inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Nisan 2012 Cuma

Sanatorium Pod Klepsydra ve Jackson C. Frank Üzerine





Uzun zamandan beri, müzik ve sinema gibi muhabbetleri önermiyordum, fakat 5-6 ay kadar önce izlediğim Sanatorium Pod Klepsydra'yı önermek için de içim içimi kemiriyordu.(filmde meme falan da var onu belirteyim. 21 yüzyılda, porno çağında halâ normal filmlerde meme görünce aileyle pazar günü televizyonda imdb'den 6.2'den aşağı puan almış film izlercesine utanıyorum. Yok ya hu ne utanacağım tam deli zamanları şimdi onların gençler eğlensin.) Sonunda filmi internetten bile izleyebileceğiniz şekilde buldum. Dili Lehçe ve aynı zamanda İspanyolca altyazı gömülmüş, bu blog'u takip edenler arasında İspanyolca veya en azından Lehçe bilmeyen olmadığını tahmin edebiliyorum. Öteki türlü zaten kendisine bir adet tavırlı Demet Akalın şarkısı sözü yollarım, yani google'dan aratsın onu bile yapamam ne İspanyolca ne Lehçe bilmeyen insana. Bu arada Lehçenin de mesela Krakow Lehçesi gibi kendine ait Lehçeleri var(Vedat Özdemiroğlu yavaş yavaş vücudumu ele geçiriyor!!) Filmin şu kelimesinin üstüne basarak ulaşabileceğiniz anlardaki delilik performansı aşağı yukarı tüm film boyunca devam ediyor. Az çok bilindiği gibi bir tane bile film analizi yapmışlığım yok blogda. Genellikle dijital televizyon platformlarındaki gibi filmin özetini veriyorum. Mesela atıyorum, Kibar Feyzo için "Feyzo askerden dönmüştür. Fakat başına neler geleceğini bilmemektedir...(süre:82 dakika)" ya da işte atıyorum The Sixth Sense için "Meğerse Bruce Willis ölüymüş...(süre:107 dakika)" gibi açıklamalar yaptığım için, bu film için de bir sonraki paragrafta film hakkında söyleyeceğim çok az şey olacak.

Edebiyatta ve sinemada estetik kaygısının, simetrini hastasıyım. Bu filmin en önemli avantajı eğer havalı görünmek istesem "sirküler bir senaryoya sahip olması" diye götümden uyduracağım bir kavramla destekleyeceğim içeriğe sahip olması. Yani şöyle diyeyim film için, bu filmin üç boyutlu senaryosu çizilse düz bir çizgide değil, bir çember şeklinde olurdu kaldı ki bu çemberi de size çizeyim bir saniye


Yalnız bunu sanıyorum ki eliptik geometri denen olaya göre çizdim şu Lobachevsky denen adamın ortaya attığı. Bu tip mevzularda çok az bilgim olduğu için düzeltmek isteyen kişiden seve seve yardım alabilirim. Neyse anlatmak istediğim şu şekilde, istesem Mspaint'te çember çizebilirdim ama çizmedim. Yani bu saçmasapan şekle tepeden baktığımızda aslında bu bir çember, ama bu şekilde baktığımızda filmin temposunu gösterir bir şekil, evet aynen öyle. Film işte aynen bu kadar akıldışı bir içeriğe sahip, çünkü bir de geometriyle nasıl anlatacağıımı bilemiyorum ama bu çemberde aslında devamlılığı kesip alternatif bir çembere geçen zaman kaymasını gösteren içi boş bırakılmış noktalar olmalıydı. Evet, tam olarak bu şekilde açıklanabileceğini düşünüyorum filmin, izlemek isteyenlere de neşe diliyorum, çünkü hakikatten müthiş bir film, çıktığı zaman bebiş insan Ingrid Bergman'ın(<3) başkanlığını yaptığı 1973 Cannes Film Festivalinde de ödül almış, yazıyı yazmadan önce yeni öğrendim.

Başlıktan da görebileceğiniz gibi ikinci önereceğim insan Jackson C. Frank. Adamın adeta pamuk tarlalarında katır tepip kör olmuş 1920'lerin Zenci Delta Bluescuları(1920'lerde ve 30'larda kör olmayan bluescu neredeyse yok gibi bu arada, isterseniz aratın. Keza sonradan bu akıma Aşık Veysel de katılır.) gibi hayatı olmuş, bir anlatayım da,gitarına ilmek ilmek, ılgıt ılgıt işlediği acısını,sevdasını, memleket hasretini falan filan(bu arada dikkatinizi çekti mi ama Blog şu an gece 12'de rtük'ün 1992 yılında çektiği bir belgeseli ceza olarak sike sike yayınlatması olayına dönüşüyor adeta. İlmek ilmek, sevda falan filan derken)siz de acısını paylaşın. Önce kendisinin sahip olduğu tek albümün kapağını koyayım.
Şimdi şöyle oluyor bu adam 11 yaşındayken okullarında bir patlama oluyor ve bulunduğu müzik sınıfına doğru ateş topu geliyor, ateş topu ya hu yuh. Adamın 15 arkadaşı ölüyor, kendisinin de vücudunun yarısı yanıyor. Bu sırada hastaneye yatırıldığında oyalansın diye buna gitar veriyorlar, bu da onu bızıklıyor falan. 21 yaşına girince bu patlamadan ötürü 110,500 dolar sigorta parası geçiyor eline, basıp İngiltere'ye geçiyor. Albümünün yapımcılığını Simon & Garfunkel deyu deyu bildiğimiz ikilinin Paul Simon'ı üstleniyor. Fakat adam o kadar utangaç ki, bir perdenin ardına saklanarak kaydediliyor falan. Sonra albüm çıkıyor, biraz tutuluyor ama sonradan birkaç insan hariç kimsenin umrunda olmuyor (Nick Drake de bu birkaç insandan biri bu arada.) Sonra işte çocukluk travması vesilesiyle depresyona giriyor, 70lerde evleniyor, çocukları kistik fibrozis yüzünden ölüyor.Ya sonra da adamı kaldırımda buluyorlar falan, bir süre bakıyorlar ediyorlar, sokak çocukları ateş mi atıyor ne oluyor bir de sol gözü kör oluyor üstüne üstlük. Zaten bulduklarında Syd Barrett'ın Wish You Were Here kayıtlarındaki hali gibi bir şeymiş adam. Sonra da kansızlık ve damar tıkanıklığından ölüyor adam 1999 yılında, yarak gibi hayat yaşamış, yazık adama. Bu da bir şarkısı, zaten albümü müthiş, dinlemeyene bundan sonra blog'da Lehçe veya İspanyolca bilmiyormuş muamelesi yapacağım.

11 Nisan 2012 Çarşamba

Henry David Thoreau'nun Radikal İslamcı olması Üzerine

"Suskunluğum asaletimdendir. Her lafa verilecek cevabım vardır. Lakin lafa bakarım laf mı diye. Adama bakarım adam mı diye. Anlayana!!..."
Oscar Wilde, Best of Alıntıs

Merhaba değerli okurlar, bir zamanlar internette verilen her türlü alıntının aslında Oscar Wilde'a mal edilebileceğini anlatan bir yazı okumuştum. Açıkçası böyle bir şey okuyup okumadığıma dair hiçbri fikrim yok, sanırım Uncyclopedia'daki her alıntının Oscar Wilde'a mal edilmesinden ötürü ufak bir kafa karışıklığı yaşıyorum. Ama bu arada yazının girişindeki alıntıyı bizzat Oscar Wilde'ın 1992 yılında 4. basımı yapılmış alıntılarının toplandığı kitaptan yaptığıma dair bir yalan atacak değilim. Bu arada geçen yazıda atlardan bahsetmiştim hatırlayacaksınız, bence atların da suskunluğu asaletinden geliyor, maşallah Terrence Mallick filmi gibi hayvanlar.

Bugün, Thoreau'dan ve gizli Radikal İslamcılığından bahsedeceğim. Çünkü, baktım seksli yazılar tutmuyor, komplo teorisi sikine yüklenme kararı aldım. Çünkü geçenlerde emin değilim ama ortalama 250 yıldan beri bilinen Fedex amblemindeki ok işaretinin çok fena sübliminal mesaj olduğunu anlatan bir şeye mi denk geldim öyle bir şeyler oldu emin değilim, tabii bu tip insanlar ziyanlık doğal olarak, ciddiye alanların zeka seviyesi 13 yaşlarındayken görülen ilk erotik kanal şaşkınlığıyla tüm aklın yitirildiği anla birebir özellikler yaşıyor, sadece limiti sonsuza gidiyor o kadar. İyi ki bu tip safsatalara inanan arkadaşlarımın üzerine Zippo yakıtı döküp yakıyorum. Bu arada aklın yitirildiği an falan derken, Radikal Gazetesi'nde yarak gibi simgesel futbol karikatürleri çizilen bir köşe var "Mantığın bir anlık çöküşü" diye öncelikle şunu diyeyim kötü çünkü didaktik amaç içeren hiçbir karikatür yeryüzünde şimdiye kadar kimseye anlamlı ve zekice gelmemiştir yapanlar da dahil buna bu arada. Sonra da asıl söylemek istediğim kısıma geleyim hakikatten yaratıcı yoksunluğun yanısıra embesilce "A Momentary Lapse of Reason" gibi bir albümün ismini(ki isminden başka elle tutulur pek yanı yok zaten) çalması açıkçası bana kalırsa sadece sefilce. Bu köşeye, çok iddialı değilim ama 90ların ortasında başladığına emin gibiyim, çünkü ancak o dönemde böyle yarrak gibi, ama çok zekice olduğu sanılan isimler tutabilirdi.

Doğal olarak burada Picasso'nun sözü gibi bir şey aklınıza gelmesin lütfen. Şu kötü sanatçı taklit eder, iyi sanatçı çalar. olan . Çünkü bu çalma işi biraz daha akıllıca şeyler içermesi gereken bir şey, ya da montaj falan. Amele sümüğü gibi çeviri yapıp tahtadan geçirmeyi içermiyor.

Thoreau bildiğiniz gibi kendini doğaya salmış, eşekçi birisiydi. Sivil İtaatsizlik falan diye bazı yazılar karaladığını ve anarşizm hususunda bazı mevzuları etkilediğini falan az çok biliyoruz. Ancak şunu bilmiyorduk, geçenlerde ormanda korunmuş ahşap evinin tahtalarından birinin altında bulunmuş günlüğünde kendisinin radikal islâma yatkın olduğuna dair bazı metinler çıktı!!! Tabii ki ne bir ağaç evim oldu, ne de ahşap kulubede günlüğümü saklayabileceğim bir gizli bölme vesaire. Halbuki koltuk minderinden kale yapmayı falan da çok severdim. Neyse, kendisinin zaten sakallarından ele verdiği oldukça belli olmasına rağmen El-ezher Üniversitesi'ndeki mollalar gibi aynı zamanda secdeye varırken kafasını sertçe yere vurarak alnını morarttığına dair bilgi geldi.

