. Sözlere bakıyorum şimdi, işte buyrun Stalin bile geçmiyor. Ya, youtube'da akıllı arama özelliği var ve diktatörlük ve polis devleti karşılaştırıp kullanıcı için bilinçlendirici sonuçlar veriyor, ya da anasına bacısına sövmelik bir sistemleri var. ŞU an N.W.A elemanlarının hayat hikayelerini de kontrol ettim, hiçbirinin Stalin'le bireysel bir sorunu olmamış, bilemiyorum.

Neyse, bu bebe aspirini aromalı dondurmaya gelince, bir miktar sermayeye ihtiyacım var onu da artık aranızda toplarsınız. Canım ilaç, papatya aromalıymış. Papatya aromalı dondurma yapsam, sadece "sağlıklı beslenip, natürellllll sabun kullanıyorum kaliteli yaşıyorum" insanlarına satacağımdan şüphem olmadığı için bu dondurmanın isim haklarını Bayer'den satın aldım "bebe aspirini aromalı dondurma" şeklinde satılacak, buzlu dondurma satmaya çalışanlara akrabalarının bir dönem nasıl da külahtan böcek çıkmalı durumlar yaşadıkları öyküsü her gün zorla dinletilecek, Maraş Dondurmacılarında satılması yasaklanacak, çünkü DONDURMACILIK CİDDİ BİR İŞTİR.
Günümüzde artık Maraş Dondurmasını elindeki demir çubukla oynatmaya kalkışan kişiler TRT Okul'daki Dedemin Oyuncağı programında yapılan o oyuncaklar çocuklar tarafından o program dışında bir daha nasıl asla kullanılmayacaksa, kendileri de bu şekilde göstermelik bir kişi bırakmalılar ve bir daha bu mesleği yapmamalılar. Nazarımda arkadaşına kompresörle şaka yaparken bağırsaklarını patlatan adamdan bile dünyaya daha zararlılar ve antipatikler. Bir Fransız olarak söylüyorum bunu eğer Türkler'in hala deveye binip fes taktıklarını sanıyorsak Camel sigarasıyla alakası yok bunun, bir bu dondurmacıların, bir de şerbetçilerin geleneksel kıyafet giymelerinden ötürüdür değerli okurlar. Sadece uyarmak istedim. Bugün değerli vatandaşım Emilie Simon'dan oldukça güzel bir parçayla bu yazıyı sonlandırıyorum:

 
Copyright © 2010 MONTEYN