sinir krizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinir krizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Haziran 2012 Salı

Kuşların Boş Konuşması Üzerine

"Wovon man nicht sprechen kann, darüber muss man schweigen."
Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus

Wittgenstein'dan bildiğim okuduğum tek alıntıyı buraya yapıyorum, neden çünkü bugün kuşların gevezeliğinden bahsedeceğim.(hayır satıralarında twitter'a dair bir gönderme yok.) Öncelikle birkaç tanesi hariç tüm, sabah ötmeye başlayan kuşların amınakoyayım. Bu kadar sert niye girdim? Çünkü bu sabahların bir anlamı olmalı(sic.) fakat kuşlar için carcarcar ötmek eylemi tamamen uygarlıklarının gelişememesinin sebeplerinden biridir.

Şimdi gogol'da "why do birds chirp in the morning" diye arattım. Cevaplar 

1.Mekanlarını korumak için sabahın 4buçuğunda diğer erkek kuşlara göz dağı vermek
2.Seks

Zaten ikincisi birinciye davet çıkarıyor. Biliyorsunuz, köpekler mekanlarını işaretlemek için işerler ve daha fazla kafa sikmezler bu konuda, fakat kuşlar fitifitifitifiti her sabah ötmek durumundalar, çünkü familyalarındaki diğer kuşlar kuş beyinli olduğu için her gün unutup duruyorlar. Ben hepinizin familyasını sikeyim orospu çocukları. Bakın, cevaplarda hiç dişi kuşların ötmesinden bahsedilmiyor, çünkü birçok ortamda olduğu gibi boş konuşup kafa siken erkek manitayı kapızlıyor. Her sabah dostlarım "aaa ne güzel ötüyor ya hu" dediğimiz kuşlar aslında birbirlerine ";P","Saka Su sevişelimmi?","Fatma birlikte kumrular gibi mutlu olmaya ne dersin;)" gibi mesajlar veriyorlar biz de bunları bir bok zannediyoruz. Birçok kuşun ötüşünü severim, ama bir insan(kuş) sırf seks için hergün sabah 4'te uyanıp güneş batana kadar çene çalmaz ki arkadaş. Eğer çıkıp da diyaloğa girdikleri kanıtlanırsa bunu da reddederim çünkü, her erkeğe peşin gözdağı vermek, toplanıp "birader bir saniye ötüşebilir miyiz?", "Geçen gün serçe su'ya ötmüşsün, çıktığın yumurtayı siktirtme! Bİ DAHA ÖTMEYECEKSİN DEDİK LAN!" şeklinde muhabbetlerinden başka bir muhabbet etmedikleri ortaya çıkıyor, ki bu da kuşların niye doğru düzgün bir uygarlık kuramadıkları kafeslerde gazete kağıtlarının üzerine sıçtıklarını açıklar nitelikte.

Adeta Çin Halk Cumhuriyetinin yılda bir kez toplanan büyük meclisi gibi doğrudüzgün karar vermelerini beklemek resmen kuşlara haksızlık olur. Çin'in Büyük Meclisinde yaklaşık 3000 delege toplanıyor ve yılda bir kez çeşitli kararlara imza atılıyor, böyle çeşitli meclislerde bulunduğumdan ötürü söylüyorum şimdiye kadar 40'tan fazla üyeye sahip olup düzgün karar alabilen bir meclise hiç denk gelmedim, bunu dünyadaki çeşitli ülkelerdeki meclislere bakarak da anlayabilirsiniz. Her sabah günaydın diyip ismini zikredemeyeceğin sayıda çok insan varsa o mecliste sen neyin kararını veriyorsun amına koyayım.
 Şu meclise bakın, ününün doruğunu çoktan aşmış fakat ikinci/üçüncü dünya ülkelerinde stadyum konseri veren metal grupları gibi koca meclise dev LCD ekranlar eklemişler. Şu sağ ve soldaki mavi şeyler LCD ekran arkadaşlar. Böyle bir mekandan ne beklenebilir. Şu arkadaki 8 bayrağın ardından bir ışık şovu çıksa kim şaşırabilir ki? Alttan dumanlar vesaire derken bir bakmışsınız bir rampada Metallica falan yükseliyor arkadan.

Yani Çinli tabii bir derdim yok, fakat kuşlar da işte aynen böyle boş işler peşinde kendilerini helak ediyorlar, sonuçta gidip de bir okul bitirsinler demiyorum, ama her sabah da olmaz ki arkadaş bu nasıl bir seks merağı ki bütün bir yıl boyunca ötüyorsun. Bu yüzden arkadaşlar tüm kuşlara nemfomani teşhisi konmalı ve bu konuda tedavi edilmelidir, çok samimi söylüyorum bunu.

Burada, öncelikle sesini duymadığım bilmediğim fakat sevdiğim Dodo, çeşitli hayvanlar tarafından helâk edilen Kiwi, dünyanın en cool hayvanlarından Baykuşu ayrı tutuyorum. Bilhassa baykuşa bütün gece belâ okurcasına puhulamak çok yakışıyor, hiçbir şeyden memnun olmayan yaşlı amcaların haber izlemesine benziyor baykuşların psikolojisi, mehhh, guhhhh, gohhhh, gogohhh, sürekli geğirme ve televizyon karşısında uyuyakalma arasında gidip gelen bir hayatları var. Gündüzleri tıpkı birçok yaşlıyı göremeyeceğiniz gibi(kahveye gittikleri ya da kısa süreli öldükleri için) baykuşları da görmek pek mümkün değildir mesela bu yandan da benzeştiklerini söyleyebiliriz. Zaten minervanın baykuşu da ancak alacakaranlıkta uçacaktır. Fakat diğer kuşlar gibi olmadığı için meclisler en sikik hukuk felsefesine girişte bile kullanılan bu sözden ziyade kafa siken serçeler gibi yaşıyorlar. Şu anda öfkemden ne dediğimin devamlılığını yitirmiş durumdayım ancak, baykuş-meclis analojisine tekrar dönsem orada belki bir şeye benzerdi de o ama öyle kalsın, benim kapasitem bu kadar diyip hiç zorlamaya niyetim yok.

Bundan sonraki yazıda bir konu hakkında yazmamı isteyen varsa aşağı yazabilir onun hakkında yazmayı deneyeceğim. İçimden gelmeden nasıl yazabileceğimi merak ediyorum.



P.S: Wicker Man'in soundtrack'ini mutlaka dinleyin, çıplak ayakla toprakta yürümek istiyor insan.


22 Aralık 2011 Perşembe

Le Samourai'daki Alain Delonluk Üzerine




Bir süre önce Le Samourai'yı izlemiştim. Yukarıdaki fotoğrafta da görebildiğimiz gibi Alain Delon'un, Eric Cantona gibi yakaları dikerek karizma yaptığı dönemler. Dün gece yatarken biraz da kıkırdayarak "alengirli delongirli bir ismi var adamın" diye şaka yapıp bunu bûloğa yazmamalıyım diye düşündüğüm için yazıyorum bu yazıyı. Le Samourai'daki Alain Delon'la sevişmek istemeyecek bir tane bile insanevladı varsa şu bûloğu okuyan, İtalyan Mafyası arkadaşlarımla beraber memnuniyetsiz ifade takınarak parmaklarını kırdırtacağım. Arkadaşım benim de benzer bir paltom var, biraz İskandinav Satanist Kült liderlerine benzese bile yine de aynı yaka kalkma hareketi yapılabiliyor, ancak ben giyince 4 gün önce grip olmuşum da gırtlağım üşümesin diye önünü kapıyormuşum gibi duruyor kapadığım zaman düğmeleri, bu adamda nasıl böyle duruyor hiçbir fikrim yok. Bence göt büyüklüğüyle de alakalı olabilir, çünkü götüm çok büyük olduğu için, arka taraftan rüzgar geldiği zaman stadyumlarda dalgalanan dev takım bayraklarının dalgalanması gibi dalgalanması gereken kısmı, götüm biraz zorladığı için sıkışıp kalıyor. Filmde baktım şimdi adamın en az 1.87(Emperyal Sistemi kullanan okurlar için not:6.2 feet'e yaklaşık bir şey)(neden bunu kullandığıma dair bir fikrim yok. Amerika'da ESANP devrimini gerçekleştirdiğimiz zaman da tekke ve zaviyeleri kapattıktan sonra bu gerizekalı ayak, arşın, okka, kulaç, endazeyi falan ilk olarak kaldırmayı planlıyorum.) kendisinden oldukça kısa kaldığım için de bu olabilir. Hayır dostlarım yalan atmaacağım, Alain Delon'u kıskanıyorum:( Kendisini çekemediğim için, aşağı yaşlılık resmini bulmaca karalarcasına karalayıp koydum zaten. Yapacak bir şey yok, kendisi hakkında bir karalama kampanyası başlatmış oldum böylece. Gördüğünüz gibi Vedat Özdemiroğlu kelime esprileri yapmaktan çekinmiyorum, çünkü moralim bozuldu ve belki ilgi çekerim diye efsanevi mesajı tekrar okurlara atmak istiyorum "Meşgulsn sanırım, ben yatıyorm ii eğlenceler sna..."

Evet dostlarım, gün gelecek kıskançlıktan Alain Delon'a da laf edecek kadar küçülecekmişim demek ki, ama yine de bunca zaman güldük eğlendik, ol sebepten bugün size aylardır üzerinde çalıştığım girişimcilik fikrimi açıklıyorum:"bebek aspirini aromalı dondurma" Ya bir saniye buna döneceğim, siz de bilinçaltında bir süre bunu düşünedurun ancak bir şey demek istiyorum. Mesela youtube'da atıyorum "aphex twin"i aratıyorum, sonra da en çok izlenen videosu ne diye merak ettiğim için izlenmeye göre sıralamasını izlemek istiyorum, fakat bu babadan oğula nesil youtube bir kere adam gibi bana bunu göstermedi, ya da bilhassa Boris'i ararken mutlaka Lady Gaga'yı falan tepeye oturtuyor, ya da işte kedi videosu falan. Ciddi anlamda bir kedi videosu tutkunuyum ancak youtube'da Lavrenti Beria'yı aratsam neredeyse kedi videosundan çıkacağından emin gibiyim. Aha buyrun Joseph Stalin diye aratıp izlenme sayısına göre listeledim N.W.A'nın "Fuck da Police" şarkısı çıktı. Sözlere bakıyorum şimdi, işte buyrun Stalin bile geçmiyor. Ya, youtube'da akıllı arama özelliği var ve diktatörlük ve polis devleti karşılaştırıp kullanıcı için bilinçlendirici sonuçlar veriyor, ya da anasına bacısına sövmelik bir sistemleri var. ŞU an N.W.A elemanlarının hayat hikayelerini de kontrol ettim, hiçbirinin Stalin'le bireysel bir sorunu olmamış, bilemiyorum.