Bu arada bu süper bir geyik bilmeyen varsa diye anlatıyorum. Bu adamlar, kafayı sert vuruyorlar secdeye varırken alınları morarıyor, açarsanız Mısırlı Mollaların alnında ceviz büyüklüğünde morluklar görebilirsiniz. Neyse, aga işte bu meğerse imanın gücünü temsil ediyormuş falan, allah sevgisiyle kendini salıyor yere falan ki bizzat beni doğduğumdan beri traş eden berberim 93 yaşındaki dedeme bunu önerdi, yani bir nevi islamique Süper Mario modası olmuş son zamanlarda, internette isterseniz La mode islamique de Super Mario diye aratıp konu hakkında daha detaylı bilgiye sahip olabilirsniz. Kafayı kutuya vura vura leblebi gibi topluyorsun sevapları bir nevi. Yıldız çıkıyor, sormalık sarı çiçek çıkıyor. Sormalık sarı çiçek ne ya hu. Sormalık sarı çiçek gelmiştir.(bu son cümleyi ben değil, Vedat Özdemiroğlu ve Alpay Erdem bir haftalık çalışma sonucunda yazdılar onu söyleyeyim bu arada. Bildiğiniz gibi bu kadar kötü şaka yapmamak için önce arkadaş çevremden onay alıyorum.)

İşte, Thoreau'nun bahsettiğim fotoğrafı, internette başka bir yerde bulmanız mümkün değil bu ibretlik fotoğrafı.
Kendisi gibi Lincoln hakkında da çeşitli söylemler var ama kanıt olmadan kimseyi zan altında bırakmak istemem yani. Bugün bir klasikle veda ediyoruz radyo monteynin gönül dostları ve bu şarkı Lyon-Bordeaux seferini yapmakta olan Métro Tourisme'in Berceste Dinlenme Tesisindeki yolcularına geliyor:

23 Şubat 2012 Perşembe

Yanlışlıkla Gangsta Rap Camiasına Girmek Üzerine

Alfred Hitchcock sonradan Amerikan Vatandaşlığına geçmesine rağmen, gönlümde hep İngiliz olarak kalmış bir insandır. Hatta bir zamanlar Amerikalı bir tanıdığıma bu konuyu açtığımda "Dostum senin derdin ne ha, tabii ki de İngiliz" diyerek onaylamıştı. Alfred Hitchcock'a gelmeden önce sizi bu yazının "eğlenelim öğrenelim" kısmına davet ediyorum, tabii ki bu kısımdan sonra yazının sonunda "Okuduklarımızı Anladık mı? Cevap Verelim" de olacak, bilemeyenlere teneke eksi atacağım. David Lynch'in Dune'u çekmesinden çok önce Jodorowsky abimiz de bu girişimde bulunmuş ve film müziklerini Karlheinz Stockhausen, Magma ve Pink Floyd'a yaptırtacağı bu filmin başrollerinde Salvador Dali, Orson Welles, Alain Delon ve Mick Jagger gibi tipler oynayacaktır, tabii Dali hayvan gibi para ister, bunu dışında çeşitli yapım masraflarının çıkması sonucu iş tamamen Terry Gilliam'ın Lost in Mancha hikâyesine döner, bildiğiniz gibi Terry Gilliam uzun zamandır çeşitli filmler çekmeye devam etmesine rağmen yaklaşık 25-30 yıldır Don Quijote(quijote ya!)yi de çekmeye çalışıyor. Tabii filmde ölenler mölenler kalıyor, en son Robert Duvall'ın Don Quijote'yi oynayacağını duymuştum ama The Road'daki yaşlı halini gördükten sonra onun da filmin çekimlerinin ilk gününde öleceğine dair kanım perçinlendi. Bu olaylar iki yıl önce oluyor bu arada, iki yıl önce düşündüğüm şeyleri yazıyorum nedense ben de anlamadım.

Konuya dönelim, geçenlerde çok uzun zamandır izleme listemde bulunan Notorius'u izleme kararı aldım. Açıkçası Hitchcock'un kelek attıp bunalttığı filmini daha hiç izlemedim, çok güzel bir durum. NeyseTorrent'e abandım doğal olarak, birkaç versiyonunu buldum. Bu arada daha yüksek boyutlusunu buldukça bir küçüğünü siliyorum. Neyse, her şey oldu bitti, yaklaşık 1.6 gb'lık bir dosyada Notorius'u açtım, ve açtığım gibi şu altta posterini görmüş olduğunuz film açıldı.
Şimdi Nigârlık, hip-hopçılık, rapçilik(lan KIRAÇ!) camiasına saygım sonsuz olmasa da, yine de dinlemekten imtina etmem, kökleri Isaac Hayes'le harmanlanmıştır, post-modern zamanların en temel öğelerinden pastiche'i kullanır falan filan. Fakat filmi izledikten sonra birkaç arkadaşımla birleşip kokain satıp çok bol pantolonlar giyip, yukarıdaki vesikalığı çektirince(oroyin satma lisansı için) başlayınca tamamen olayı yanlış anladığımı, Hitchcock ve tezcanlılığım vesilesiyle gangsta olduğumu fark ettim. Her akşam oraya buraya zarflar için kesik parmaklar yollamadan uyuyamıyordum falan. Tabii sonradan dedim ki, madem filmlerden bu kadar kolay etkilenen biriyim, neden başka bir film izleyip şöyle bir kendime gelip bu tip kötü olayları bırakmıyorum. Öncelikle Le Samourai'la ortamı biraz yumuşatıp efendi bir serseri oldum, sonra aniden ortayaş Woody Allen filmlerine yüklenip şehirli entelektüel oldum. Yani sonra da bu blog'u yazmaya başladım iki üç yıl önce. Şaka maka blog da 3üncü yılını doldurdu diyebiliriz. Doldurdu da ne oldu derseniz, bu süreçte dönüp de baktığım zaman "lan böyle rezil bir şeyi de mi yazmışım" diyeceğim 250'ye yakın yazı oldu.

Açıkçası yazdığım bir tek yazıdan bile utanmazlık etmedim, hepsinden ayrı utanıyorum, ama Kafkalık yapmaya lüzum yok. 159 okur da olsa, blogculuk müessesinde 16000 takipçisi olup yarak gibi yazanlar da var. Bizim girişim başarılı olamadı biraz(dikkatinizi çekerim ezikliği gidermek için birinci çoğul şahısa çekerek kendine değer atfetmenin bir örneği sunuluyor burada) Neyse ya öyle, bu arada birileri geçenlerde "Porto Riko hakkında yaz" demiş. Gerçi adam da uzun uzun halini anlatmış, medya gibi oldum. anasını satıyım. Neyse, o arkadaşa buradan bir cevap vereyim, din, siyaset ve Porto Riko hakkında konuşmuyorum kardeşim. Porto Riko'da çok acı çektim. Ama bu konuda da az çok ilgili olduğumu belirtmek için Porto Riko'da Amerika'nın bir eyaleti olmayı destekleyen politik bir partinin bulunduğunu belirteyim.

Şimdi The Chameleons'dan Less Than Human'ı paylaşacağım, bu arkadaşlar yaptıkları müzikle Joy Division'ı aşmış fakat pazarlama stratejilerinin güçsüzlüğü sebebiyle biraz daha az duyulmuş tipler olarak kalmışlar. Boru mu abi Joy Division/New Order Factory Records'a bağlı. Videoaki emmocu arka plana dikkat etmenizi öneririm. Videoyu hazırlayanın çok acı çektiğine ve onu kimsenin anlamadığına emin gibiyim:(



Okuduğumuzu Anladık mı? Cevap Verelim.

1.Yazar bu yazıda bayrağa mı sesleniyor?
2.New Order'ın tekrar birleştiğini biliyor muydunuz?
3.Kaprofili içeren pornolar da olmasına rağmen 2 Girls 1 Cup'taki bokların gerçek bok olmadığını biliyor muydunuz?
4.Monteyn'in twitter.com/monteynaga isimli bir hesapla sosyal medya sikinde atılım yapmak amacıyla birbuçuk iki yıl kadar önce hesap açtığını fakat kullanmayı bilmediği ve onu öğrenmek yerine Porto Riko'nun Amerika'ya katılmasını isteyen politik parti saçmalıklarını okuduğu için hiç tweet atmadığını biliyor muydunuz?
5.Yazıda gizlenmiş şifre de ne diyor?
6.Yukarıdaki sorum cümlesinde ki yazım hatası nedir?
7.Peki yukarıdaki cümledeki hata nedir?
8.Yukarıdakinde bir hata var mı?
9.Eski Yunan'da kimin okuluna matematik bilmeyenler giremiyordu?
10.Monica Belluci'den halâ geçmedi değil mi?

4 Ekim 2011 Salı

George Brassens ve Fabrizio de André Üzerine



Bugün asıl konuya gelmeden önce size biraz Roscoe'dan bahsetmek istiyorum. Öncelikle hemen kendimi özgüvensiz bir şekilde kanıtlama isteği içerisinde bulunduğum için tabii ki "Grup Midlake'i daha ilk albümlerinden beri takip edip, dinliyorum çokta beyeniyorum yaua?" diyip, zihinsiz bir sidik yarışında kendimce eğlenmiş olayım. Bir de bir şey söylemem lazım halihazırda burada "beyeniyorum" falan yazmışken. İnternetlerde, "bebeyim" yazıp çeşitli cümle bitişlerinde sanırım sarkastik olmaya çalışanlar var. Ancak, nasıl desem bilemiyorum bu yüzden canım anadilim Fransızca'dan bir kelime aktarıp buraya pathétique demek istiyorum. Hayır hayır bu yeterli değil, öfkemi dindiremedi, bunu yapanların hepsinin Bakire Meryem ve Ruh-ül Kudüs belasını versin. Cogito'nun İroni sayısı da götlerine girsin. Oh rahatladım, şimdi şarkıdan bahsedeceğim. Zaten, okuyucu kitlemin çoğunun bu şarkıyı bildiğini tahmin ediyorum. Yani 153 kişiden, rahat bir 60'ı falan biliyordu bence. Şimdi anket yapıp "Roscoe'yu biliyor musunuz?" diye yazmak isterdim ama hem 14 tane falan oyu farklı bilgisayarlardan ben vereceğim hem de şımarıp "Peki nasıl bilirdiniz?" diye şaka yapmaktan korktuğum için böyle bir girişimde bulunmuyorum.

Roscoe'yu dinlerken merak ediyorum size de oluyor mu, sanki önceden bir hayatım varmış ancak bu Borges'in Öteki Soruşturmaları'nda paso bahsettiği gibi 5 saniye önce farklı bir evrenin kurulması gibi ardımda kalmış gibi geliyor. Yani, şarkı bende tam olarak melankolik bir his tetikleyemiyor. Roscoe'yu dinlerken sürekli ahşap bir evde sütlaç ya da keşkül yapıyorum gibi geliyor. Bilhassa Keşkül diyebilirim bu hisse, renk bakımından Roscoe keşkül rengi bir şarkı çünkü. Böyle muhallebi kıvamında. Zaten, Midlake'in bu şarkıyı yaptıklarında ne hissettiklerini kestiremiyorum. Hiç şarkı yapmadım ama, bazı grupların mesela efsane değerine oluşacak bir şarkı yaptıkları zaman nasıl bir şey hissettiklerini anlayamıyorum. Hayır bu Oliver Stone'un The Doors filminde gibi ona buna oral seks yaptırmakla da oluşan bir şey olmasa gerek. Yani mesela değerli okuyucular, (burada efsanevi olan ve düzgün bir şarkı düşünme süresi giriyor aslında U2'yu falan baştan eledim ha. Daha havalı bir şeyler arıyorum, dostum bilirsin ya, o beyaz kıçı ısırmak için sabırsızlanıyorum ha!) There is a Light, That never Goes out yazıldığında zaten kabarmış tavuk gibi egolu Morrissey ve Johnny Marr ne hissetmişlerdir. İngilizce ne demişlerdir bilmiyorum, ama Türkçe şöyle bir şey olsa gerek "Abi, şu an mükemmel bir ana tanıklık ediyoruz, jangle pop, indie rock denen olayın resmen temeline kazığı çakıyoruz. Bence hemen lanet olasıca bir aseksüellikle kutlamalıyız bunu." gibi bir şey olurdu.