Neyse, bu bebe aspirini aromalı dondurmaya gelince, bir miktar sermayeye ihtiyacım var onu da artık aranızda toplarsınız. Canım ilaç, papatya aromalıymış. Papatya aromalı dondurma yapsam, sadece "sağlıklı beslenip, natürellllll sabun kullanıyorum kaliteli yaşıyorum" insanlarına satacağımdan şüphem olmadığı için bu dondurmanın isim haklarını Bayer'den satın aldım "bebe aspirini aromalı dondurma" şeklinde satılacak, buzlu dondurma satmaya çalışanlara akrabalarının bir dönem nasıl da külahtan böcek çıkmalı durumlar yaşadıkları öyküsü her gün zorla dinletilecek, Maraş Dondurmacılarında satılması yasaklanacak, çünkü DONDURMACILIK CİDDİ BİR İŞTİR.
Günümüzde artık Maraş Dondurmasını elindeki demir çubukla oynatmaya kalkışan kişiler TRT Okul'daki Dedemin Oyuncağı programında yapılan o oyuncaklar çocuklar tarafından o program dışında bir daha nasıl asla kullanılmayacaksa, kendileri de bu şekilde göstermelik bir kişi bırakmalılar ve bir daha bu mesleği yapmamalılar. Nazarımda arkadaşına kompresörle şaka yaparken bağırsaklarını patlatan adamdan bile dünyaya daha zararlılar ve antipatikler. Bir Fransız olarak söylüyorum bunu eğer Türkler'in hala deveye binip fes taktıklarını sanıyorsak Camel sigarasıyla alakası yok bunun, bir bu dondurmacıların, bir de şerbetçilerin geleneksel kıyafet giymelerinden ötürüdür değerli okurlar. Sadece uyarmak istedim. Bugün değerli vatandaşım Emilie Simon'dan oldukça güzel bir parçayla bu yazıyı sonlandırıyorum:

21 Ekim 2011 Cuma

The Tree of Life Üzerine

"Benim için bir sanat eseri, kabaca "estetik mutluluk" diyebileceğim şeyi sağladığı sürece var olur."
Vladimir Nabokov, Lolita Adlı Bir Kitap Üzerine, 1956

Tabiî burada Nabokov'un "estetik mutluluktan" kastının güzel kozmik görüntüler, yavaş çekimde koşan çocuklar olmadığını tahmin edebiliyorum. Ayrıca Nabokov'un bu anlayışının basit okuyucu için eksik kaldığını Richard Rorty sanırım Olumsallık, İroni ve Dayanışma kitabında bahsediyordu. Burayı bir süredir takip eden herhangi birinin de anlayabileceği gibi ben sanat denilen olaydan kesinlikle anlamayan , sadece sevmediğim şeyleri buraya gelip nefret dolu bir şekilde öfkeyle açıklayan biriyim. En son bir film hakkında bunu Rosemary's Baby'de yapmıştım sanırım tam emin değilim. Mesela resim hususunda hiçbir şey bilmiyorum en sevdiğim ressam Hieronymus Bosch onun da cehennem tasvirlerinden çok korktuğum için kan işiyorum 5 dakika resmi inceledikten sonra, siz varın öyle düşünün.

Şimdi filme geliyorum, fragmanını izlediğimde bir yıl kadar önce "ooo büyük sıçış geliyor eğlence var" demiştim. Bu filmi izlerken sıklıkla "Lütfen Yahweh, bu film vesilesiyle zihniyetini siktiğim New Age olayı tekrar hortlamasın, amen" diye dualar ettim, felsefi yanını geçip müzik olayında da New Age saçmalığının tek işe yarayan yanı Yanni'yi çıkarmış olmasını söylemek isterim. Çünkü adım kadar eminim, Yanni'yle tanışsak birbirimizle çok iyi dost oluruz, inanılmaz sempatik geliyor adam bana. Bu New Age düşünce yapısının ne kadar gerizekalıca bir şey olduğunu ben değil yine sevgili dostum Wikipedia'nın İngilizce makalesindeki ilk fotoğraf söylesinFotoğrafı gördüğünüze göre tüm filmin de genel olarak bu kafada geçtiğini söylemekten çekinmeyeceğim. Bilhassa işte dünyanın oluşumu hayatın anlamı muhabbetine CGI dinozorlar var, biliyorum Jurassic Park'daki dinozorların tamamı CGI kullanılarak yapılmamıştı ama onların yanında resmen Toy Story'nin ilk filmindeki Woody kadar komik duruyorlar, bir arkadaşımla izliyorduk filmi ben filmin tam bu sahnesinde "Eğer, Brad Pitt olsaydım böyle bir prodüksiyonda bulunmaktan utanç duyardım." dedim, ve bunu şaka olarak falan değil, yüreğimden kopan kelimelerle söyledim. Tabii bu dinozoru ilk gördüğüm an "Allah kahrbela" diyerek Zagor'a göz kırptım, Teksas'a öpücük yolladım ve Tommiks'e de yarım kilo sütünü hazır ettim. (Bu arada en çok Teksas'ı seviyordum hayvan gibi cilt cilt okumuştum ortaokuldayken, Zagor'u pek sevmezdim, ama Tommiks okumaktan da çok hoşlanırdım. Ancak Zagor'un "ahyakk" diye savaş çığlığına anlam hala veremiyorum. Belki de devamını okumadığım için belki bir yerlerde açıklanıyordur, bilemiyorum. )

Benim, bu film hakkındaki en büyük endişelerimden biri, filmi anlamadığım ve bu hususta "hey adamım, sen o olgunluğa ulaşamadığın için tam olarak ne anlatmak istediğini anlayamıyor ve filmin içine giremiyorsun." gibi bir yaklaşımda bulunulması olacak ki onlara 16 yaşımda olduğumu ve bu film için "Obü nöyünü onluycom üştö, möğörsö Bruce Willis ölüymüş." demek istediğimi belirtirim. Gerçekten, filmi hakkıyla her yönüyle anlayıp, her saniyesinden tiksindiğimi belirtmekten onur duyarım burada. Bu filmi seven insanların düşünce yapısını anladığım için beğenen kişinin zaten beğenecek yaşa bu zihniyetle gelmiş olmasından ötürü gidip de kişiliğini değiştirmeye kalkışacak değilim. Bu arada Roger Ebert'le genellikle film husundaki fikirlerimiz uyuşur, ailecek de birbirimize gidip gelir, yatıya kalırız, bilhassa bu kanser olayından sonra desteğimi hiç eksik etmedim ama bu filme "Varoluşun tüm yükünü üzerimize vuran ve 2001: A Space Odyssey'in taşağına sahip tek film." demesi beni yüreğimden yaraladı. Hadi beni yüreğimden yaraladı o pek önemli değil, ya peki Kubrick'in şu an mezarında kemiklerinin ters dönmüş olması. Çok açık ve net söylüyorum, bu filmi kozmik görüntüler, sözde varoluşsal simgeler vesilesiyle 2001: A Space Odyssey'le karşılaştıran ahmaktır, bundan da başka bir şey diyemem.

Bu arada simgelerden de bahsetmeden geçmek istemiyorum filmde, çünkü o kadar çiğ simgeler var ki, resmen ergen biri için The Wall filmindeki duvarın yıkılması nasıl bir rahatlama yaşatacaksa, eminim bunu "hmm sinemada bir çığır, kendi başına akıl almaz bir deneyim bu çünkü film diyemiyorum adeta varoluş deneyimini üzerimize yıkan bir şaheser" diyebilecekler için Sean Penn'in bomboş bir arazide bir kapı eşiğinde durması ve o kapı eşiğinin ardında çocukluğunu görmesi o kadar çiğ bir simge ki ben orada resmen kahkahalarıma engel olamadım. Bilhassa kumsalda teatral yürüyüş sahnesi var çok samimi söylüyorum Terrence Mallick'in orayı nasıl çektiğini az çok düşünebiliyorum:"Evet arkadaşlar, şimdi hafif uzağa bakmalı teatral yürüyoruz, evet çarpmadan birbirimize, güzeeel yavaş yavaş. Gri gömlekli kameraya bakma lütfen! Evet şimdi tekrar yavaş yavaş kadraja giriyorsun Sean ve denize doğru yürüyoruz arkadaşlar hep birlikte yavaş yavaş, evet anlamlı ve derin bir şekilde uzağa bakarak." Bu kadar komik simgelerle dolu sinsi bir film izlememiştim hiç. Filmden adeta bu filmi çok sevecek olan zihniyetinin bayağılığı ve sinsi sakinliği akıyor, çok az filmden böyle tiksindim.

Diğer bir olay da Bir Zamanlar Anadoluda'nın bu siktiriboktan filme Altın Palmıye'yi kaptırması, ama artık, Cannes Jürisi yerine ben utanıyorum böyle bir ahmaklık yaptıklarından ötürü. Bir Zamanlar Anadoluda hakkında başka bir yorum yapmayacağım, çünkü saygı duyuyorum bu mağrur ve hakkı yenmiş filme.

Neyse, Yanni Başkan'dan bahsetmişken Star Güzellik yarışması müziğini buraya koyayım da biraz neşemiz yerine gelsin. Ulan şu 7/8'lik mi ne sikse hakkıyla kullanılınca normalde Britanya'lı dostlarımın "cheesy" diyebileceği bir şarkı bile kendini dinletip bacakla ritm tutturuyor ya helal olsun Yanni Başkan.



P.S: Bu filmin nerede oynatılabileceğini buldum, hani yazlık bar gibi yerlerde arkada bir dj varsa dj, ya da nr1 tv çalarken projeksiyon cihazından fashion tv gibi kanallar yayınlanır ya, işte onun yerine bu film de çok rahat yayınlanıp arka plan görüntü gürültüsü olarak kullanılabilir. ama bence onun yerine Baraka'yı göstersinler yani.

P.S2: Bu hususta benzer fikirleri paylaştığım değerli arkadaşım Stephanie Zacharek'in de film hakkındaki yazısını isterseniz şimdi "buradan" yazacağım yere tıklayarak okuyabilirsiniz, buradan.

8 Haziran 2011 Çarşamba

Deli Selim Üzerine


"Gogocular gogo yapar
Aç karnına çalım satar
Çalımına kimler bakar
Akşam olur, abazan yatar
Aman Gogocu Gogocu
Çalımına dayanayım Gogocu

Kiremitten baca olmaz
Şoförlerden koca olmaz
Seveceksen Gogocu sev
Sever sever kalbini kırmaz"

Deli Selim, Gogocular, 1989

Sayın değerli okuyucular, bugün size çok önemli bir müzisyen olan Deli Selim'den bahsedeceğim. Şarkılarını doğru düzgün bulmakta zorlanıyordum ki yeryüzündeki en
gereksiz servislerden biri olan ttnet müzikte buldum. Gadjo Dilo'daki vatandaş nasıl Romanya'ya gidip Nora Luca'yı arayıp, güzel çingene kızıyla tükürüklü falan öpüştüyse, ben de Deli Selim'i Trakya'da 1993 yılında o şekilde buldum. Hatta Tony Gatlif benim hikâyemi çaldı. Bu arada ben hiç oynayamam, ama öyle "ay biz biliyoruz da mı oynuyoruz" dahi denemeyecek kadar oynayamam, ancak bu Deli Selim denen adam yüzünden şu an yazıyı yazamıyorum sayın değerli okuyucular. Son zamanlarda hayvan gibi göbeğim olduğu için, düğünlerde çok içip gecenin bir yarısında çalgı takımını salmayıp 3'e kadar oynayan rakıcı amca göbeğim oldu. Az önce Deli Selim'in Uzunköprü Keşan şarkısını dinlerken de göbek atışımın videosunu çektim. Ancak bu ekssssklûziv videoyu şuraya koysam, 123 kişi olan siz değerli olan okuyucularımın yarısından çoğu malesef bir daha asla şu bûloğu okumaya tenezzül etmeyecektir. Hatta onu geçtim, bûloğum kapattırılabilir bile. Şimdi izledim ve ben de tiksindim cidden. BANA CEKET VERİN! ADNAN ŞENSES CEKETİ İSTİYORUM ULAN!
İnternet bir derya sayın değerli okuyucular, ancak Adnan Şenses'in oynarken pantolonuna soktuğu ceketin sadece bir tane fotoğrafı var. Onu da çok gizli arşivlerden bulabildim. Neyse, efendim bu konuda yazdığım "Deli Selim, Bohemlik ya da Klarnet Teorisi" doktora tezimi Harvard Journal of Law & Technology'nin 1998 Güz dönemi sayısında bulabilirsiniz. Şimdi şöyle bir durum var, Trakya genelinde düğünlerdeki çalgı grupları değişiyor. Mesela ilçeden ilçeye çok değişiyor. Kimi ilçelerde çalgı takımında Cümbüş varken, kimisinde olmuyor. Bana sorsanız "sikerler cümbüşü" derim. Cümbüşü düğünlerde çalan dayı, ortaokul bando takımlarındaki zilci gibi bir şeydir neredeyse, kendinden başka kimseye duyuramaz sesini. Çevrede hayvan gibi klarnet ve davul sesi içinde, cümbüşcü 4 saat boyunca "lingidi lingidi" uğraşıp durur. Benim anlayamadığım konu neden bunu Sunay Akın'ın anılarını anlatması gibi sürekli geniş zamanda yazdığım aslında. Biraz daha toparlanıyorum. Harbiden bu adamlar bütün gece bir yandan piizlenip bir yandan kolları kopana kadar cümbüş çalıyor, ama kendine çalıyor adeta. Bu vesileyle cümbüşçülerin benimsediği "sanat kişiseldir" anlayışından, hepsinin Servet-i Fünun akımına dahil olduğunu var sayarsak yanlış olmaz[1] (Siz de niliyorsunuz ki o [1] aşağıda bir kaynağa dönüşmeyecek, sadece "var sayma" "serveti fünun" falan dediğim için, şartlı refleks olarak kaynak veresim geldi.) Deli Selim 1995 yılında öldü. Bu kadar erken ölmesi gerçekten çok hüzün vericiyken, Babylon ve benzeri mekanlarda falan sirk maymunu gibi çıkartılamamış olmasına çok seviniyorum. Kendi başına travma yaratacak bir durum zaten; mesela diyelim ki rahmetli Deli Selim 1983yılında sünnetimde çaldı, sonra büyüyorum, yuppie gibi bir şey oluyorum, Babylon'a gidiyorum bir bakıyorum sünnetimde çalan adamı dar kot pantolonlu wayfarer'lı insanlar izliyor. E bu Babylon'a giden adamın anası babası zaten sürekli bu yavşağı düğünlere çağırırken Deli Selim'i dinlemeye gitmiyor ezik buluyor da Babylon'da çıkınca mı cacık oluyor? Aga işte, benim adım Frankofon Monteyn, ben bu oyunu bozarım. Kafasını sikeyim böyle insanların, amınakoyduğum dejenereleri. Eminim büyük çoğunluğu Flying Spaghetti Monster'a inanıyordur falan iyice sinirlendim. Ha çok komik amınakoyayım Flying Spaghetti Monster'mış. Madem taşak geçeceksin, adam gibi 30$ öde de Subgenius Kilisesinin bir üyesi ol. Belki aranızda bilmeyen vardır diye hakkında bir link koyayım: Church of the Subgenius

Samimi söylüyorum, Pastafaryan bilmemne yazanlar yüzünden 3 kişiyi çapayla yaraladım. Buyrun bakın.

4 Nisan 2011 Pazartesi

Dalai Lama Üzerine


"As human beings, we are all the same, there is no need to build some kind of artificial barrier between us."
Dalai Lama'nın Twitter hesabından

Çıldıracağım ya hu, koskoca Dalai Lama bunu der mi? Aga Dalai Lama'sın sen bu tip muhabbetlerin modası geçmedi mi? Nasıl kullanıldığını bilmiyorum twitter denen ortamın, mesaj atılacak olsa cefakar Tibet'in, bu ruhani liderine çok ağır sözler söylerim. Sen de yalanmışsın Dalai Lama. Pek değerli okurlar bilen bilir bu adamın Nobel Barış Ödülü falan da var. Gerçi şimdi burada, Nobel Ödüllerinin en Tırtı(Dünyanın En Güzel Arabistanı) olan Barış Ödülü'nün tırtlığından bahsetmeye kalkışsam sayfalar almaz. Sakın yanlış anlamayın diğer Nobel Ödülleri'ne saygım sonsuz, saygım sonsuz değil de yani "Obüüü Orhon Pomuk da böylö yoptu do oldu zotön." seviyesinde değil. Anasını siktiğim Nobel Barış Ödülü'nü Obama'ya verdiler lan! Depeche Mode'un Playing the Angel'dan sonra Sounds of the Universe'ü çıkartması gibi. Bir sahil kasabasında oturup da, "Zaten bunlar Amerika'nın oyunları azizim!" diyerek rakı içen emekliden farksız davranıyoum sinirden. Yanlış anlaşılmayayım Obama'nın da çoluğu çocuğu var o da ekmek parası peşinde ama ben bir sene boyunca hiçbir şey yapmayarak ve thehungersite'dan her gün bir öğün yemek vererek dünya barışına daha çok katkıda bulundum. SİKEYİM! Çok sinirlendim. Ben de istiyorum lan Nobel! Bak sen fikre bak"Hepimiz aynıyız, aramıza duvarlar örmeyelim." En son ortaokulda(école normal supérieure'ün supérieur kısmı) Türkçe dersinde bunu yazıyordum: "Elimizdeki tuğlalarla duvarlar değil köprüler inşa edelim!" bunu da nereden duyduysam artık. Kesin Hasan Pulur falan okurken denk gelmişimdir.

Sinirden ellerim titriyor şu an. Birinden hayatı değiştirecek bir söz söylemesini beklediğimden değil, bu meseleyi bu kadar bayağı bir biçimde ele almasından sinirleniyorum. Tam ağlak sözler, hep bu New Age siki yüzünden. 90'ların başında The LAst of The Mohicans'la Kızılderili'lerin aşırı övülmesi akımına benzer bir durum. Bu Nobel Barış Ödülü'ne de para veriyorlar mı diğerleri gibi? Alıp, ödül parasını da gayrimenkula yatıracağım. Bildiğim kadarıyla ödül kazanan biri tarafından aday gösterilmek gerekiyor. Eğer tanıdığınız Nobel Barış Ödülü sahibi varsa mail'imden bana ulaşabilirsiniz.

Ayrıca bugün için ben de bir söz söyleyeceğim: Bilgiye sahip olamayız,ancak bilgi olabiliriz.

Dalai Lama olsam eşek gibi tutardı bu söz. Ben bile anlamının ne olduğunu bilmiyorum. Bu arada benim gibi Dalai Lama'dan nefret edenler var mı diye ararken bu hususta yazılmış bir yazıya denk geldim. Uzun olduğu ve fotoğrafsız olduğu okumadım ama yine de aynı fikirleri paylaştığımıza eminim.

P.S: Hasiktir değilmiş, yazıyı yazan kişi Yeni Zelanda Christchurch mensubu çıktı. Neyse, yine de yazıyı okumadım hala olabilir.

P.S2: Bu arada Dalai Lama'nın gözlük çerçeveleri 30 yıldır aynı, adeta kutsallığını kanıtlar nitelikte.

18 Ocak 2011 Salı

Discovery Channel Üzerine




Bir zamanlar hayvanlı, denizli(kameranın yarısının denizaltını, diğer yarısının da denizüstünü göstermesi kadar güzel bir şey çok az var. Ayrıca split-screen uygulamasının tek başarılı olduğu alan da kesinlikle bu tip belgesellerde oluyor. Yarış oyunlarında yarak gibi oluyorlar mesela.) belgesel izlettiren bir kanal olan Discovery Channel'ın birçok alt kanala bölünmesiyle ana kanalının tamamen çöpe döndüğünü görmek biraz da olsa kalbimi kırıyor. Demiyorum ki günün her saati safaride aslanların çiğ et yiyişini izleyelim. Ama ben eğer kutup ayısı yavrusu vatandaş yerine, programda kurtçuk, kalp kapakçığı, koç taşağı, balina siki yemekle övünen bir insan izliyorsam, Benim adım Fransız Monteyn! Ben bu oyunu bozarım" demek istiyorum.(Fransız Monteyn biraz Panter Emel gibi oldu, beklediğim Tatar Ramazan sertliğine ulaşamadı.)

Ayrıca suratımda bu yazıyı yazarken oluşmuş ifadeye "headbang yapan metalci suratı"(bkz.yukarıdaki fotoğraf)(yalnız simitçi bıyıkları çok fena olmuş, durun aşağı paint'te bıyıkları düzeltip koyayım)(paint varken asla photoshop'a ihtiyaç duymuyorum. görüldüğü gibi hiç belli olmuyor rötüştan sonra) diyorum kaşlarım çatık ve çenem büzüşmüş durumda, arkada da Barbar Konan'ın müziği çaldığı için her an elime kesici bir alet(kilit patlatmak için yedigün şişesinden kesilmiş yeşil renk plastik parçası olabilir onlar çok keskin) alıp Discovery Channel'ın binasını basacağım ve pastacıların götüne krem şanti sokacağım. Yarın Le Monde'da okursunuz "Cinnet Geçiren Fransız Aydını M.M.(436) DC binasına kesici aletle dalıp 4 adet dövmeciye barkod dövmesi yaptı" diye.
Bu dünyadaki en sevimli hayvan tembel hayvan ancak, kedi ve köpeklerin mason/yahudi/amerikan olmasından ötürü insanların evlerine daha fazla girdiği bir gerçek.İşte gelip bana zaten çok nadir gördüğüm tembel hayvan yerine dövmeci insan dişisi(tek meziyeti seksi olması bu arada. çünkü her bölüm aynı zaten) göstermelerini istemiyorum. Başka yollarla da ona ulaşabiliyorum günümüz teknolojisi vesilesiyle o tip görüntülere. How its Made? haricinde kanalda şu an işe yarayan kaç belgesel var. Ya hu MTV'nin yaptığı bir programın(Sürüşümü Pezevenkle) aynısını yapıyor bu kanal artık. Nerede o yayın ilkelerine bağlılık! Yazıklar olsun!