Şimdi başlıktaki konudan bahsetmek istiyorum. Öncelikle ben değil, George Brassens'in Türkçe Vikipedi'deki başlığı bu konu hakkında biraz bilgilendirsin sizi: "Sadece gitar çalarak söylediği şarkıları aşk ile özgürlüğü övüyor, burjuvalar, papazlar ve geleneklerle alay ediyor. Diğer Fransız şarkıcılarını çok etkiledi." Sanırım, daha fazla bilgiye ihtiyacınız olmayacaktır, bilhassa makale bütünlüğü ve anlatımın akıcılığı açısından çok tatmin edici ama ben biraz daha kendisinden bahsedeyim. Kendisi çok yakın bir tanıdığım ve üvey dedem olurdu. Zaten şimdi fotoğrafından da anlayabileceğiniz gibi, müzisyenlik ve dedelikten para kazanmıştı kendisi profesyonel olarak.Kendisini dinleseniz solcu bıyığının yanısıra(Vikipedi'de de bahsedildiği gibi papazlara dine allaha küfretmesi falan filan) inanılmaz "mihmih" diye gülen insan ses tonuna sahip bir insandı kendisi. Jacques Brel gibi, titililikten, tek bağırsaklılıktan, akciğer sönmesinden ölmemişti. Bu arada Jacques Brel denince de, aklıma Hansel'in çikolatadan evi kemirmeye başlamadan önce, hastalıklı, zayıf hali geliyor ve az çok kendinden tiksiniyorum bu yüzden Jacqes Brel'in. Tabiî biraz Kemalettin Tuğcu'nun Mercan Kolye'sindeki üvey anne gibi davrandığımın farkındayım, ama yapılacak bir şey yok, birkaç şarkısı hariç kendini de pek sevmem.

Fabirizo de André'yi ise yaklaşık 3 aydır dinliyorum. O da yine, fahişeleri, papazları, fakirleri allahı falan anlatan biri. Yani Türkçe Vikipedi sayfası olmadığı için tam olarak ne anlattığını çeviri halinde size sunuyorum ama gençliğinde bir orospu çocuğu olduğu kesin gibi, hemen fotoğrafına bakıp bu önyargıyı perçinlemeyi size de öneriyorum.Yaşlanınca, sonradan toparlanıyor, adama benziyor da, bu tip fotoğrafların daha o zamandan modası geçmiştir de, işte sosyal paylaşım siteleri daha yoktu o dönem. Non al denaro non all'amore né al cielo isimli albümünü dinlemeyi buradaki tüm okurlarıma önerirken niye bu ikilden bahsedip sizin içinizi baydığımı sorabilirsiniz. Çünkü Brassens sadece gitarla şarkılarını söylese de, bu ikilinin şarkılarında bir ortaklık seziyorum, bazen Fabrizio de André'yi dinlerken gözümden bir damla yaş geliyor, ve Brassens'i hatırlayıp anıyorum, ve diyorum ki iyi ki müzik var.





P.S: Bu blog tarihinin en bayağı bitirişini de yaptım ya, şu günden sonra iflah olmam artık. Bu arada şarkıları dinlemenize gerek yok öylesine koydum.

16 Ağustos 2011 Salı

Saklambaç Üzerine

Bi siki de beğen be De Niro, hep tatminsizsin.

"Saklambaçta iki kişiyi sobeledikten sonra, çay yerine topal tilki verenler; hepinizin amına koyayım. Lafım özellikle sana Aytuğ Piçi."
Adorno, Minima Moralia

Evet, değerli okuyucular ben de Adorno'yla aynı fikri paylaşıyorum, madem iki kişiyi sobeledin ve götün başkalarını aramaya yemiyor ya da çömlek patlayacak diye korkuyorsun, adam gibi çay ver amına koduğum ebesi. Topal tilki verip de milleti seksek getirip düşene parmak çektirtmeye çalışan ebenin durumunu, özgüven eksikliğinden başka nasıl açıklayabiliriz ki? Bir de parmak çektirmeden önce noterle(Oyuncuların güvenoyuyla seçilmiş hepsinin güvenini yed-i emin gibi kendinde saklaması gereken ama çoğunlukla öyle olmayan. Bu arada unutmadan yed-i eminlik de en karizmatik meslek isimlerinden biri olabilir. Gerçi normalde tam meslek değil ya, ne bileyim otoparkları da oluyor o yüzden söyledim. Bu arada gerçekten tatilimi Türkiye'de geçirdiğim için, internet kafeden yazıyorum bazen şu an yukarıda Almancı bir gencin kafamı sikmesi vesilesiyle ona bir şarkı yollamak istiyorum:


)oraya gidip noterle "Abi Merve şunu çekerse Ayberk'le Mustafa bunlardı diyeceğiz, bunu çekerse de bunlardı diyeceğiz" diyen içten pazarlıklı Soroscu yavşaklar da var ama ben onlara hiçbir şey demek istemiyorum. Eminim şu anda hepsi günde 6 saatini facebook'da zaman yitiren insanlar olmuşlardır. Sayın değerli okurlar siz bilmiyorum biliyor musunuz ama, Céline ve Ayberk saklanırken çok afedersiniz ama genital organına dokundu diye Céline'le beraber bir bölük erkeğin(yaş 11) saklandığını çok iyi bilirim. Biliyorsunuz çömlek patlatıp ebeyi şaşırtmak için tişört değiştirenler falan oluyor, ben hiç yapmadım çünkü yeni ergenliğe giren erkek kokusu esansını başta belediye otobüsleri olmak üzere her yerde alınırken bir de başkasınınkini çekemezdim. Ama eminim Céline'e bunu teklif edenler olmuştur, işte vay onların haline(Ramazan neşvesiyle hafif Ayet esintilerini cümleye doldurmak) Aslında bu saklambaç oyunu tamamen ahlaksızlık ve pislik dolu şeyler öüretiyor çocuklara, o yüzden ya Evlenme Programlarının spin-off'u olarak televizyona girmesini öneriyorum buradan eminim beni dinleyenler çıkacaktır.

Çok değerli okurlar sanırım güzel müzik yapan birini buldum şu an, şuna bir bakar mısınız? Teraziye tıklayalım, emeğe saygı.


P.S: Zu Spat'ı oynatmadan önce Çetin Çetinkaya'nın yüzündeki ifadeye "gang-bang" "bukkake" "facial" porno izleyenler aşinadır. Ben de şimdi fark ettim, hemen siz okurlara da aktarayım istedim. Saygılar.

P.S2: Çok önemli bir tespit de paylaşmak isterim değerli okurlar, "Saklambaç oynayanlar kaleye mum diksin" diyince kaleye mum dikince babanız ölmüyor. Öyle yapınca baban ölüyormuş diyenlere hemen "Aynaya bak aynaya, sensin o" demeniz dileklerimle bu yazıyı da sonlandırıyorum.

15 Ağustos 2011 Pazartesi

The Middle East Üzerine



Değerli okurlar, 15 gün önce dağılmış olan bu grubun yasını tuttuğum için dışarılara çıkamıyordum. Hiç iddialı bir topluluk değiller, kendi çaplarında folk(aka halk müziği, ya da halk oyununa folklor oynamak demek gibi çılgınca terimler) yapıyorlar. Fotoğrafta da gördüğünüz gibi ağırbaşlı insanlar şu ortadaki hippi tipli hariç. Hippilik mi kaldı abi, Devendra Banhart mısın sen? Natalie Portman( <3 ) bile orman adamı tipli olduğu için postayı koydu, Black Swan'daki balerin tipli Oz'daki Chris Keller tipli bir adamla yeni bir ilişkiye yelken açtı. Fakat neden Los Angeles'da magazin blog'u yazan bir insan gibi böyle saçmalıyorum hiçbir fikrim yok. Bana ne kim ne yaparsa yapsın. Albümlerinin adı biraz Emmocu gibi duruyor "I want that you are always happy" fakat ön yargıyla yaklaşmazsanız gerçekten çok tatlı bir birlikteliğe yelken açılabilecek bir albüm. Bu arada Emmocular demişken American Football diye bir grup var tek albümleri var, onlar da Emmocu ama serserilik itlik kopukluk yapmıyorlar. Eğer beni hala böyle konularda ciddiye alan birileri varsa istiyorlarsa dinleyebilir.

İkinci bir husus ise Chris Keller demişken The Best Page in The Universe'ün yazarı George Ouzunian Chris Keller'ı oynayan abimize çok benziyor. Şimdi fotoğrafını koyacaktım ancak, karşılaştırmanın hiçbir getirisi olmayacak, o yüzden geçiyorum bu meseleyi.

Geçen gün Ulysses'le sinek öldürmeye çalışırken kas yaptım dostlarım, peki bunu neden diyorum, iki yılı aşkın süredir bu blogu yazmama rağmen bu kitabın gösterisini yapmamışım, yoksa ondan bahsetmeyeceğim bile, hava atacak olsam 10 yaşında okuduğum Sağlık Ansiklopedisi'nin Cinsel Yaşam bölümünün benim kişilik oluşumuma nasıl zarar verdi
ğiyle hava atardım. Gerçi bununla neden hava atılıyor bilmiyorum, ama genital siğilleri ve servikal enfeksiyonları illüstrasyonlarla gördüğüm andan beri bazı geceler Everything You AlwaysWanted Knnow About Sex*(*But Afraid to Ask)teki dev meme sahnesindeki gibi kovalandığımı görüyorum.

Bugün asıl bahsetmek istediğim şeylerden biri, Mehter Takımı'ndaki Zincirli abiler, bunlara Zırhçı deniliyormuş, ben de geçenlerde bu kıyafetleri tedarik eden bir firmanın sitesine girmeden önce kendilerine Kasap Eldiveni diye sesleniyordum.
Şu evrende 1.zengin çocuğu ve 2.belgesel gezeni olmaktan sonraki en kıyak meslek bu yüzden kasap eldivenliğidir. Koca grupta enstrümanla zerre ilgin yok, üstüne sana küçük ilçelerin kurtuluşunda, meydanlarda Macar Kralı Yanoş saldıracak değil. Yanlarında yürüyüp gidiyorsun. Bu adama mesela "Abi işler nasıl?" diye sorulduğunda "Buna şükür, bu sene bıyık mahsulu pek iyi" falan mı diyor ne diyor hiç bilmiyorum. Muhtemelen Mehter Takımı'ndaki elemanlar en çok Zırhçı'ya ayar oluyordur, tek meziyeti şövalye zırhının vücut çorabı versiyonunu taşımak adamın. Bu arada değerli dostlarım eğer okurlardan herhangi birinin babası Zırhçılık yapıyorsa ondan özür dilemek isterim, muhtemelen gerçek bir mesleği de vardır, bir gazetenin insan kaynaklarından "Askerlikle ilişiği kesilmiş, bıyıklı, yolculuk sorunu olmayan Zırhçılar part-time alınacaktır yemek+yol+ssk" ilanıyla bu işi yapmıyorsa gerçi. Ya da ne bileyim ya hu, zaten artık mehter takımlarındaki insanların Levent Kırca makyajı takma bıyığı taktıklarını gözlemliyorum son zamanlarda Paris'te, onlara yazıklar olsun.