İkinci bir konu da, şu American Choppers mı neyse artık baba-oğul motosiklet tamircileri var.(Hep projeleri son dakikaya yetiştiriyorlar bu arada, sorumsuz üniversite öğrencileri gibi işletmeleri var. Eğer kavga etmeseler ve program olmasa dükkanın kapısına çoktan kilit vurulmuştu. Hatta gırtlağa orta parmakla fiske atıp "tıp tıp" sesi çıkartarak açız mimiklerini yapıyorlardı şu an.) Ulan böyle bir ilişki yok, adamlar demek Çankırı'da falan doğmuş olsalar Flash TV'ye "Babam ağzımı bujiyle yardı Yalçın Abi!" diye çıkacaklar. O yüzden -kendilerinin bu blog'u okuduklarını biliyorum- gelin Paul Teutul Sr. ve Jr. insanları, baba-oğul arasında kırgınlık olmaz. Buraya İbrahim Gök'ün şiirkolik.com sitesi için yazmış olduğu "Baba ile Oğul" şiirinden bir kıtayı içeren fotoğrafınızı koyuyorum.

14 Aralık 2010 Salı

Goodreads Üzerine


Az önce Bach(Brandenburg Concerti-Nr. 2 in F Major-Allegro) dinleyip, bir yandan da şarabımdan yudumluyordum. Ancak şu olayı gördükten sonra: "Baban kimdi bilemezdin şerefsiz!" falan diyorum huzurum bozuldu. Anaya bacıya küfür etmeyeyim diyorum, ama illaki beni Doğuş kıvamında "bunların sülalesi böyle" dedirtecekler. Yukarı basınca resim büyür galiba, büyümezse çok da fifii şu güzel ahlâkımı şu muhammedüleminliğimi bozmayayım diyorum ama illaki yaptıracaklar bunu.

Yukarıda Goodreads'in en iyi kitaplar listesi var. En iyi 4 kitap Twilight Serisi'nin kitapları sıralama olarak 1-3-4-2. Böyle bir şey yok, eminim bazı forumlarda aynen şu muhabbet geçti "hadi twilight'a oy verip goodreads'de birinci yapıyoruz, %100 çalışıyor!!1bir!" Bu sitede bu kadar mı 11 yaşında insan var diyeceğim, ama geçen sene uçakta bir matematik öğretmeninin de bunları okuduğunu öğrenince şimdi şaşkınlığım biraz daha azaldı. Gerçi matematik öğretmeni olsa ne olacak lan, ne saçma bir şey söyledim. Benim matematik öğretmenlerim alüminyum(aleminyon) tencere kapağıyla masaya vurarak We Will Rock You söylemiş insanlardı zaten. Demiyorum ki, gelsin Stephen Hawking gibi olsun,(fizikçi tamam bravo)(stephen hawking'in çocuk kitapları var bu arada, tekrar takdir ediyorum kendisini helal olsun.) ama ne bileyim şunun şurasında medeni insanlarız yani, Suç ve Ceza'yı bu listede 18. sıraya düşürenlerin, Dosto(a.s) şu an yaşasa kumar borcundan kurtulduğu gibi kiralık katil tutar hepsinin götünü kestirirdi.

Zaten Shawshank Redemption'ı listelerde bir numaraya yükselten bir internet toplumundan bahsediyoruz burada. Shawshank Redemption ne lan!! Godfather'ı nasıl ikinciliğe düşürülür. Ama neden durduk yere sinirleniyorum ki boşuna, bir Casablanca gibi, bir Maltese Falcon gibi filmler görüyorum listelerde, Humphrey Bogart kadar abartılmış bir oyuncu yok yeryüzünde, belki James Stewart, bir boka yaramazlar ya, James Stewart'ı geçenlerde Harvey'de izledim. Senin ben o hayali arkadaşa ortaokul müsameresinde oynar gibi davranışını sikeyim James Stewart!(birgün herhangi birinizle görüşürsek size birebir James Stewart'ın Harvey'deki performansını yapabilirim, en son Anasınıfında tatlı arı'yı oynamış olmama rağmen) Asker olup da Amerikan Halkı'nın o milli birlik ve beraberliğe en ihtiyaç duyduğu yıllarda oyunculuk yapmasaydı ancak sandalye bacağı falan olurdu, ya da arkada gazete okuyan adam. Kendisi aynı zamanda çok saygıdeğer Hitchcock'un filmlerinin içine sıçmakla da tanındı. Tek iyi performansı belki Rear Window'da, belki ama yani, emin olamıyorum ondan. İnsan ağzında sürekli metal top yuvarlıyormuş gibi konuşur mu lan? Humphrey Bogart'a değinmek bile istemiyorum, zira hepimiz biliyoruz ki kendisi bir kertenkeleydi, yıllarca takım elbise ve trençkot giydirerek normal insan diye yutturmaya çalıştılar.
Hatta Humphrey Bogart'ın yine oynadığı Treasure of the Sierra Madre diye bir film var, orada kendisini kıraathane sahibi olarak izleyebilirsiniz. Evet yeryüzündeki ilk kıraathane sahibi kertenkele kendisi oluyor. Klasik dönem Hollywood'da kim var derseniz, bir saniye düşünmeden Henry Fonda derim, ki kendisinin taşaklarını burada izleyebilirsiniz. Tam 2.06'daki surat ifadesine dikkat!

U JELLY BOGART?

p.s: Tabii ki yeryüzündeki en iyi oyuncu Daniel Day-Lewis, ben sadece klasik dönemden bahsettim. Bunlardan bir sonraki kuşağın da en sevdiğim oyuncusu Paul Newman, yalnız işte bu 30ların sonlarıyla 40ların sonları arasında doğan kuşak çok kazık. Robert de Niro diyebilirim. Bence bu p.s gereksiz oldu. Ama okuyan varsa ne yapabilirim yani, p.s'leri öylesine koyuyorum, anlamı ne? post scriptum mu?
kesin öyledir. durun bakayım bir saniye.

He valla öyleymiş. Hamiş yazamıyorum, Hamiş, İsrailloğullarına gönderilmiş bir peygamber gibi duruyor. Ya da nasıl desem böyle, güneşin doğumu sırasında üstüne tavuk tüyü atarak onu eski westernlerdeki gibi tavuk tüyüyle kaplamak gibi bir his uyandırıyor içimde bu kelime. Yani mesela, "Ben dün hamişledim." diyen biri, güneşi petrole bulayıp tavuk tüyü püskürtmüştür bence. Ya sikerim ne saçmalıyorum tamam bitti.

4 Aralık 2010 Cumartesi

Dövme Üzerine


Geceleri yatarken tişörtümü içime dolduruyorum. Ayrıca sabah kalktığım zaman tecavüze uğramadığımı da kanıtlıyor, eğer derseniz ki tekrar doldurmuş olabilirler, yatakta tişörtü altınıza giydiğiniz pijamaya vesaireye doldurmamışsınızdır demektir bence. Lastik kızlar gibi oluyorum şorta tişört doldururken. Aslında durun, geceleri çorap giyip yatanla, çorapsız yatan oranı nedir merak ediyorum, bu konuda bir anket yapayım. Konu bugün dövme, öncelikle bu fotoğrafı bulduğum sitedeki barkod dövmeyle ilgili tanımı alalım: "Barkod envanter ve fiyat kontrolü yapan bir ürün üzerinde dikey bir dizi okumak için optik bir tarayıcı kullanarak çalışan bir sistemdir. Çok kısa süre içinde yaygınlaşan barkod kullanımı, alışveriş merkezlerinde ve marketlerde sıkça görülmektedir. Bir barkod dövmesi, herkezin aynı giyindiği, aynı müziği dinlediği, ve aynı ürünleri kullandığı kültüre karşı bir protestodur. Barkod dövmesi tasarımı, eşyaların kültürüne karşı bir ifade, çeşitliliğin kutlaması ve bireyin benzersizliğini temsil etmektedir." Öncelikle yaptığı bu yapısökümcü liseli çözümleme için hakkını vermek isterdim, ancak şunu "herkez" diye yazanlara, üzerinde "herkes" yazan asker kolyesi yapıp öndişlerinin arasına kaktığım için tam hakkını veremeyeceğim. Evet barkod dövmesi özellikle Hitman Codename 47 çıktığı dönemde çok meşhurdu, erken ikibinler, 7-11 yaş arasındaki okuyucularım bilmiyordur diye yazıyorum, onlardan büyük olanlar zaten konuyu deneyimlemişlerdir.

Bir akrabam, var sağ kolunda " İnandığın gibi yaşamazsan, yaşadıklarına inanmaya başlarsın." yazıyor, hem de arapça harflerle, yani sağ kolu Ömer Ulusoy'un kafası gibi. Ömer Ulusoy'un dövmesi bence bekaret yemini gibi bir şey hiç şansın yok ya, hiç şansın yok.Kolu o kadar çok kararmış ki, zaten azıcık yamulunca garip anlamlara dönüşen arap harflerinin kolunda muhtemelen gün içerisinde "çalışırsam olur, çalışmazsam olmaz"a falan dönüşüyordur. Böyle iddialı dövmeler yaptıracak götü nereden buluyor insanlar anlamıyorum. Hadi, Kaliforniya'da yaşasan sarhoşken bir dövmecide götüne yaptırdığın kelebek dövmesini sabah görünce hafif Hollywood tadı alabilirsin belki de, ayık kafayla onu yaptıranı anlamıyorum.

Buraya, iddialı sözlü mahalle abisi dövmesi yaptıracaklar için birkaç tane yazayım, buradan seçip alırlar. "Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol.", "Sonunu düşünen kahraman olamaz.", "sevdiklerin kadar iyisin, nefret ettiklerin kadar kötü","geçmişe bakan geleceği göremez.", "aslanlar önde, sırtlanlar inde ölürler" gördüğünüz gibi genellikle aristo mantığı çevresinde dönüyor iddialı mahalle abisi dövmeleri. İsteyene daha fazla bu sözlerden tedarik ederim, etmek isteyenler asla dövmeci olamaz. Buyrun gördüğünüz gibi, görenler asla tamamen göremezler. Sürekli bir şeyi başaramama, sürekli bir şeyi tercih edip diğerini kaybetmek içeren sözler. Ama hayat da yaptığımız tercihler değil mi zaten. Ahahha, tamam vurmayın.

Neyse, bir de karın bölgesine yaptırılan Latince dövmeler var. Şimdi bir şey yazayım mesela: "Liberta Corporum Deus" anlamı var mı yok mu bilmiyorum ama yazdırsam dövme olur, insanlar da sorar. Latince zaten o dönemde dövme yaptırma amaçlı bulunmuş bir dil olduğu için -ki Jül Sezar'ın da 13 dövmesi olduğu bilinmektedir- kafamız rahat. Sanmayın ki bu adamlar normal hayatta Latince konuşuyorlardı, Vatikan'ın resmi dili de Latince ama kaç kişi Latince konuşuyor orada bir tane gördünüz mü? Yok arkadaşım, Latince yarı ünlü pop yıldızlarının dövme yaptırıp röportajlarında "Aaa çok anlamlı Hayat bir sahnedir anlamına geliyor, aslında hepimizin oyun oynadığına, maskelerin ardına gizlendiğine inanıyorum." gibi saçmasapan şeyler söyleyip kafa ütülemesi için Mason-Yahudi-Amerika ortaklığında Büyük Roma İmparatorluğu'nu merkez kullanarak uydurulmuş bir dildir. Aksini ispat edebilecek varsa belgelerle gelsin.(Kılıçdaroğlu hariç)

P.S: David Lynch, yeni single çıkarttı. O da apçı müziği yapıyor. Önceden Danger Mouse ve Sparklehorse'la bir şey yapmıştı da, şimdi yalnız başına takılıyor. Adamı dj set'in arkasında düşünemiyorum. Dev hi-fi kulaklıklardan bir tanesi kulağında, diğeri aşağıda, sürekli bir şeylerle oynuyor. Ha dj'ler de sürekli bir şeyle oynuyor, oynamayın abi bırakın şarkıyı çalsın işte, çevirmeyin şu düğmeleri. İki dakika farklı ritm vermeseniz de olur. Ondan sonra sistemi yeniledim, süper ses kartı aldım bilmemne. E sürekli döndür düğmeyi, kanala orgazm olan kadın sesi ekle, yok gizli ritmler ekle birden çek ondan sonra, amınakoydun zaten ses kartının.