5 Haziran 2011 Pazar

Müziksel Mevzular Üzerine


Talk Talk, sanıyorum ki şöyle dolu dolu alışabilmem için en çok zaman harcadığım gruptur. Hatta ilk dinlediğimde net bir şekilde "ulan ben tek elimle yaparım be bu müziği yarısı sessizlik zaten" diyordum. Post-Rock müessesinin temellerini atan bu abilerimiz kariyerlerinin başında Duran Duran, gibi - durun inanılmaz bir şaka geliyor- biz durmuyoruz! konuşuyoruz! sisteme karşıyız! diyerek gruplarına ismini vermişler. Şu şakayı yaparken nasıl hissettim biliyor musunuz? Hani Efes Pilsen denilen bira müsveddesinden 4 tane içtikten sonra bu glukoz şurubu yüzünden gırtlağınız sikilir ve adeta kalitesiz meyve suyu içmişcesine damağınızda ekşi balgam gibi bir tat kalır ya, işte karnıma, o tada akşamdan yatırılmış bir kemerle vuruyorlarmış gibi geldi. Çok üzgünüm değerli dostlarım. Tahmin edersiniz ki, baba olduğum için kelime oyunlu çok çirkin baba şakaları yapma hakkım ve üstüne de gülme hakkım var. Efendim hatırlıyorum da, lyceé müdürümüz de bir babaydı ve derslerimize girdiği zaman yaptığı şakalar yüzünden, otoritesine saygı duyayım diyerek gülümsemeye çalışan bir arkadaşımızın zorlamaktan çenesi çıkmıştı.

Talk Talk'ın synth pop/new romantics çizgisinden uzaklaşması The Colour of Spring'le oluyor, burada geçiş şarkıları var zaten, Lifes What You Make It, I Don't Believe in You gibi daha post-rock'la bağdaştırmanın çok zor olacağı şarkıları var. Ardından gelen eşeksel albüm Spirit of Eden'la kazma Amerikan dinleyicisi için albümün A yüzündeki tek şarkıyı 3'e bölmek durumunda kalmışlar, ancak kesintisiz dinlenince şarkıların nerede başlayıp, nerede bittiği pek de anlaşılmıyor. Yani anlaşılıyor da, yarın öbürgün bu yazıyı okuyup "hmm Monteyn sen anlayamadın ama ben anladım." diyen olursa diye söylüyorum, ben de anlayabiliyorum canım hangisinin nerede bittiğini, akış olarak söyledim. Hem niye sidik yarıştırıyorsun? 13 yaşında mısın? Ve ardından gelen Laughing Stock albümüyle kariyerlerine noktayı koyuyorlar. Açıkçası Laughing Stock harika bir albüm olmasına rağmen Spirit of Eden'dan daha başarılı olduğunu düşünmüyorum. Bu arada grubun vokali, şarkı yazarı Mark Hollis 1998'de bu kafada bir solo albüm çıkarıp piyasadan kayboluyor. Şu anda Essex'de kayınbiraderiyle açtığı iddaa bayiini çalıştırıyor diye biliyorum. Ha bu solo albüm geyiği de kesinlikle "para kazanayım" diye değil , adamın Talk Talk döneminden anlaşması var, ona mahsuben.

Şimdi bir de Bark Psychosis'e değinmeden geçmek istemiyorum burada. Bir grup için ilk defa "post-rock" lafı Simon Reynolds tarafından bu abilerimize kullanılıyor. Buraya ilk albümleri Hex'in kapağını koymadan geçmek istemiyorum, çok sevdiğim bir albüm kapağı, biraz 90'lar kokuyor ama başarısız Sega Genesis oyunlarındaki çirkin 3 boyutluluk gibi bir şey de yok.
Şimdi, müzik dünyasındaki bu ortaklık meselesine geliyorum. Bark Psychosis'in 2004 yılında çıkardığı ikinci albümde Talk Talk'ın davulcusu bunlara katılıyor. Katılıyor derken Happy Mondays'in Bez'i gibi stüdyoda amelelik yapmıyor, davul çalıyor. Zaten bu Bez gibi grupta şebeklik yapacak adamım olsa düşünmeden Maracas'la burnuna pıtpıt vururum. Sanki kedi ulan adam, ne garip oldu birden. pıt pıt diyince de sanki adamı seviyormuşum gibi görünüyor. Hayır son zamanlarda çok ayıplı laflar kullanıyorum sayın değerli okurlar, yoksa o marakası Bez'in götüne sokmayı da bilirim. Neyse, diğer bir Talk Talk üyesi, basçısı olan Paul Webb de, Portishead'in vokali Beth Gibbons'la beraber çok güzel Out of Season isimli bir albümde ortaklaşa çıkarmıştır. Kendimi adeta müzik tarihinin karanlık dehlizlerinde gezip bunları keşfederken düşünüyorum, böye tozlu ansiklopedileri pfft diye üfleyip, ancak hiçbir sikim olmuyor 30 saniyede wikipedia'da bu bilgilerin hepsine ulaşılabiliyor zaten.

Yani demem o ki, bu Talk Talk üyeleri boş tipler değil. Böyle diyerek kendilerini, kavga için kıraathaneden çağırma hakkını size sunmuş oluyorum. Çünkü 30 yıldır müzik yapan insanları "boş adam değil la bunlar" diyerek tanımlamak büyük bir bayağılık gerektiriyor.

Talk Talk'la ilgili fikirlerim bu kadar değil, ancak bir tane kişiyi Talk Talk dinletebilsem derim ki, işte sahile vurmuş denizyıldızlarından bir tanesini daha kurtardım. Ahahaha, bayılıyorum bu öyküye sayın değerli okurlar, bazen denizyıldızı bazen de kaplumbağa oluyor bu arada. İsterseniz sizlere test kitaplarının, dergilerinin rehberlik bölümlerindeki "afrika düzlüklerinde her sabah bir aslan uyanır ve avını takip etmek için dünden daha hızlı olmak zorundadır" taşaklarını ayrı ayrı anlatırdım ancak bana müsade gidiyorum.

Gitmeden önce şu hep aynı film müziğini yapan Danny Elfman diye bir abimiz var biliyorsunuz, bu abimiz "bombombombombom bombombombombom" müziği yapmadan önce, gayet güzel bir New Wave grubu olan Oingo Boingo'nun(ki Fearless Iranians from Hell'den sonra en sevdiğim grup ismi, hatırlatırsanız bir ara o abilerden de bahsederim "Make our way to the U.S., nothing left to do. We fucked with all our neighbors, now we'll fuck with you." gibi komik şarkı sözleri var.) vokalliğini ve şarkı sözü yazarlığıı üstleniyor, Devo'dan daha çok sevdiğim bu Oingo Boingo isimli topluluğun güzel şarkılarından birini aşağı koyuyorum.



P.S: Dylan'a tıklarsanız gif olarak açılabilir de, ama açılmayabilir de. Gulyabani diye bir şey yoktur zaten.(amaağ olabilir değğğ)

PPS: Sayın değerli okuyucular, bu mediafire'dan vesaireden albüm indirip, bir şarkının bozuk olduğunu görünce çıldırıyorum. Resmen o an ekranı yumruklamak istiyorum. Para bile vermediğim müziğe neden böyle hırçın yaklaşıyorum bilmiyorum, ama o winrar kitaplarını teker teker yakmak istiyorum sinirimden. Al işte yine aynı albümü farklı linkten ikinci kez indirme durumunda kaldım. Evet, kendim kablolarla indirmiyorum, ama yine de sinir bozucu bir durum. Sanki çok çalışmışım da karşılığını alamamışım, haksızlığa uğramışım gibi hissediyor ve sinirden saçlarımın kırıklarını yoluyorum, Ali Kırca'nın sevişme görüntülerini aklıma getiriyorum işkence olsun diye.

PPPS: Danny Elfman ve neydi lan adamın adı, tony curtis miydi, sabaha karşı yazıyorum kafam basmıyor şimdi, Hah buldum Tim Burton sevenlere neşeli bir bilgi vereyim. The Nightmare Before Christmas'da Jack the Skeleton'ın şarkılarını da Danny Elfman söylüyor. Tony Curtis kim lan? Vay canına sayın değerli okurlarım, götümden uydurduğum adam Jamie Lee Curtis'in babası çıktı. Kariyerinden sadece 3 film izlemişim bu abimizin, Some Like it Hot(1990-2000 arası trt 2'nin her yıl ortalama 6 kere gösterdiğini hepimiz biliyoruz)(Sadri Alışık ve İzzet Günay'lı yeniden çekimi vardı. Fıstık Gibi Maşallah diye. Başarılı bir uyarlamadır nazarımda.) Sweet Smell of Success'i de izlemedim, hasiktir metascore'u 100'müş.(Fathullah Hocaefendi bi ara Sweet Smell of Success'i izleyelim lan!)(Ya da izlemeyelim film-noir'mış amınakoyayım) Rosemary's Baby(zaten bunu izlediğimde bir yazı yazmıştım. Durun bulup hyperlink yerleştireyim şuraya) Yalnız kendisini Rosemary's Baby'de gördüğümü hiç hatırlamıyorum, bebeğin de suratını göstermedikleri için, Tony Curtis'in bebeği oynadığını var sayıyorum.(Bu arada Rosemary's Baby'li yazıda da "denyo Amerikalı" lafını kullanmışım. Adamlar Gizli Servisi üzerime salsa, döner bıçağıyla kıçımı kesecekler.) Bir de Spartacus'de izlemişim. Birileri sürekli beni dürtmese ben bunu hiç Kubrick filmi sayamam öyle bir fim yani. Neyse seksli falan Spartacus çıktı da, evlerimiz neşe, endokrin sistemimiz, testosteron/östrojen türevleri doldu. Aşağı da ilk eşi, Jamie Lee Curtis'in anası Janet Leigh'le beraber bir fotoğraflarını koyayım. Houdini'nin çekimlerinden bir fotoğraf. Bu fotoğrafı koymamın tek sebebi ise Janet Leigh'in fileli çorapla taçlandırılmış güzide bacakları..

30 Mart 2011 Çarşamba

Göz Bantları Üzerine

Bugün çocuğumuza sağlık kisvesiyle nasıl işkence yapabileceğimize dair, acı ve büyük haplardan sonra ikinci sırayı paylaşan göz tembelliği için kullanılan göz bantlarından bahsedeceğim. Hatırladığım kadarıyla bir yazar, rüyalarınızı sakın kurguya çevirmeyin diyor bu yüzden dün akşam rüyamda gördüğüm göz bantlı kızdan size bahsetmeyeceğim. Ancak, ilkokula giderken bu eziyeti yaşayan birini tanıdığım için söylüyorum, çocuğumuzu adeta Black Swan'daki gibi yalnız başına yetiştirmek istiyorsak ilk yapacağımız şey bu bantlardan bir adet edinip baharın gelmesiyle beraber sokağa salmak oluyor. Zira Black Swan'ın bir önceki filmi Çirkin Ördek Yavrusu'nda neler olduğunu muhtemelen bir çoğumuz biliyordur. Gerçekten de çirkin olmasının yanı sıra, bir aşama daha atlatıp sevimli gibi durmasına rağmen yazlık beldelere giderken yol üstünde kavun ve dev ördek, kartal, işeyen melek gibi heykelleri aynı anda satan tezgahlar kadar çirkin duran, amblemli bantlardan alınabilir. Bu bantların bu arada McDonalds olanı da var, "eğlenceli çıkartmalar!" gibi görünse de yarayı kamufle etmek yerine badana diye ortaya çıkarıyor. Ayrıca kafama estiği zaman McDonalds'lardaki naylon bebek önlükleriyle yemek yiyorum. Bunu da çok çılgın olduğum için değil gerçekten de mal gibi ketçabı üstüme döktüğüm için yapıyorum. Ya da belki de sisteme karşı ironik bir başkaldırı ha? Kim bilir, ha kim bilir, [bunu Big Lebowski'de barda oturan kovboy şapkalı yabancı gibi söylediğim de göz önünde bulundurulsun lütfen!!!bironeeinsun1!(ayyy 3 dilde yazılan Kraftwerk albümleri gibi oldu yihu) ]

İşte dediğim şey şu yukarıdaki oluyor. Şahsen ben şu an 5'e gitsem önce isim takar sonra da tuvaletine kadar kovalayıp yakalarsam da eteklerini kaldırıp ağlatırdım. Aile terbiyesi almış bir monsieur olmama rağmen sonuç olarak ortama ayak uydurmak amacıyla beşinci sınıftayken millete labaratuvardan çaldığım civaları dağıtmam gibi yine bunu da yapardım malesef. Gün geldi hangimiz beşinci sınıf olmadık ki? Ahh o simit kokulu, eşek sucuğundan yapılmış tostlu günler. Ayrıca Les Diaboliques bizim okulda çekilmişti onu da belirteyim.

Neyse, efenm benim çocuğumun göz tembelliği olsa kendisine Britanya'lı kadim dostlarımın da dediği gibi "badass motherfucker" ya da True Romance'in sonundaki Christian Slater gibi görünmesi için şu göz bandını takarım.
Zaten eğer çocuğum olursa, kendisini korsan yetiştirmek için her şeyi yapacağım. Yeryüzündeki en onurlu mesleği icra edecek, tropikal papağanıyla beraber. Ha bu arada şey çocuğu şöyle yetiştireceğim falan demişken, şeyi okudunuz mu bilmiyorum burada anlatayım. Biliyorsunuz Moby diye bir abimiz var, hatta sahip olduğu bir su markası bile var New York'da rastlayabileceğiniz, (keza David Lynch de kahve üretiyor; Hülya Avşar'ın parfüm, Ron Jeremy'nin prezervatif piyasasında olması gibi)(tamam Ron Jeremy yalandı ama David Lynch ve Moby'de ciddiyim)(Hülya Avşar(aka Avşar Kızı)(Bu arada Avşar Kızı lakabı cidden şu yukarıda göz bantlı kıza 5. sınıftayken takabileceğim kadar gerizekalıca bir isim onu da belirtmek lazım) konusunda da keşke ciddi olmasaydım.) Neyse işte Moby şöyle bir açıklamada bulunmuş( şimdi haberin orijinalinin nasıl olduğunu bilmediğim için APA'e göre alıntı yapamayacağım o yüzünden kaynak olarak şu an üstünde oturduğum Levh-i Arş'ı göstereceğim.) Eğer bir çocuğum olursa onu eşcinsel yetiştirmek için elimden gelen her şeyi yapacağım falan demiş, ben anlamadım nasıl bunu yapacak yalnız. Birkaç anahtar kelimeyle bu röportaja ulaşabileceğinize inanıyorum. Açıkçası bunu neden anlattığımı da bilmiyorum aman işte alın size benzer bir hususta geçen gün izlediğim bir video.



P.S: Röportajı yapan kadının antipatik olduğu su götürmez bir gerçek olduğu için ona da Avşar Kızı diyeceğim.

P.S2: Bu arada BOHREN & DER CLUB OF GORE 22 Nisan'da yeni albüm çıkarıyor. Devüller çelinsin. Ha yine bu müzik mevzusunda bir şey söyleyeceğim, şeyi biliyorsunuz zaten Tron: Legacy'nin soundtrack'ini Daft Punk yaptı da Pİtchfork düşük not verdi hatta, sonra ben Pitchfork'a "Senin ananı bacını sikerim orospu çocuğu" falan da dedim, neyse işte bu albümün çeşitli insanlar tarafından remix eylenmiş hallerinin albümü çıktı, ya da çıkacak ve bu albüm güzel bir ap albümü. Hatta Moby demişken albümden Moby'nin remix'ini buraya koyalım da keyfimiz yerine gelsin

18 Şubat 2011 Cuma

The King of Limbs Üzerine


Pablo Honey'den sonra tamamen devinim halinde bir gruba dönüşen Radiohead'den, 60'ların The Beatles'ın olması gibi günümüzün de onlarla anılacağından falan bahsetmiştim bir yerlerde bir zamanlar. Mütevazi olmayacağım Le Monde'da bahsettim tabii ki de. Hani bazı gruplar oluyor her albümde farklı işler çıkarmalarına rağmen imzalarını tanınabilir oluyor. Mesela erken dönem hipster bakış açısıyla buna Neutral Milk Hotel'in ilk ve ikinci albümü arasındaki fark gibi bir şey söylerdim, ama normal insan gibi davranırsam Atom Heart Mother ve The Final Cut'ın aynı gruptan çıkmış olduğunun anlaşılması gibi bir şeylerden bahsediyorum.

Niye bunlardan bahsediyorum bilmiyorum, Radiohead de böyle diye galiba, neyse. 14 Şubat günü albümün yayınlanacağını öğrendiğimden beri kendimi CERN'deki ses geçirmez odalardan birine kapatıp tamamen yabancı seslerden uzaklaştım ve albümün bugün erken yayınlanmasıyla beraber de it gibi indirip dinlemeye başladım. Başkasının bilgisayarına indirmiştim, ve kullandığı ortam oynatıcı(AYYYT! ORTAM OYNATICI!!!) shuffle modda olduğu için ilk dinlememi karışık bir şarkı listesiyle deneyimlemiş oldum. Halbuki Radiohead şarkı dizme sikine en çok önem veren gruplardan biri, misal In Rainbows'u karışık dinleyince, amatör elden çıkmış iyi kabarmamış bir kek yer gibi hissediyor insan. Zaten iyi kabarmamış kekin sahibine bu durumu açıklamak gerçekten çok zor, hatırlarım da bir gün Teyzem geleneksel bir Türk tatlısı olan baklava yakmıştı da, bunu yüzüne söylediğim zaman odasına kendisini kitleyip "Gerizekalı yaaa, bırak gerizekalı yaa dışarı çıkmıycam işte konuşmak istemiyorum!" gibi iğrenç trip atan kız arkadaş moduna girmişti. Ondan sonra sakallarımı ve saçlarımı keseceğime ve tertemiz bir insan olacağıma söz verinceye kadar odasından dışarı çıkmamıştı. Saçları üçe vurdurup suratımı da parlatınca, yaktığı baklavayı elbirliğiyle çöpe atmıştık, henüz üç numaraya vurulmuş kafam henüz çirkin PVC pencereyle kaplanmamış(3 yıl içerisinde kaplandı) arka balkonda rüzgarı yedikçe sızlıyordu. İşte albümü böyle karışık modda dinleyince o henüz üç numaraya vurulmuş kafa sızlamasını hissettim -sizin de bildiğiniz- güvercin ürkekliğindeki yüreğimde.

Öncelikle birçok yerde rastlayacağınızı bir şeyi söyleyeyim ki, albüm The Eraser döneminde çıkan işleri çokça andırmakta. Bu arda eğer The Eraser'ın plağı kimsede varsa aynı CD'deki gibi booklet'inin açılıp açılmadığını söyleyebilir mi? Eğer öyle genişçe açılıyorsa, plağını da alacağım.

Neyse meselenin kaynağına gidiyoruz. Kaynağına mı? Neresi? Ayağa kalktı. Kahramanca sallanıyordu. "Meselenin dibine gidiyoruz. kaynağına gidiyoruz. Kerhaneye!(264) Öncelikle şunu söyleyeyim ki, her şarkıdan çıkacak sample'lar mutlaka milyon tane insan tarafından sample'lanacak, kafa patlatan baslarla yoğrulup günümüz apçı müziği dubstep haline getirilecek. Sonra şu sürekli tekrar eden sekans işinden ben biraz sıkıldım bu yüzden açılış şarkısı Bloom'u sevmeme rağmen, siyah bir kartona gri pastel boyayla çiçekler çizerken midemin bulanması gibi bir durum hissettim. Özellikle şu sürekli tekrarlayan davul ritmi, çiçeklerin saplarını çok ince hissetiriyor, evet aynen böyle oluyor. Ama güzel bir şarkı, sonuçta boru değil Radiohead anasını satıyım.

İkinci şarkı Morning Mr. Magpie doğrudan ambiyans olarak ilk şarkının devamı gibi, tabiî ilerledikçe bu mesele yavaşça değişiyor. Açıkçası bana eşek diyebilirsiniz ama bu şarkıda Thom Yorke'un mırıldanmaları The Clock'taki mırıldanmalarına çok benziyor. O yüzden bu şarkı bana yeni bir soluk aldırdı diyemem. İlk şarkıyla birlikte ele alıp hoş bir ikili olarak görüyorum bunları.

Little by Little, bu şarkı güzel doğrudan dinleyin, sikik sikik yorum yapamam. Sevmezsen gel değiştirelim abla, ben evde kendi çocuğuma da aynısından dinletiyorum çok memnunum. Ders çalışsın diye bilgisayar da aldım. Ya o değil de bu Nigel Godrich de iyice, grubun George Martin'i haline geldi.

Neyse, her şarkıdan bahsedeceksek bu iş uzun, bu yüzden Feral'ı geçiyorum. Lotus Flower ilk klibin çekildiği parça tam olarak az sonra dinleyip, bunun doğrudan In Rainbows'un da bir parçası olabileceğini siz de görebileceksiniz. Yalnız, Thom Yorke'un çaça dansının aksine ben bu şarkıda ağırdan tulum oynayıp göbek ata ata terlerimi silmek istiyorum, neden bilmiyorum. Ritm olarak da tutmuyor.


"Aman tanrım, bu şapka kimin şapkasıydı, ıssss hatırlayamıyorum bir saniye" diyorsanız aşağı kimin şapkasından giydiğini koyuyorum Thom Yorke'un. Evet Wimpy'nin.