24 Ekim 2010 Pazar

Oasis Üzerine



"İstesem bir tane daha Live Forever yazabilirim." Noel Gallagher

"He benim Noel'im, he benim gözüm" Monteyn

"İnan sana değil kastım cahille sohbeti kestim." Hüseyin Karakuş

"Abi biraz ayıp olmuyor mu sence?" Monteyn

Oasis gibi, unuttuğum ve sinirlenmemem gereken bir grup hakkında neden yazıyorum? Çünkü Oasis'in Grooveshark'ta şarkısı yok. The Beatles'ın itunes'da bulunmaması gibi bir şey. "Bizim şarkılarımız 1 dolardan daha değerlidir" gibi bir mantık var. Vay canına! Bir saniye hemen Amazon'dan Sgt.Peppers'ın normal fiyatına bakıyorum....(yine birkaç yazı önceki laylalaayay diye marketten cips çalan martı gif'ini burada kafanızda oynatabilirsiniz.) 12 dolar. Yani şarkı başına 0.92 sent düşüyor! Gerizekalı götü kalkıklık prensibi deniliyor sanırım buna. Az çok Grup Beatles'la ilgilenmiş biri olarak, böyle bir kararı alan insanın ekonomik zekasının Family guy'da Peter'ın şirketinde çalışan Opie abimiz kadar olduğuna inanıyorum. Oasis ya, bildiğiniz Wonderwall'u yapan insanlar. Şu aşağıdaki videonun varlığına sebep olan insanlar!



Bildiğim kadarıyla Grup Beatles'ın telif hakları Jikael Mackson(Persepolis)daydı, artık Thriller'ı kaydederken P.Y.T'nin kayıtları sırasında Paul McCartney'yi apladı mı, kokainledi mi ne yaptı bilmiyorum. Neyse, şimdi ölünce kime geçti o haklar? Şurada 54 kişilik dev bir topluluğuz, herkes 1,000'er avro atsa, kafadan Strawberry Fields Forever'ı satın alırız, gerekirse Tuzla'da yayın yapan garip radyolarda çaldırtırız. Düşünsenize ya, nerede çalınsa doğrudan hakları elimizde, istersek çaldırmayabiliriz. Çalan olursa "Olm seni enişteme siktirticem" diye gözdağı verebiliriz. 54 kişi bir odada toplanıp "Strawberryfieldsforeverperverler Derneği" olarak Strawberry Fields Forever dinleyip Sek Pamukşekerli Süt içebiliriz! Ve, son zamanlarda halam sayın Jacqueline Monteyn'e giderek benzeyen Paul McCartney gelse, ona bile dinletmeyebiliriz. Belki Ringo Starr'a olabilir. Grup Beatles'ın en kötü şaka yapan adamına üzülüyorum. Tam bu British Invasion dönemindeki röportajlarını izledikçe şaka anlayışlarının çok afedersiniz ama yarak gibi olduğunu görüyorum. Aynı dönemden Bob Dylan'ı bunun tam tersi olarak örnek vermeme bile gerek yok gerçekten. Bu yazıda adı geçsin diye sadece Bob Dylan'ın adını yazdım. Belki birkaç kere daha yazarım, yakınlarda yeni bir bootleg çıkardı zaten, iki gözüm.

P.S: Bu yukarıdaki videoyu bana ilk gösteren kadim dostum Adam Smith'e teşekkür ederim.

13 Ekim 2010 Çarşamba

Pınar Krem Peynir'i Boykot Üzerine


Monteyn, 499 yaşında, mağdur...

Osman, 23 yaşında, gençliğini krem peynir yiyemeden geçiriyor...

Putin, 58 yaşında, ömrünü KGB'de Yaşar Holding'i çökertebilmek için geçirdi, şimdi Rusya Başkanı

Pınar Krem Peynir'i boykot ediyorum, şu memlekette malzemeden çalmak durumuyla en çok karşılaşılan durum Pınar Krem Peynir vesilesiyle oluşuyor, Alman kruvasanlarındaki dolgu malzemelerinden bile bu kadar çalınmıyor! Yazıklar olsun! Öyle demeyin dostlar bu bir zihniyetin bu Ye Ha PE(Yaşar Holding Partisi) zihniyetinin bir göstergesidir, sanıyor musunuz ki "pınar köfteleeeeeer" diye detone sürtone ya da neyse kafamızı siken bu kuruluş köftelerdeki baharattan çalmayacak? O köftede tüyü bitmemiş yetimin hakkı var sayın Yaşar Holdingoğlu!!!

Peynirin yarısı hava be Yaşar Holdingoğlu!!! Çaldığın peynirlerle üniversite bile açtın! Yazıklar olsun! IMKB'de hisse senedinin değeri düşsün! Hani mesela eskiden oyun makinalarının kutularının üstüne mükemmel grafikli görseller yerleştirirlerdi ve biz de çocuk aklımızla buna kanarak makinayı alıp dikdörtgenler prizması oyunlar oynardık ya, işte krem peynir olsun, labne peyniri olsun, beyaz peynir olsun yapılan bu çakallığa katlanamıyorum! Olm ben peynirin anavatanından geliyorum, o kocaman yuvarlak ve delikli çizgi film peynirlerinin içinde büyüdüm lan! Ama işte sıla hasretiyle yaşıyoruz, arada Valide Hanım, Pierre Cargo'yla düzgün peynir yolluyor da yiyebiliyoruz. Başlatıığm bu boykot çağrısını listedeki herkese yollayın diye aşağıya bir adet tweety kuşu koyuyorum.

_________________ ,,:cc,,,;.
________________cc$$$$$$$$$$$$$cc
______________ cc$$$$$$$$$$$$$$$$$$cc
_____________c$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$c
___________,c$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$
__________,c$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$
_________,d$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$,
________,$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$h$$$?
_______,$$$$$u$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$
_______j$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$b$
______ $$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$
_______$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$
_______?$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$$?
________?$$$$$$mmmmm?$$$$$$$$mmmmm?$$$$$$$$$$?
_________?$$$$$$mmmm.$$$$$$$$,mmmm$$$$$$$$$$$?
__________$$$,m?;;;?$$$$$$$$$$?m?,,??,$$$$$$$?
_________ ?$$$$,<( ?) $$$$$$$$$$(?>)>$$$$$?
__________?$$$, <( ) $$$$$$$$$$(> )>$$$$?
___________?$$$$$.?-?$$$$$$$$$$$,?-?,$$$?
_____________$$$$$$$$$$$????$$$$$$$$$?
___________$$$$$$$$$ $$$$$$$$$$b
____________$$$$$$$$$$$c,,,,c$$$$$$$$$$$$
____________??$$$$p?? ?$$$$$$???$$$$???
___________________$$$$$
__________________$$$$$$c
________________,$$$$$$$?c
_______________?l$$$$$$$$$$$:$
_______________?$$$$$$$$$$$d?
________________?$$$$$$$$$$f
________________??$c???3$f
________________ccc ccc
________________,,,,,. ..,,,,,.-

Artık tweety kuşu sizi gördü, bu yazıyı mailinizdeki on kişiye yollamazsanız ömrünüz boyunca, aldığınız peynirlerin yarısı boş çıkacak. Yok, siz de boykota katılırsanız Yaşar Holding'i çökerteceğiz, %100 çalışıyor!

P.S: O değil de "tweety kuşu" nedir?

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Pop-up'ların Belalanması Üzerine


"Lanetlere gelesen!"
AzTv, Taxi Driver, Robert de Niro "fuck you" dediği bir an, 2006 falan

Her yerde engel aşma işlemlerini uygulayamıyorum, bu yüzden ktunnel, vtunnel vesaire kullanıyorum. Artık o kadar çok Travian reklamı gördüm ki, sonunda dayanamayıp Travian'a üye oldu. Bilinçaltı mesajlı bir reklam da değil tabii ki. En basit bezdirme yöntemi kullanılıyor. Bu, sokakta ayakkabı boyayan çocuğa "hayır" demenize rağmen ısrarla boyamaya çalışmasıdır. Bazen de arkadan Karayip Korsanları müziği badanabadana diye çalarak giriyor asıl o zaman elim ayağım boşalıyor. O oyunun adı da denizler fatihi mi neyse artık, umrumda değil. Dünya üzerinde sansür uygulanması gereken tek şey online oyunların reklamlarıdır. Her yere sürekli adblocker kuramam ki. Bu adamlar nasıl satın alıyor bu reklam olayını? Lütfen telefon numarası, mail adresi falan varsa söyleyin artık müzikli reklam çıkmasın diye kendim satın alıp arkaya da windows xp'yle duvarkağıdı olarak gelen tepelerin fotoğrafını koyacağım. Bir de öyle bir efsane vardı, orası Bill Gates'in evinin arka bahçesiymiş diye. Hayır öyle bir şey yok gördüm mekanı, bomboş arazinin fotoğrafını çekmişler. Ama Win98'in açılma sesini Brian Eno yapmış tabii o ayrı bir durum.

Neyse Asterix'ten gazı alarak Galyalı olma kararı verdim. Bana kalırsa, Asterix'in de en güzel filmi Asterix ve 12 görevdir, bir tane de Roma'da geçen vardı, bunları zindana atıyorlar, o kadar karanlıktı ki, izlerken içimin kıyıldığı ve küçücük çocukken umutsuzluğu tattığım tek olaydır.(umutsuzluğu tatmak? tehey yavrum tehey! hayır umutsuzluğu da başka şeylerle de tattım. Anasınıfında bir kıza aşıktım, 23 Nisan'da hepimiz Arı kostümlerimizi çekmişiz, Merve'yle beraber yanyana yürüyüp Albay, Kaymakam ve Belediye Başkanı'nın önünde aşkımı resmi makamlara intikal etmiş olacağım. O zamanlar tabii darbenin etkileri yeni yeni azaldığı için Garnizon Komutanı'nın önünden geçmeyi de ihmal etmiyor, aşkımı sağlama alıyorum. Fakat, öğretmen gelip, istersem en önden anaokulunun tabelasını taşıyabileceğimi söyledi. Ben de aşkım yerine kariyeri tercih ettim, Meltem'le beraber yürüdük. Meltem de hiç güzel değildi, halbuki mesela Merve'yle evcilik oynamak için içi elyaf dolu bebeklerle bile oynadım ulan. Hiç de sevmezdim onları, yastık gibi bebek. Neyse, işte yaptığım tercihler sonucu hayatımı karartmaya o an başladım.) Asterix'in çizgiromanları zaten, Le Petit Nicolas'dan sonra Fransızca'ya başlayan bir insana hediye edilebilecek en güzel kitaplardan. Dikkatinizi çekerim oradaki Sezar, Tuncel Kurtiz'in bıyıksız hali düşünülerek çizilmiş. Neyse öyle, bi ara bir şeyler yazarım, Kayıp Zamanın İzinde 2 üzerine çalıştığım için burası aklıma gelmiyor, 8 cilt yazıp Proust'a koymayı planlıyorum.