Albümde en sevdiğim şarkılardan biri de Lotus Flower'dan sonra gelen Codex, zaten isminin içinde x geçen her kelime karizma skill'ine +1 kattığı için(x-mas hariç) şarkıyı bu yüzden de sevebilirdim, ancak bu şarkı sanıyorum ki, bulutlu bir günde yapılan uçak yolculuğunda alttaki bulut halısını görmek gibi bir şey. İşte diğer şarkılar hakkında da bir şey demeyeceğim onlar da güzel, dinleyin. Sonuçta Elvis Costello'nun da bir röportajında dediği gibi:"Writing about music is like dancing about architecture..."(Musician Magazine No.60, p.52)

9 Şubat 2011 Çarşamba

Atlar Üzerine


Atlar güzel hayvanlar. Tamam şimdi gerçek konuya geçiyorum. İngilizce'de şöyle bir söz vardır "Approximately 68 horses are copulating in my head" akşamdan kalmalığı anlatmak için kullanılır. Bazı dillere "Kafamda atlar sikişiyor." diye geçmişliği de var sanırım, tam bir bilgim yok. İşte bu at hayvanları yerine kedilerin kullanılması gerekiyor sevgili dostlarım. Daha mart gelmedi, ancak kedi hayvanları o kadar çok kızışmışlar ki, şato çevresindekileri elimden gelse mektebe kendi ellerimle götüreceğim. Dün gece rüyamda bir kedinin -çok afedersiniz biliyorsunuz böyle ahlaksızlıklara karşıyım. Hani burs veren kurumların bağışçıları olur ya nemrut tipli. İşte en az onlar kadar terbiyeliyim- anüsümü yaladığını gördüm. Sesleri rüyalarıma dahi giriyor artık. Lan bebek isa ve bakire meryem kahretsin, az önce bol miktarda kahve içtiğim için şimdi taşikardi oluştu ve çok heyecanlı yazıyorum mantıklı düşünemiyorum; halbuki blogun konsepti çerçevesinde hiçbir şey anlatmamayı ilke edindiğim için yine bir şey anlatmayacağım. (a show about nothing)

Aslında gelin, anlatacağım. Önceden de insan yavrularından biraz bahsetmiştim, ancak bazı insanlar gelip, "Monteynciğim, çocuğumun vaftiz babası olur musun?" diyorlar, ben de genellikle "Siktir git oradan görmüyor musun? Yazının başlığı "atlar üzerine" şurada ağız tadıyla bir Godfather göndermesi yaptırmadın. Nasıl bir de şakayı açıklamamı bekliyorsun!" falan diyorum.

Şimdiye kadar hiçbir bebekle oynamadım ve sevgi gösterisinde bulunmadım. Açıkçası bebeklere karşı bir nefretim yok, sadece ortak nokta bulmakta zorlandığım için aramızdaki ilişki ortaokul arkadaşınla 9 sene sonra görüşen insanın "bi ara içelim abi ya" demesi gibi bir şey, ancak bu bile değil. Bebeğe "Bi ara içelim abi" desem ne cevap alacağımı kestiremiyorum. Evet, sevimli varlıklar, ancak bunun tamamen biz normal insanların(bebeklik,çocukluk ve ergenlik yavaş yavaş gerileyip yok olan bir sarhoşluk) onlarla ilgilenmesi için çeşitli oyunlarla kafalarının ve gözlerinin büyük olduğunu biliyor muydunuz? Muhtemelen bilenleriniz vardır, bu büyük kafa, büyük gözler falan onlara bakmaya itip duygularımızı sömürüyor başka da bir özellikleri yok. Evet biliyorum "Daha 3 yaşında ama internete giriyor abisi." ancak bu benim o kadar umrumda olmayan bir olay ki, şu an siz bu cümleyi okurken "umrumda" mı yoksa "umurumda" mı diye yazılır, orada ses düşmesi olur mu gibi olaylara daha çok önem veriyorum. Açıkçası konuşurken "Abi ya The Final Cut'ı dinlemiş miydin?" diyemeyeceğim birisi benim canımı sıkıyor.

Evet, çocuk ve bebeklere saygı duyuyorum, ancak çocuk/bebek sevmeyen birine zorla "al telefonu" diye verilince açıkçası benim esrik ve güvercin ürkekliğindeki yüreğimde eski sevgilimle bir buçuk yıl aradan sonra konuşurmuş gibi gergin bir his oluşuyor. Eminim, birçok bûlok'ta da şu "bilgisayarla oynasın mı?" konusundan bahsedilip şakası yapılmıştır. Ancak, şunu demek isterim ki, bir tane bile çocuğun herhangi bir araba yarışı oyununu dahi doğru düzgün becerdiğini göremedim,değişen renklerin saykedelik etkisi serotonin salgılanması için kimyasallar gönderiyor. Nelerden bahsediyorum ya hu, zaten 10 gündür yazmıyorum. Hayır şu yüzden yazmıyorum, Sorbonne'dan, Şatoma geri döndüm 10 gündür hiçbir çocuk kuleme yollanmasın diye bilgisayarı iki yıl önce siktirettim, 4 bir yanı kitaplarla kapladım. Bir tane güzel ve dikkat çekici bir poster dahi bulunmuyor. Hatta uzaklaşmaları için size kulemin duvarlarına astığım haritaları sayacağım "güneş sistemi,dünya, avrupa, fransa, everest, mezopotamya" gördüğünüz gibi ben de yahudi/amerikan/mason çıktım ve dünya üzerindeki çeşitli emellerimi şu an adını bilmediğim ancak içinde ahşap gemi bulunan filmlerde kaptanların altın bir pergele benzeyen aletinden kullanarak haritalar üzerinde çeşitli çizimler yapıyorum. Bir de sekstantım vari onu neden kullanıyorum bilemiyorum.

Önümüzdeki yazıda: "Genco Erkal'ın Nazım Hikmet'ten yediği ekmeği kimse yemedi üzerine" ciddiyim mirasçıları bile teliflerden falan bu kadar kazanmıyordur. Neyse, yapsın o da güzel. Ya durun neşeli müzik koyayım buraya da:

19 Ocak 2011 Çarşamba

Lesotho Üzerine


"Ne işin var, coğrafyada arasan bulamayacağın bir Arjantin'de, Brezilya'da, Şile'de!"
Rousseau, 2010

Şili'deki insanların "Pardon bir saniye geçebilir miyim?" "Aaa sıkıştırmayın canım!" diyerek gezdikleri bilinen bir gerçek. Hatta, şol sebepten en ünlü fortçular da genellikle Şili'den çıkıyor. En azından denize kıyısı olan bu güzide ülkenin, komşularından Bolivya geçenlerde Peru'yla anlaşma yapıp 99 yıllığına Peru'dan denizli(Nazmi Konu oğlu Sinan Konu'dan) arsa kiraladı. Peki ya denize kıyısı olmayan diğer ülkeler ne olacak sevgili dostlarım. "Aaa ben İstanbul'dan başka yerde yaşayamam" "Denizsiz yerde yaşayamam kuzum" diyenlerimiz bir gün Lesotho'ya gitmek durumunda kalırsa ne olacak? Lesotho ve Vatikan haricinde çevreden tek ülkeyle sınırlandırılmış başka ülke bilmiyorum.(ayrıca şu an Ferahfeza Ayin dinliyorum, kasabın şu sert metal cisimle vurduğu kırmızı et gibi oldum.)(Ferahfeza demişken buradan başta Ahmet Hamdi Tanpınar olmak üzere, tüm Proustseverler Cemiyeti'ne üye olan yazarlara selamımı yolluyorum. Kayıp Zamanın İzinde 2'yi yazdığım zaman Monteynperverler Cemiyeti Bağcılar Şubesi'nden içeri bir adım bile atamayacağınızı bilin. Bakalım masalarını yeşil çuhayla güzelce kaplayıp, kaymasın diye ilkokul sırası örtü kaydırmayıcı mandal kullandığım, nikotinsiz nargile eşliğinde okey oynayan arkadaşlarınızı gördüğünüz zaman da o sikişmişin çocuğu Proust'un fan klübüne üye olmaya devam edebilecek misiniz?)Swaziland'ın en azından Mozambik'le komşuluğu var. Halbuki Lesotho "landlocked" kavramını tamamen yanlış anlamış bir memleket. Coğrafya dersleri de pek keyifsiz geçiyor olsa gerek "Komşumuz: Güney Afrika Cumhuriyeti. Bu kadar"Bazı dış mihraklar Lesotho'nun jeopolitik önemini kıskanmakta arkasından konuşmakta, gözlerini ülkeye dikmektedir. Fakat şerefli Lesotho Ordusu(toplam asker sayısı:7 falan 3 tanesi Kral'ın özel muhafızı) her türlü dış mihraka karşı ulusunu savunacaktır. Ayrıca unutmadan başlıca gelir kaynağı su ve elmas" bir dönemlik coğrafya dersi bu kadar, geri kalan derslerde öğrencilerin test çözmesine izin verilecektir. Bu arada ülkenin boyutu değil mesele, Andorra ve Liechtenstein falan da küçük ama troll gibi bi ülkenin içinde çıkıntılık yapmıyorlar. Neyse, buradan tüm Lesotho halkına saygılarımı sunup, milli marşlarıyla bu yazıyı sonlandırıyorum.

13 Ocak 2011 Perşembe

Osman Cavcı ve Ferdi Tayfur Üzerine


Yüksek lisans tezimi "Osman Cavcı ve Acıbademlilik", doktora tezimi ise "Her Ayna klibinde tecavüze uğrayan kadınlar ve 90'lar Türkiyesi için post-yapısalcı feminist okuma" üzerine yazdım. Her zaman söylemişimdir, Osman Cavcı'yla aynı zaman diliminde yaşamaktan gurur duyarım. Arkadaş çevremde de bunu belirtirim, çünkü "Osman Cavcı Türkiye'nin namusudur!". Fransa için Sergeciğim neyse Türkiye vatandaşları için de Osman Cavcı öyledir. Kendisinin Acıbademli'yi oynadığı televizyon filminde Rafet El Roman'ın eski eşi şu an hatırlayamadığım ama Almanya'ya kaçan insan oynuyordu. Seslendirmişler kendisini, dublaj dünyası gerçekten de inanılmaz abzürtlüklere boğulmuş durumda. Geçenlerde Turist Ömer Arabistan'da filmini izlemeye kalkışmış ancak Turist Ömer'i bir devlet memuru ciddiyetiyle seslendirmiş adamı duyunca "Burası bir eğitim müessesi, ticarethane değil. Ben eğitimciyim, tüccar değil. BEN EĞİTİMCİYİM." diyerek kapatmaya çalışırken bayılmışım. Uyandığımda krem rengi bir halı üzerinde yatıyordum, ve kendi kendime "Acaba böyle sıkıcı ve kötü öykülerin başlamasına vesile olan cümleler kurmama sebep olan etken nedir?" diye düşünüyordum. Çünkü bayılıp çok garip bir yerde uyanma olayının birçok kişi ekmeğini yediği için biz Uluslararası Fransız Aydınları Komitesi olarak artık bunları öykü olarak kabul etmiyoruz Fransa'da. Aslında yattığım bu krem rengi halı da, gayet kuledeki odamın halısı, ben bayılınca Peder Monteyn beni omzunda odaya taşımış.

Şimdiye kadar eğlenme amacıyla birçok aksiyonu tatbik etmiş biriyim. Curcunel olsun, Disneyland Paris'teki birçok atraksiyon olsun, efendime söyleyeyim, otoerotik asfiksi ya da en basitinden chateau'daki hizmetçilerle çeşitli gizli münasebetlere girip Seymen Ağa gibi çocuk yapıp hizmetçileri başkasıyla evlendirme gibi ahlaksızlık seviyesine varan durumlar bunlar. Ancak hiçbiri Peder Bey'in omuzlarında gezdirdiği dönemler kadar keyif verici olamadı, googlescholar'ın (ve birçok sevdiğim insanın misal Sir Isaac Newton'ın)da belirttiği gibi "Standing on the shoulders of giants" hissi tam olarak buna yorulabilir. Hayao Miyazaki'nin "Laputa: Castle in the Sky" filminde bir tane dev robot hanımkızımıza saldırıyor, işte aynı o devi kontrol ediyormuş gibi neşelenmekteydim Peder Bey'in omuzlarındayken, şimdi "biz büyüdük ve kirlendi dünya" dememek için zor tutuyorum kendimi ama onun yerine konserve yaprak sarması şu an aklımdan geçmekte bulunduğu için onu demeyeceğim.

Seslendirme müessesinin en önemli insanlarından biri olan Ferdi Tayfur'u, müzik yapan Ferdi Tayfur sandığım için yıllarca Ferdi Tayfur'un da bir Hakan Peker, Nilüfer ya da Tolga Abi gibi hiç yaşlanmayanlar kabilesinin başındaki kişi olduğundan korkmuştum. Sonradan öğrendiğim kadarıyla müzisyen Ferdi Tayfur'un babası bu adamı sevdiği için oğluna aynı ismi vermiş. Aynı zamanda sinemaya gönül vermiş olan Laurel ve Hardy'yi seslendiren Ferdi Tayfur'un Leblebici Horhor Ağa'da oynamış olmasından ötürü kendisini çok kıskanıyorum. Eski bir filmde oynama şansı verilse mutlaka Leblebici Horhor Ağa'da oynardım, filmin fotoğraflarını ne zaman görsem gözlerini belerte belerte bakan Leblebici Horhor Ağa'ya stüdyodaki görevlinin ağzına sıçan Christian Bale gibi tekmeyle dalardım. Ayrıca Ferdi Tayfur'un bu kadar Hollywood tipli çıkması biraz da olsa bozdu beni. Zaten tam bu dönemlerde Dünya'daki briyantin stoğunun büyük bir kısmı Hollywood'a gönderiliyor diye biliyorum.



P.S: En üstteki fotoğraftaki ablanın kot pantolonunun belinden yola çıkarak filmin 1995 yılında çekildiğini derhal tahmin edebiliyorum. Arka koltukta da doksanlar zayıfı oturuyor.

10 Ocak 2011 Pazartesi

Çin Yelpazesiyle Mangal Yelleyen Adam Üzerine




Başlıktakine benzer saçma resimler aklıma geldiği zaman telefona kaydediyorum. Telefonla aramızda bireysel twitter ilişkisi gelişmiş durumda. Mesela sarhoş olduğum zaman "like a soul sister and soul brother"(meta fetişizmi?)(Telefon da bok gibi ha, cebime sokarken tuşları kopuyor,The Fly filminde yavaş yavaş dökülen Jeff Goldblum-kendisinden çok korkuyorum, bence ruhunu şeytana satmış olabilir- gibi parçalara ayrılıyor)[Allah kahretsin Geena Davis aka "Sana Gülüm diyemem gülün ömrü az olur"la 3 yıl evli kalmış. Ben de diyorum adamı neden hiç sevmiyorum. İyi Geceler Öpücüğü diye bir filmi vardı kendisinin, hatırlayanlar olacaktır. Eski ajan yeni ev hanımınıydı. O filmi izlediğimde deliler gibi aşık olmuş, hatta "Bence Geena Davis'le beş dakika konuşabilsem bana aşık olur, zaten çok komikli biriyim" falan diye düşünmüştüm. Sanıyorum ki ilkokuldaydım, ve İngilizce'de kurabildiğim en karmaşık cümle "What did you do last Summer" başlıklı ödeve "I went to my chateau then I swim in my lake" falan yazmaktı. Fransızca'dan başka bir dille ilk defa karşılaşıyordum(12 yaşımda Türkçe öğrendim)]yazmışım, üstüne telefon cevap vermiş "ikinci lig oyuncuları süper kahraman yardımcıları gibi", ya da "baloncuk çıkaran oyuncakların tekrar doldurulduğunda aynı randımanı verememesinin üzücülüğü" vesaire vesaire. Büyük bir kısmını ne zaman yazdığımı bile hatırlamıyorum. Yaklaşık 120 tane böyle henüz çözülmeyi bekleyen metin ve sayı karmaşası var. İşte bu işin ustası olan adamdan Luigi Serafini ve bu düzen kendi kendine oluşmuş olabilir mi, diye düşündürten kitabı Codex Seraphinianus'dan bahsedeceğim.

Düzen kendiliğinden oluşmuş. Kitap başka bir dünya'daki canlılardan, araçlardan, bitkilerden, fizik, kimya ve mimariden bahsediyor. Ancak, bunu kendi oluşturulmuş alfabesinde anlattığı için, resimlere bakıp "off kimbilir neler anlatılıyor acaba" diye okuyanın içinden geçirmeyi amaçlıyor. Çünkü Serafini Abimiz, asemik alfabeye boğup, zaten okuyanı resimli kitaba bakan çocuk merakına düşürmek istiyor. Harflerin hiçbir anlamı olmadığını 2009 yılında açıklaması ise orospu çocukluğundan başka bir şey sayılamaz doğal olarak. Kitap ilk baskısını 1981 yılında yaptıktan sonra, pek çok insan dili çözmeye niyetleniyor zaten. Bu arada bu dünyanın sayı sisteminin 21 tabanında olduğu bulunuyor mesela. Ayrıca aşağıdaki fotoğraf da tripofobisi olanları biraz rahatsız edebilir.
Hep merak etmiştim bu derdin ne olduğunu, kelebekler hariç başka bir şeyden aktif olarak korkmuyorum zaten. Ancak, bu yazacağım şeyi çeken bilir, özellikle pek sevgili dostum Debussy de bundan muzdaripdi. Tripofobi(Britanyalılar Trypophobia diyor), boşluklardan, yanyana duran böyle birçok aynı şeyden bünyenin çok fena olması durumu. Korku değil lan bu, bak şimdi düşündükçe şey oluyorum, böyle o cisimleri yakıp yok etmek, anasına bacısına sövmek istiyorum. Buraya fotoğraf yerleştirmeyeceğim bûloğu açtıkça tiksinmeyeyim diye, link koyacağım isteyen bakabilir.

-açmayın delikler!-



-açmayın delikler!-

Her yerim kaşınıyor be, bilgisayarın ekranını yumruklayacaktım az kalsın sinirden. Neyse öyle.

7 Ocak 2011 Cuma

Ben Babağın Lanet Yaptı Üzerine


Normalde biliyorsunuz, garip bir şekilde bazı insanlar "taşaklarını" gibi arama sonuçlarıyla bu bûloğa bir şekilde ulaşabiliyor, ya da "biz onu bir regaip gecesi yanımıza alınca mı şaşırdınız" gibi şeylerle. Fakat ilk defa bu kadar Shakespeare(kendisiyle bizzat tanışmış arkadaşlarım var.) kokan bir arama görüyorum. "Ben babağın lanet yaptı" cümlesi, google translate'i akla getirse de, kendisi aynı zamanda Kibar Feyzo'nun directors cut'ında bulunan bir cümle, bunu çok az bilen kişi var. Adile Nachitte'in "Dur o parayla öküz alırız!!!" dediği yerden sonra gelen sahnede Feyzo, bir gece Gülo'nun evinin önünde cikciklemeye(ben aşk kuşuyum) çalışırken; babasının hayaletini görüyor, ve babası buna yavaşça gelip "Ben Babağın lanet yaptı." diyor yani demek istiyor ki, "Ben babanım, Gülo'yla evlenmezsen üzerimden lanet kalkmayacak ve doğal olarak Erdal Özyağcılar da evlenemeyecek." Tabii bu karmaşık sahnenin eklenmesinin gereksiz bulan Atıf Yılmaz çıkartıyor sahneyi. Öncelikle ilk istediği şey bu sahnenin bazı sinema insanları tarafından "hmm bu hamlet olarak da okunabilir" falan demiş olacağından korkması. Slovenya'ya gidip konu hakkında bizzat Zizek'le konuşuyor, "Abi valla bana sorma ben zaten her şeyi cinselliğe falan bağlıyorum, Hamlet mamlet taklaya gelirsin" diyince sahneyi filmden atıyor.

Zizek'in bir röportajında bu adama "Başkan sana Zizek mi diyelim, jijek mi? diye soruyorlar bu da "Valla kafanıza göre takılın doğru söyleme çalışanları duydukça paranoyalardan paranoylara koşuyorum" diyor. İşte tam burada yıllardan beri "emirkusturika" diye ismini söylediğim insana "kusturitza" diyenleri ağır yaraladığım zamanlar aklıma geliyor.(cebimde her daim bir adet köstekli saat ve bir arkadaşımın hediye ettiği Sivas Çakısı taşıyorum.)(köstekli saat kayboldu galiba da "kusturitza" diyenler için çakı hala cebimde) Sen belki Kusturitza diyor olabilirsin aga, benim zerre sikimde değil, ancak ben yanlış biliyormuşum gibi gizliden düzeltmeye çalışırcasına "kusturitza kusturitza" diyerek suratıma suratıma tükürme lütfen. Fransızca kolaylıklar dili olduğu için Montaigne'den Monteyn'e çevirdim mesela zor olmasın insanların söylemesi diye. Özel olarak herkesin yanlış bildiği isimli bir yönetmen bulup suratlarına doğru düzelteceğim. Bir saniye kesin İzlanda'dan çıkar bu. İşte buldum: Friðrik Þór Friðriksson. Bu akşamdan tezi yok bütün filmlerini izleyip kendisini her ortamda öveceğim. Şimdi nereye bağlayacağım için İzlanda dedim ona geilyorum. İskoçya'ya tabii ki. Birbirlerine çok yakınlar sonuç olarak. İşte İskoçya menşeili güzide Post-Rock gruplarından Mogwai, yeni albümünü çıkardı. Yine uzun isimli şarkılar içeriyor albüm, zaten yaptıkları müziğin güzelliğinden sual olunmuyor, Hawk is Howling biraz yarak gibi albümdü, ama bu resmen güzel bir albüm olmuş. Yani şöyle 2 hafta dinlenir mesela kafaya estikçe. Şarkı şarkı inceleyecek değilim. Hazır gelmişken albümdeki en huzurlu parçayı da buraya yerleştirmezsem olmaz, hafiften "A cheery wave from stranded youngsters" kokan bu şarkının adı "Letters to the Metro". Bence metro istasyonunda bekleyip, dünyanın sanki bütün yükü üzerindeymişçesine garip triplere girenler bu şarkıyı isminden dolayı da beğenebilirler. Ardından cama kafalarını dayayıp çok önemli varoluşsal sorulara mutlaka cevap da verebilirler.