14 Mayıs 2010 Cuma

Bazı Müzikal Topluluk İnsanları Üzerine


Onlar, 3 kişiyi aştıkları zaman sokağın ortasında çok sesli müzik yapma olayının hastası insanlar.

Dün yine dururken, sabah kalkınca çoraba odaklanıp on dakika zamanımı harcarmış gibi boşluğa bakarken aniden, röhöy diye kulağıma bir basın "let the sunshine in"i çarptı. Tek bir melodi yeterli böyle bir felaketin tetiklenmesi için dostlar. İnancım odur ki müzikal toplulukların açık alanda spontane şarkı söylemeleri herhangi bir sınav esnasında burnunu temizlemek yerine çeken insandan daha az rahatsız edici değildir.

Doğal olarak artık mekanizma(aka polifonik bulşit) işlemeye başladığı için toplanan müzikal gruptan önce zenci gırtlaklı soprano namelerle, gırtlak hareketleriyle, Chris Cornell'in adem elmasını titretmesi numaralarıyla şarkıyı söylemeye başladı. Zaten bu tip olaylarla önceden karşılaşmış olanlar, basbaritonunun mevzuuya dahil olup herkesten yüksek sesle şarkıyı söylemeye başlayacağını tahmin edebileceklerdir. Kötü niyetlilik yapmayıp, bunu sadece keyif için yaptıklarını düşünmek istiyorum ancak bakıyorum da çevreden gelen ilgiye de kayıtsız kalmıyorlar! İnsanlar dinlemeye başladıkça coşuyorlar adeta tek yürek tek bilek Power Rangers'ın mega zortu, Voltran'ın Voltran'ı gibi dağıtılamaz bir topluluk haline geliyorlar.

İşin en kötü yanlarından biri, eğer topluluk çok sesli koroysa amenna aralarında hareket yapan çıkmıyor paşa paşa şarkılarıyla kafa sikiyorlar. Ancak önceki yazılarımda da tekrar tekrar lağvedilmesi gerektiğini belirttiğim müzikal topluluklarsa, aralarında bazıları kendilerini kaptırıp tdk sözlükte "let the sunshine in hareketi" olarak tanımlanan, kolları havaya kaldırıp sarsıla sarsıla indirme dansını icra ediyor. Tabii ki Napoleon Dynamite'tan daha kötü şekilde. Toplulukların tek beyni olur gibi bir laf vardı şimdi hatırlayamıyorum, ama o grubu dağıtmak için aklımdan hiçbir çözüm geçmiyor, ucuz numarlarla yanlarında bağıra çağıra şarkı söylemek tamamen ahlaksızlık olur. Çare Sarıgül desem kötü şaka olacak ve kimse bir cümle daha okumayacak, bu yüzden eğer topluluğa n değerini atarsak, en az n+1 sayıda ortak ülküye hizmet eden insan bulup şarkılarında harmandalı oynanacak, başka bir yolu yok. Bu isterse Chicago olsun, isterse Grease'in "şabalalalaladübidibapdiba, şubapdibaribaridibudibupbibu"su olsun utanmayacaksın. Onlar halkın huzurunu bozmaya yeltenirken utanmıyorlarsa siz de harmandalında utanmayacaksınız.

Ciddi anlamda bu gruplar böyle şeyler yaparken bilinçaltında "ah ulan şu an bir prodüktör şuradan geçse de bizi keşfetse" gibi bir şeyler geçirenleri varsa, ya da insanlardan ilgi bekliyorlarsa bizim oralarda bir laf vardır pathétique diye tam olarak durumlarına uyuyor. Bu konuda başarılı olmuş nadir insanlardan biri İbrahim Tatlıses, kendisi inşaatta keşfediliyor galiba ondan daha yetenekli değilsiniz, lütfen üç beş kişinin "hmm çok güzel söylüyorsunuz"una kanmayın.


P.S: Hah tam aradığım tarzda fotoğrafı buldum. Hem siyah beyaz, hem de tetiklenmeye,her an dans edip, şarkılar söyleymeye hazırlar ki, fotoğraf çekilirken bile sağ bacağını titretenler olmuş zaten. Benim de toyluğumdan kalma buna benzer birkaç adet fotoğrafım var, dijital alemden kaldırtmak için 2 hafta önce yasal işlemleri başlattım. Haklı buldular, şimdi tüm arşivlerden kaldırılıyor.

24 Nisan 2010 Cumartesi

Djarum Üzerine


"Sigara içiyormuşsunuz... İçirtmem! Ön bahçede top oynuyormuşsunuz... OYNATMAM!"
Mahmut Hoca aka Kel Mahmut, 1975, Özel Çamlıca Lisesi

Normalde sigara, içmeyen kişi için büyük eziyet, dumanı falan filan, buraları onlarla doldurduğumu varsayın. Ancak olay Djarum olunca benim ellerim tutuluyor, sürekli kusmuğumu yutkunmak durumunda kalıyorum. Bilirsiniz, damakta kalan safra tadı çok kötüdür ve su içilse de geçmez aynı onu yaşıyorum. Hali hazırda bundan bahsetmişken bir de bela okuyayım Djarum denen sigarayı icad eten kişi hala yaşıyorsa umarım kendi kusmuğunda boğulur.(ya da başka bir şey olsun, kusmuğunda boğulmak ya Bonzo'yu ya da Jimi Hendrix'i aklıma getiriyor. Rüyasında öldüğünü görsün. Öyle bir muhabbet vardı, "rüyanda öldüğünü görürsen gerçekten ölüyormuşsun." diye, bunu ilk elden deneyimleyen insanlarla tanışmak isterim.) Bir de çay içtikten sonra başkasının doğrudan yüzüne konuşan insanlar var, bu konuda elden bir şey gelmiyor, o da belki de başka bir yazının konusu, Danton'un da dediği gibi le vent nous portera.

Harbiden bu tip sigaraya alışmış insanı anlamıyorum ben, acaba diyorum havalı görünüyor diye mi yapıyorlar bunu, çünkü öyle yapıyorlarsa bildiğim kadarıyla normalde bu tip işler için Gitanes'i tercih ediyorlar. Djarum'u tüketen topluluk 14-26 yaş arası bir kitle olsa gerek. Bunun yanında 34 seneden beri aynı kıraathanede, aynı sandalyede ilkokul arkadaşlarıyla batak, okey benzeri oyunları oynayan dayıya Djarum versek tahminimce hiçbir şeyi beğenmeyen adam ifadesini takınıp bir kenara atacaktır. O hiçbir şeyi beğenmeyen adam ifadesini biliyorsunuz değil mi? Hani böyle, mesela iyilik yapmaya çalışıyorsun adama -tabii burada iyilikten kastım Djarum vermek değil, zaten sigara mekruh neyse- diyelim yeni bir şeyle tanıştırmaya çalışıyorsun. Surat ifadesi "ben bunu alıcağıma yeğenimde bunun benzerini yapanı var onu ucuza alırım"la "sana vereceğime çalı çırpıya sürterim." arasında gidip geliyor. İnsanın nasıl şevki kırılıyor, yemin ederim kendini milletini aydınlatmaya adayan ilk kuşaktan cumhuriyet aydının hayal kırıklığına uğramış gibi hissediyor insan. Ama o adam senden sonra gelen tüccardan radyolu ışıldak alıyor ya, işte o çok üzücü bir an. Çin'den ışıldağım gelmiş, evde bir bayram havası; ışıldak, radyo ve tecavüz sireni 5 lira. Onlarda tecavüz sireni de vardı, onun sebebini bilemiyorum artık, 100metrekarelik evde karanlıkta aile bireylerinden biri kaybolursa diye olabilir. Avcılar için gümede ideal kullanım cihazı, yaban hayvanlarını kaçırır.

Zaten güme dediğimiz olay kendi başına klostrofobi gelişmesine sebep olabilecek bir yer, bir de tecavüz sirenleri dönmeye başlasa, aha al sana Tarantino'yu yönetmen yapan b-filmlerinden birinin senaryosu.

O ışıldaklar da, yeryüzünde çokişlevlilik/çirkinlik oranı bakımından en tepe noktada olan cisimler olabilir, kompaktlıktan da nasibini alamıyor tabii ki. Ben yine ortaokuldayım iki tane volkmenim var, birinin radyosu var ama kasetçaları çalışmıyor, diğerinin de radyosu bozuk. İşte bunları birbirlerine bantlamıştım. Heyhat öyle çirkin bir görüntü ki, onun yerine doğrudan Fame filminin en gaz sahnelerinde omzunda müzik seti taşıyan arkadaşlardan birinin bile hali daha iyidir diyebilirim, ya da Rocksteady ve Bebop'tan biri de taşıyordu bunlardan!!!
Böyle çirkin şeyler yeryüzüne çok az geliyor, Eti'nin Markiz diye bir ürünü vardı kuruüzümlü hem pahalı hem de iğrençti bir o var bununla yarışabilecek; bir de yine başa dönecek olursak karpuzlu ritmix aka safra suyu. Böylece döngüsel bir eserin sonuna geldik. Yaa aslında o çocukluğundan beri rüyasında havalimanında vurulurken gördüğü adam Bruce Willis'in ta kendisiymiş.

P.S: Te allahım ya kutunun tasarımına bak, Alan Parsons Project albüm kapağı gibi.
P.S2: Mekruh kelimesi, daha çok böyle saçkurutma makinasıyla kurutulmuş kağıda verilecek bir isim gibi duruyor, ya da kuru kayısı gibi bir şey. Ama kelime kesinlikle bir şeyin özünün alındığını böyle kurutulduğu hissini veriyor, ya da mesela dipsos'la yenen baharatsız doritos'a da mekruh denilebilir, onun da ruhu yok.

31 Mart 2010 Çarşamba

Ter Kokusunu Deodorantla Kapatmaya Çalışan Üzerine

Onlar aramızda yaşıyorlar. Bilimi ve koca bir deodorant endüstrisini kendi şark kurnazlıklarına alet edebileceklerini düşünüyrolar ve, Rexona amblemi şeklinde sıktığı kısım 15 km de koşsa terlemeyecek sanıyorlar! Hayır insandır terler, çok normal. Fakat terledikten sonra deodorant sıkan insan varsa aranızda ben direkt nasıl koktuğunu söyleyeyim. Eğer erkekse ve ağaçlı, ormanlı ,dağlı koku kullanıyorsa, kocaman bir korunun istisnasız tüm ağaçlarına 20.000 kişilik orta nüfuslu kasabanın sıçması gibi kokuyor. Kadınsa karamelli çiçekli bir şey kullanıyorsa da sirkeden hallice kokmuyor zaten.