11 Aralık 2010 Cumartesi

Arko Traş Sabunu Üzerine

Bu traş sabunu sadece berberlere ve 45 yaş üzerinde çok sert sakallı amcalara satılıyor. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nın getirdiği düzenleme böyle, elden bir şey gelmez. Mesela şimdi gidip almaya kalkışsam biliyorum ki, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nın adamları beni sinsice takip edip, sabunu satın aldığım dükkandan çıkarken simsiyah bir GMC(amblem kırmızı olmalı!!1bir!1) vana atıp kaçıracaklar. İşte bu aşağıdakinden, hatta eminim beni takip ederken, donut da yerler, kahrolası federaller!
Hatta, Arko Traş Sabunu Adamı'nın kullandığı traş dalgasının da fotoğrafını koyayım, nasıl olsa onu da 45 yaşına kadar sadece vitrinlerde ve çeyiz bohçalarında açılan traş takımlarında görebilirim. Zaten o kutulardan olsa bir tane, ah ulan o aynalı çeyiz takımına bitiyorum. Ben o aynalı kutuların hiç kaloriferli evde kullanıldığına tanık olmadım. Yatak odası kışın buz gibi olan sobalı evlerdeki yeni evlenmiş gençlerin çeyizlerinde oluyor sadece o, aynalı "Erkek Özel Bakım Seti" Bir toplumsal çıkarımın daha sonuna böylece sonuna geldik sevgili okurlar. MIT'de falan okuyorsanız eğer gidip Noam Chomsky'ye, "Bırak wikileaksi falan da, aga sen bu aynalı traş takımlarının belli gelir kesiminin çeyizlerinde 1991-2003 arasında popüler olması ve aynı gelir kesimin düğünlerinde kullanılan sim/topuz korelasyonu hakkında ne düşünüyorsun." diye sorabilirsiniz. Ya da Fransa'ya gelip bana sorun fark etmez.
P.S: Bu arada, dün akşam yıllardır beklettiğim Ran'ı izliyordum. Filmde Yaşlı Amcanın soytarısını oynayan bir tane tip var Kyoami diye. Filmin Başında giydiği kıyafet, Alman Milli takımının 80'lerden 90'ların başına kadar kullandığı ve benim "Jürgen Klinsmann Forması" olarak adlandırdığım formanın yerel öğelerle o çilekeş Hokkaido kadının gözyaşlarıyla, acılarıyla işlenmiş versiyonu. Buyrun bakın:

P.S2: Arko Traş Sabunu Adamı'nı, Ören Bayan Bayanı'yla başgöz edeceğim.

13 Kasım 2010 Cumartesi

Şimdi Uyuyayım Sabah Erkenden Kalkar Çalışırım Üzerine


Evet, dostlarım zamanında ben de öğrenci oldum, o sefaleti bilirim. Bugün de sizinle Dünya'nın en büyük yalanlarından biri, yani "Şimdi uyuyayım yarın sabah erkenden kalkar çalışırım." üzerine konuşacağım. Bunun diğer bir versiyonu da gece 2'de, "Beni bir saat sonra uyandır."dır, bildiğiniz gibi uyanmaz, ve sizi bundan sorumlu tutmaya çalışır; böyle durumlarda hiç düşünmeden dövüp sokağa atın bu insanı.

Gördüğünüz gibi saat 10 civarında uyuyanlar istikrarlı bir başarı sağlayarak %40'a kadar uyanabilme ihtimali tutturuyorlar, bu insanlar önceden çalışmış belki sabah tekrar için uyanıp sınavda yardıracak insanlardır. Tabii ki bu istatistikleri DPT'den aldım, çünkü bu yalanı söyleyenlere ağır nüfus planlaması uygulamayı ve hatta vazektomi ve benzeri yöntemler uygulamayı düşündüklerini biliyorum.(Bana kalsa lobotomi uygulasınlar derim) Ancak, bu demek olmuyor ki mesela, saat 3'te yatan biri 5.30'da kalkıp çalışamaz! Her zaman istisnalar vardır, London School of Economics'de bize bunu "outliers" diye öğretmişlerdi.

Saat 11'e geldiğinde artık uyusa da uyanma oranı düşmüştür, zaten 11'de yatacak kişi muhtemelen 12'ye kadar çeşitli çevrimiçi sosyal ağlarda sürtüp "canım çok tatlı çıkmışsın", "karşim, çok güzel günlerdi keşke geri dönebilsek :/" gibi yorumlar yazarak kendi hayatını sikmeye bir adım daha yaklaşır, tebrik ederim. Bunların aynı zamanda saat 3'e kadar oyun oynayanları, sabaha kadar online mesajlaşanları ve bu mesajlaşmalar esnasında "hehe yarın da sınavım var sıçtım" diye kendiyle dalga geçtiğini, efendime söyleyeyim sarkastik olduğunu sananları var ki, EVET SIÇTIN GERİZEKALI! diyecek arkadaşıyla konuşmak yerine saçmasapan insanlarla konuştuğu için kafasına dank etmeyecektir muhtemelen.

Saat 12'ye geldiğinde 650 sayfalık kitabın daha 18'inci sayfasında olduğunu gören insanın içini dert kaplar, ve "Eski sevgilinin, yeni sevgilisiyle çektirdiği fotoğrafını görmek" şeklinde adlandırabileceğim o, götten boyna doğru yukarı çıkan tutuşmaya benzer bir şey yaşamaktadır. Artık geri dönüş yoktur sevgili dostlarım, bu andan itibaren attığı "sabah erken kalkarım" yalanı sadece vicdanını biraz da olsa rahatlatmak içindir, ama başarısızlık kapıdadır sefalet kapıdadır, yazıklar olsundur.

Saat 1 ve ondan sonrası için de böyle diyenler olmasına rağmen onlardan bahsetmek dahi istemiyorum, çünkü kuracakları cümleler şuna benzerdir "Cevap 16 mıydı?", "Nasıl, Balinese Cock Fight olur lan!", "Hayır anlamıyorum Hitler'in o döne.. Neyse artık", "Aga bir kere Graduate Cyclinder haaaa doğruu" işte bu cümleleri kuranlar şüphesiz ki, yanmadan yanacaklardır, tasavvufi anlamda değil gerçek anlamda.

3 Kasım 2010 Çarşamba

Politik Sanat Üzerine


Öncelikle şunu belirteyim, devam eden yazıyı yaklaşık 12 saniye içerisinde çürütebilecek insanlar var olabilir, ama onlara "hmm haklısın" dedikten sonra, sığ fikirlerimin zerre değişmeyeceğini tahmin ediyorum.

Vladimir Nabokov, Lolita'nın sonunda (sonunda falan değil aslında, sonradan sonuna eklenmiş) "Lolita Adlı bir Kitap Üzerine" deyu deyu bir makale yazıyor çok önceden tabii, o zamanlar Solgun Ateş yoktu, ay yeter şu şakadan da. Neyse efendim, o makalede şöyle bir cümle geçiyor:" Benim için bir sanat eseri, kabaca "estetik mutluluk" diyebileceğim şeyi sağladığı sürece varolur." Çok da iyi çok da güzel söylemiş, işte bu yazının devamında karmaşık şekilde anlatmaya çalışıp muhtemelen başaramayacağım şey, politize olmuş sanatın genellikle bu estetik zevki mahvettiğidir.

Mesela bir gün biri gelip bana şöyle dese, "Marcel Duchamp'ın günlükleri bulunmuş! Aslında Fountain için açık açık "Ulan Dünya'nın içine sıçtınız be!" demek istiyormuş adam!" dese hiç düşünmeden bu dalganın bulunduğu yerlere bilet alır ve hatırladığım kadarıyla 8 tane reprodüksiyonu olan bu eseri balyozla kırarım. İşi çok dengeli bir şekilde ortaya koymak çok zor bir durum, Benim Üniversitelerim'i okurken, resmen Gorki'nin göz kırpıp dil çıkardığını "yaaaani anlarsın yaaa" dediğini hissedebiliyordum, ama buna rağmen yapıtın akışını mahvedecek düzeye varmıyor bu olay. Bu da tabii ki Gorki'nin ustalığından kaynaklanıyor sanırım, zaten otobiyografik eseri ben olsam bokunu çıkarırdım: "Rusluk'tan aldığım tadı başka hiçbir şeyden alamadım, belki bilardo, ama yok lan Rusluk daha iyi"(umut sarıkaya'ya +rep, emeğe saygı) yazardım. Roman boyunca, bazen Sovyet Dönemi propaganda filmleri kadar neşeli şekilde çalışmayı tasvir ettiği bölümler hariç, gerçekten de bu dengeyi sağlayabiliyor, estetiği dağıtmıyor. Ya da The Road'da, yazarın kurgu kalitesine, edebi gücüne bakmayıp, aslında "Bakın işte, Dünya'ya böyle davranmaya devam edersek sonunda olacak budur diyor Cormac McCarthy:/" diye yorumlamak, Şevval Sam'ın çektiği komik Nükleer karşıtı videoluktur. Peki yaptıkları, sanatının önüne geçen ne vardır? Bandista vardır efendim, zaten uzun süredir taallukatlarına sövdüğüm ve tamamen vasat altına hitap eden bu topluluktan tekrar bahsetmek istemiyorum. İsteyen her kişiye "3 dakika içerisinde bandista şarkı sözü yazma kılavuzu"nu 12 kupona veriyorum zaten. Müzikleri herhangi bir ska, veya balkan, klezmer karışımı gruplardan birini alıp üstüne söyleyin. Hiç yormanıza gerek yok beste için.

Özellikle tiyatroda şuursuzca yapılınca, oyun tamamen Levent Kırca havasına bürünüyor tüm estetik değerini yitiriyor, işte ona üzülüyorum. Geçen gün Kafkas Tebeşir Dairesi'ni izliyorum, tam kızın hasta numarası yapan oğlanla evlendiği, ufak düğünün gerçekleştiği yerde baştan Çav Bella(aslala bislas beybi) çalınarak oyundaki yabancılaştırma öğesi olan Kaymakam rahatsız ediliyor sonra "öhöm" diye ses gelince düğün şarkısına geçiliyor falan filan. İşte bu olurken kanım çekildi, resmen akış bu kadar sekteye uğratılabilir, oyundan bu kadar tiksindirilebilir, az kalsın yarısında çıkmak üzereydim, ki sinirli bir ekşisözlük yazarı olmadığımı fark edip izlemeye devam ettim. Belki de Bono 'yu bile bu yüzden sevimsiz buluyor olabilirim, şimdi fark ettim. Peki bunu müzikte kim kaliteli yapıyor derseniz, artık dilimde tüy bittiği için artık kendisinden bahsetmeyeceğim. Ki o da zaten bu tip şeylerin, bir süre sonra kuraklaştığını fark edip tamamen o kökü reddedip "Another Side.."la beraber 16 kilo taşaklı dönemine geçmiştir. Ha, mesela bu taraklarda bezi olmayan Leonard Cohen 92 yılında gidip "I've seen the future, its murder"(mükemmel bir şarkı bu arada, ayrıca Cohen resmen şarkıyla dilli milli sevişiyor yorumlarken, o ayrı bir konu) diyor, fakat bakın Cohen'in sesinden değil bir de kendiniz söyleyin, sözün pek bir değeri olmadığını fark edeceksiniz. Ha şarkının kendisi güzel zaten, ama ah o sözler, ah. Aga senin işin o değil, bu mesela gelip benim hiç ilgilenmediğim bu konu hakkında halâ kasıp yazmaya devam etmeme benziyor. Ha bu arada "ama niye öyle diyorsun adama, aşk da aslında politika değil midir?" falan diyen olursa, önce kendimi sonra da onu vururum, bir kere soru kalbına bakar mısınız? "x de aslında y değil midir?" Bunu diyenin e-mail adresini hiç düşünmeden ifşa ederim sessizligin_sesi@hotmail.com, kesin budur. Ay içim bulandı.

Neyse, işte öyle lütfen sanatçılar politik olayım derken maymun olmasınlar, şeker de yiyebilsinler. Estetik değeri göz ardı edip sonunda, üniversite öğrencisi politik dergisi kıvamında kelime oyunlarının mahkumu olmasınlar.

P.S: Bob Dylan ilk altı albümünü mono yayınladı. Bunun çok tatlı reklamını aşağı koyuyorum. Özellikle, sondaki o orijinal columbia reklamı mükemmel.

Bir de "buuuut" diyince ballad of a thinman'in başlaması
 
Copyright © 2010 MONTEYN