Zaten, bunu yapan insanlar genelde üstlerine kazak giymeyi tercih ederek kokuyu blokaj çabalarına da giriyorlar. Yapmasınlar yalvarıyorum. Tek bir mantıklı sebebini bulabiliyorum bunun. Nasıl, erkek tavuskuşunun renkli kanatları, hatun tavuskuşlarına bir çiftleşme çağrısı olması gibi terde bulunan feromonlar da birer çiftleşme çağrısı. Tabii insan iğrenç bir yaratık olduğu için terle falan yapabilecek düzeyde bunu, daha götünden renkli tüy çıkartanı görmedim zaten. Aslında, şimdilerde pek izlemiyorum ama eskiden Brainiac'da bunun üzerine bir deney yapılmıştı. 3 tane abiye ayrı ayrı deodorant ve feromon sürülüyor, üçüncüye ter sürülmüyor zaten onu bıraktılar kendince terledi. Neyse sonra hanım ablalara teker teker hangisinin daha etkileyici olduğu sorulmuştu. Onlar da her aklı başında insan gibi deodorantı tercih etmişler, üstüne üstlük feromonu zaten terden ayıramamışlardı. Ha, bilinçaltına belki etki eden bir durum olabilir ama onu da sallayın zaten. Çünkü zamanında Lyceé de Bordeaux'da okuduğum zamanlarda 6 kişilik erkekli yatakhane odalarında bulunmuşluğum oldu. Bir kız arkadaşımız kapıyı biz uyurken açmaış ve yüzüne çarpan sıcak hava dalgası vesilesiyle 2 yıl boyunca uyuyan insan erkeği kapısı açılmaması gerektiğine dair misyonerlik faaliyetlerinde bulundmuş ve el ilanları dağıtmıştı. Gerçekten böyle kötü bir deneyimi anlatmak istemezdim ,ay şekerim biz çok çılgındık nasıl da pistik bilemezsin 3 ay aynı donu giyen vardı ya hu! demiyorum. Burada bir insanlık dramından bahsediyorum. Sonuç olarak o kadar feromon şoku yedikten sonra insan zaten hayattan tiksinir.

Neyse, bunu yapan arkadaş hem feromon hem de deodorant kullanarak ikili bir komboya girişiyor galiba. Ama muhteşem bir başarısızlık adeta internet alemlerinde epic fail denilen bir durumla karşılaşılıyor bu gavat yüzünden. Çevrenizde bunu yapan dostlarınız varsa uyarmaktan çekinmeyin lütfen, dünyanın daha güzel bir yere dönüşmesi için siz de elinizden geleni yapın.

Ha bir de dün Casablanca'yı izledim. Normalde film-noir ve Humphrey Bogart'lı film izlememe kararı almıştım; gerek Humphrey Bogart'ın bana kalırsa çok abartılan balta gibi oyunculuğu, gerekse film-noir'ların iç bayıcı ama çok abartılmış, beğenilmiş senaryoları sebebiyle. Ama geçen senenin Ekim Ayı'nın 13'ü civarında başlamıştım Casablanca'ya 15'inci dakikada sıkılıp bırakmıştım. Dün tamamını baştan sona izlemek durumunda kaldım. Sanırım overrated kelimesi müzik aleminde U2 için neyse, film alemi için de Casablanca odur. En az 40 yıl önce yaşamış olsaydım bir ihtimal beğenebilirdim. Ama birçok listede hep ön sıralarda olması, "Oğlum dinle buraya!" diye bağırırken boynunda damarları çıkan okul müdürü kadar sinirlenmeme sebep oluyor. Ya hu, Bisiklet Hırsızları, Kazo'yu sulu götürür susuz getirir, keza Citizen Kane, yahu yine bu Humphrey'nin oynadığı Maltese Falcon bile, Casablanca'dan kat kat üstün yahu. Umarım aranızda bu filmin neden bu kadar beğenildiğine dair bana mail atacak bir insan evladı vardır. (Tarihsel muhabbet olmayacak yalnız. Kurgu ve teknik açısından olacak.) Humphrey Bogart'ın tipi muhabbet kuşuna benziyor ya valla sevemiyorum adamı. Aklıma "babacık, babacık" diyen bir surat geliyor adamı gördükçe. Hay allahım o ses tonuyla da şimdi, Hampo beni de güldürdü yemin ederim. Cennetten şu an bakıyorsan sana kızıştırıcı yem yollamak istediğimi de belirtirim. Öyle yem var, biliyorsunuz onun da içinde feromon falan var. Aslında yazının son cümleleri bunlar, yani aşağıdaki paragrafı biraz daha önce yazmıştım ama, kızıştırıcı yemle terleyip deodorant süren adamı bağdaştırdığım için artık bundan sonrasıı okumasanız da fark etmez. Bakın, "okumayın" baltalığına düşmüyorum, sadece o biraz daha alakasız kaçtı. Aman ne yaparsanız yapın, zaten pek de bir olay yok. Çocukluğuma indim vesaire, anı anlatıp "ha evet ya arımayalı silgi" diyen adam olmak istemezdim. Artık okuyunca karar verirsiniz.

Diğer bir konu da az önce yanlışlıkla teşbihimi hatasızca yaparken "Oğlum dinle buraya!" diyen müdür insanıdır. Dilbilgisinin bozuk olmasının yanında gereksiz yere sinir yapması, ev arkadaşlarının bir süre sonra birbirlerinden tiksinmeye başlaması, en ufak kusurlarını bulması gibi bir saplantıyı ortaya çıkarıyor. Tabii müdürün de çoluk çocuğu var, ama ortaokulda hatırlarım herkesin önünde bir kızı dövmüştü, "İŞTE O AN ALLAHIN VAR OLMADIĞINA İNANDIM." demem! Bu ne lan, Ancela'nın Küllerini mi yazıyorum burada? Hayır semavi hiçbir şeyle bağdaştırmadım ama hayatımda ilk defa "orospu çocuğu" kelimesinin tam olarak yakıştığı bir insan görmüş oldum.

Bir ara Fever Ray'in, Stranger Than Kindness'ini gömmeyi planlıyorum, ama şimdi Little Boots

Little Boots - REMEDY - The best video clips are here

24 Mart 2010 Çarşamba

Bahar Üzerine


Günlük bir konudan bahsedeceğim. Vay efendim rosemary's baby, yok efendim gidin şunu dinleyin. Geçiniz efendiler, geçiniz!!!(masaya yumruk vuran Atatürk canlandı mı kafanızda? Sırf bu yüzden yaptım. Eğer canlanmadıysa "bağımsızlık benim karakterimdir." demeyi de planlıyorum.)

Neyse, baharın ilk ayı, mart vesaire kediler hormonlar bunlardan bahsedilebilir. Ancak Bahar Mevsimi'nin kabir azabı olduğu gerçeğini kabullenelim. Bakın ağaçlar çiçek açıyor, havalar güzelleşiyor; peki dışarı çıkarken ne giyiyorsunuz? Bu konuda asla başarılı olamayan bir insan olarak dışarı çıkmama kararı aldım yaza kadar. Mesela Paris'e inerken Attila İlhan kreasyonundan, tankçı subaylara verilen mavi kepin siyahından takıp hafif ressam görünümü elde ediyorum. Ama pipo kullanmıyorum, çünkü benim elimdekiler bir pipo değil; hepsi pipo resmi. Ressam şapkası demek de doğru olur galiba, gerçek adını bilmiyorum ama artık öyle densin. Ordudaki sanat aşkının da tankçılara kadar sıçradığı gözlerden kaçmasın. Kimseyi yıpratmaya, asimetrik operasyonlar düzenlemeye çalıştığım yok, ancak geçenlerde Hava Kuvvetleri Komutanlığı'nın caz topluluğunun adının "Cazın Kartalları"olduğunu öğrenince açıkçası bu konuya el atmaması gerektiğini düşündüm. Kötü bir durum tabii "Yüzbaşı Volkan ve Astları" diye grup ismi de olacak değil. Öyle olsa indie müzik yaparlar zaten. Çünkü uluslararası indie müzik konseyinin verdiği bir karara göre alternatif, indie vesaire olmak için en az 5 kelimelik bir grup ismi gerekiyor. Hemen şimdi Türkçe bir Indie grup ismi sallayayım size "Güneş Altında Kuruyan Salyangoz Yavruları". Bir de denk geldiniz mi bilmiyorum ama çok üzülüyorum bu durumda kalan salyangoz hayvanına, güneş altında dalda kuruyor garibim. İclal Aydın bu konuya parmak bassın!! Duyarlı birilerinin bir şey deme vakti geldi artık.

Giyinme işine bir çözüm bulamadığım için Mikail'e sövüyorum. Mikail ismi İngilizce ve Fransızca'da yaygın olmasına rağmen neden Türkçe'de çok az onu bilemem. Gerçi Mikail kaplumbağaya konulabilecek bir isim gibi duruyor o yüzden olabilir. Hayatımda bir tane Mikail tanıdım, onun da 12 numara gözlükleri vardı ve camcıda çalışıyordu. Hatta bu konuda şu an aklınızdan geçen camcıyla ilgili şakayı yapabilirdim ama bunun çok kötü bir girişim olacağından şüphelendiğim için vazgeçtim. Zaten kendisi de ameliyat oldu 5 sene önce kadar. Artık sadece wayfarer güneş gözlüğü kullanıyor. Aranızda da Mikail varsa özür dilerim, ama ben Monteyn olduğum için hiç anama babama isyan etmedim. Zaten bizim oraların adetlerinde anaya babaya laf söylenmez.O yüzden büyük bir insan grubunun mal gibi ismi var. Chateaubriand var mesela; adını ilk öğrendiğinde kendini muhtemelen şarap sanmıştır; zaten bu varoluşsal karmaşa yüzünden kendini felsefeye veriyor.

Neyse dışarı çıkıyorum, muazzam ter basıyor vücudumu ama bir yandan da ceketten içeri giren rüzgarla - ki o rüzgar içeride garip şekilde circulation eyliyor- üşüyorum. Bunu şöyle anlatmak doğru olur, intihar bombacılarına giydirilen kazaklar oluyor ya, bombaların konduğu küçük cepler olan. İşte onun yerine çok soğuk kutu kolalar doldurulmuş, ve ceplerin tenle temas eden kısımları kesilmiş. Bu yüzden yürüdükçe sallanıyor ve vücuda o kutukolalar değdikçe vücutta küçük yanıklar halinde soğuk şokları yaşanıyor. O yüzden "Ah İlkbahar aşk mevsimi" falan demeyelim, çünkü bir grup insana da zaten Sonbahar hüzünlü bir aşk mevsimi. Kış zaten frijit onu siktir et. Yazın da libido tavan yaptığı için fuckbuddy gibi mevsim. Böyle mi tanımlayalım yani? Lütfen biraz daha mevsimlere hak ettikleri değeri verelim. Bu yüzden İlkbahar'la cima edeyim diyorum. Doğa Ana, Toprak Ana gibi simgelerde de aklıma gelen tek resim Şirinler'deki sevimli Doğa Ana'dır. Hepinize sevgiler yolluyorum, aranızda facebook denilen ortamda "Yağmurdan sonra gelen toprak kokusu" grubuna üye olan varsa da bunun sebebini bana söylerse çok sevinirim. Bunu belirtince 60000 kişilik bir grup stadyumda toplanıp yağmurdan sonra o toprak kokusu içinde Roma'lıları kıskandıracak düzeyde orgy mi düzenlenecek gelecekte bir tarihte? Ve Chateaubriand tabii ki Romantik akıma dahildi.


P.S: Papa'ya laf söyleyen arkadaşım vardı hatırlıyorsanız. Şimdi de "Allah'a inanmam, Allahsız da kalmam." gibi yorumlar yapıyor, ah mon dieu bu sense of humour eksikliği beni öldürecek.

3 Mart 2010 Çarşamba

Sandalyede Kaykılmak Üzerine



"Kaykılmayın! Sandalyelerin bacakları Skoda tekerlekleri gibi içe dönüyor."
Vecihi Hürkuş, Bordeaux, 2007
Hayatımda, hiç kaykılırken sandalyeden düşmedim. Bu bir meziyet olmayabilir, ama kendimi bildim bileli sandalyeden kaykılan biri olarak övünebileceğim bir şey olduğuna inanıyorum. Ayrıca bir kez de naylon sandalyede gülerken arka iki bacağını kırarak düşmüştüm. Böyle slapstick komedi tarzında anılarla yazının devam etmesinin de imkansız olduğunu bildiğim için bir insanlık dramından bahsedeceğim şimdi.

Aramızda bu işi benim gibi yarı profesyonel düzeyde sürdürenler vardır mutlaka, ayrıca ayaklarımı bir yere dayamadan iki sandalye bacağı üstünde de yaklaşık 40 saniyeye kadar kalabildiğimi belirtmek isterim. Yararsız detaylarla şu canım yazıcığı iç bayan bir niteliğe sürüklediğimin de farkındayım. Derken bir de şunu söyleyeyim filmlerde ve kitaplarda "Tamam, artık okumayın/izlemeyin, bundan sonra devam etmeyin...
Aaa okumayın/izlemeyin dedik ya, siz hala burada mısınız?" şeklindeki sanatsal oyunların pek de sanatsal olmadığına; aksine bunun yazarın davarlığına işaret ettiğine inanırım.

Şimdi gelelim konuya, hani sandalyeler yanyana durur da, ayaklarımızı diğer bir sandalyenin direnmesi için konulmuş kasnak mı artık bilmiyorum ne deniyor(şunu yazarken de'yi öyle ayrı yazdım ki, "ne de niyor" şeklinde, sanki Holandalı genç yetenek anasını satıyım.) oraya ayaklarımızı dayarız.


İşte bu, dar pantolon giydiğimiz zamanlar vücudun bünyeye 5 dakikalık döngülerle yaydığı iç sıkılması hissinin, sandalye kaykılıcısına tezahür etmiş halidir. Eğer o arkadaşımız istediği anda havalanamazsa aniden yanındakinin suratına vurmak isteyecek ancak çok kısa süren bir atak olduğu için siniri o anda geçecektir. Balici bir arkadaşımın da dediği gibi, "abi balinin kafası çok kısa sürüyor." durumuna düşecektir.

İkinci sandalye meselesi ise, arkanızda oturup, sandalyeyi sürekli ayağıyla titreten şahıslar. Ben özellikle bunların, İlahi Komedya'da bahsedilen Cehennem'in, yaklaşık 5.katına denk gelecek bir cezaya maruz bırakılacaklarına inanıyorum. Şu anda o durumda olanlara da müjdem var!!!!(sarkazm çok kötü duruyor buralarda ama elimizden bir şey gelmiyor, isterseniz şu saniyeden sonra okumayın yazıyı.)(okumayın ama... hadi canıım) Neyse, 5. katta öfkeliler ve hiddetliler'le takılacaksınız. Artık, ağzına 12 tane kılıç sokan adam gibi, sizin de ağzınıza sandalye bacaklarını sokmayı ihmal etmezler tahminimce.

P.S:yarı-profesyonel sandalye kaykılıcığı hakkında yorum yapmak istemiyorum. Az önce bir anlam yükleyemedim ben de. Yarın John Turturro'dan bahsedeceğim. Ya da yarın değil şimdi bahsedeyim. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, John Turturro yamuk ağızlı pozlar vermeseydi bu kadar ünlü olabilir miydi bilmiyorum. Nasıl ki Hugh Grant'in bir göz kapağının hafif düşük olması ona sakil karizması katıyorsa, John Turturro'nun da bu yamuk ağızlılığı ruh hastası hissiyatı veriyor. Ha, Big Lebowski'deki Jesus halinin ellerinden öperim, ama onun dışında resmen adamın oyunculuğunun kalıbı var. Geçen gün Fantastique Maître Renard'ı izlerken, Elma Şıralarını koruyan kara sıçanı bile ona benzettim.

Bu konuyu dün akşam imdb'de gördüğüm ve dayanamayıp ucuz bir şaka haline getirdiğim bir fotoğrafla bitirmek istiyorum.

28 Şubat 2010 Pazar

Radyodan Spor Yayını Takip Etmek Üzerine


Sporla hiç ilgilenmiyorum, oturduğum sandalye yüzünden domuza dönüşüp, bazılarından daha eşit olacağım. Tamam gerçekten çok kötüydü kabul ediyorum. George Orwell'e gönderme yapınca insan haklı bile olsa haksız duruma düşebiliyor.

1984'ün filmini izleyip de henüz Brazil'i izlememiş olan varsa, izlesin bu arada. Nedense birbirlerini görsel olarak tamamlar nitelikte gibi geliyorlar. Brazil'de biraz simge işine girilip filmi mahveden yerler olmuş, ama Robert de Niro'nun apartman yöneticisi tipli halini görmek için bile izlenebilir. Gerçi "ay aklıma nereden geldi bu?" gibi cümleler kurup, nasıl da dün gece izlemediğimi kanıtlamaya çalışıyordum kafamdan. Ama sinsilik yapmayacağım, izleyeli uzun süre oldu, hayır dün gece izlesem ne olacaktı ki? Neyse yine de dün gece izlemedim.

Zaten Terry Gilliam abimiz, Monty Python'da arkadan koşup elindeki kabuklarla nal sesi çıkarması olsun, ya da hem Twelve Monkeys'in hem de Fear and Loathing in Las Vegas filmlerinin yönetmenliği olsun gönlümüzde yerini etmiş durumda. Brazil'de onun işte, hatta bu daktilolarda ya da bazı araçlarda görülen steampunk ortamı bile filmi çok keyifli kılıyor.

Neyse, bu spor meselesine geliyorum, sanırım benim için sporun en önemli yanı radyodan futbol maçı dinlemek olabilir. Hiç tat almadığım bir şey maç izlemek, spor müsabakalarını takip etmek. Ha gelip de size "Ay 90 dakika boyunca 22 tane kocaman adam bi topun peşinden koşuyo, ne saçma!" falan demiyorum. Ne yaparlarsa yapsınlar, sporu zaten böyle eleştiren kişi de zaten ancak benim kadar anlıyordur, ama en azından ben bu konuda böyle gerizekalı yorumlar yapmamaya çalışıyorum.

Televizyonda maç izlediğim zamanlar "Bir şekilde stereo ses kaydı alınsa da taraftarların sesini kısabilsem." diye düşünürken, radyoda mutlaka ambiyansı sağlayan etken taraftarlar.

Hatta durun, seyircisiz oynanan bir maçın radyodan yayınlandığına denk geldiniz mi siz? Televizyonda izlerken sadece "ztapp, faph CEMAAAAL ORAYAAA" seslerini duyunca bile biraz garip geliyor, radyodan seyircisiz maçı dinlemek teybin kafasını temizleyen kasetlerden birini takmak gibi bir şey olsa gerek. Ben hiç radyoda denk gelmedim bilmiyorum.

Neyse, spor meselesinden beni hiç heyecanlandırmadığından bahsedecektim. Hiçbir spor takımını doğru düzgün tutmadım. Bu yüzden müzik gruplarını da tutmuyorum,(hah ben de nereye bağlasam da şu iyice sıvadığım spor meselesinden uzaklaşsam diye düşünüyordum ki, buralar iyiymiş. Hadi bakalım nereye bağlanacak.) Yani demem o ki, gelip de biri bana "Bu ne lan? Kraftwerk mü, ciyuvciyuvv yarak gibiymiş." derse, Kraftwerk'i savunmam. Koskoca adamlar, laf söyleyen arkadaş gidip Ralf ve Fritz abilerimize mail atsın, ne derse desin. Ha ama albümleri savunma ya da yerme konusunda tartışmaya girerim. Mesela bundan önce tahminimce 6 kere bu blog'da bahsettiğim kadarıyla The Wall leş gibi bir albümdür ve bunun "20.yüzyıl'ın modern bir yabancılaşma temasıyla eleştirilmesi!" gibi yorumlar getirenle tartışmaya bile girmem. Adam 20 tane şarkıyı yazıp bitiriyor, ondan sonra temayı ne tercih etmişse onun üstüne söz yazıyor. Gelip de "işte şarkının burada duraklaması bence okulda yediği dayakların nasıl da eğitimden uzaklaşmasına sebep olduğundan bahsediyor." gibi yorumlar ortaya çıkıyor işte onlar büyük tatava.

Neyse, bu şekilde spor meselesinden iç bayan birkaç cümle kurup kafa karıştırma taktikleriyle uzaklaşmış oldum. Birkaç gündür düşündüğüm diğer bir konuda Atatürk'lü filmler hakkında. Geceleri yatmadan önce Bebek İsa'ya dua eder oldum: "Off Bebek İsa'cığım yap bir güzellik de, tipi Atatürk'e benzeyen birileri doğsun." diye. Rutkay Aziz ulan, Rutkay Aziz oynadı be, bizim oralarda çingeneler, saçlarının bir yarısına sarı sprey boya sıkıp geziyorlar. İşte aynen o sarı renkteydi saçları, aklımdan bir onu bir de Seval Irmak'ın saçlarını metalik maviye boyamasını atamıyorum travmatik deneyimler oluşturdu. Yahu, makyaj meselesi o kadar gelişti, Cumhuriyet/Kurtuluş ikilisinin çekildiği dönemden beri zerre değişim yok. Benzetemiyorsan çekme lütfen, ya da mesela benzemiyorsa Muhammed'li filmlerdeki gibi bir ışık saçılsın yüzünü görmeyelim, hem bu bazı insanları daha çok sevindirecektir. Hay Allah'ım yine cümlenin sonuna doğru siyasal mesaj verir gibi olmuşum. Onu sallayın da, ciddi söylüyorum birilerinin böyle filmlerde benzemesi gerekiyor artık, koca bir nesil Rutkay Aziz'in Zeybek oynamasını izleyerek büyüdü. Şimdi onların arasından çok iyi yerlerde olabilecek insanlar, bir o zeybek yüzünden bir de o dönemde izledikleri Show TV jenerikleri yüzünden gerizekalı oldu, uyuşturucu bağımlısı vesaire oldu.

Gelin elele verelim, bu zulme bir dur diyelim!

Demem!

Burada sürekli kampanya yapıyoruz kimsenin salladığı yok, Şimdi bulamıyorum da, tahminimce dejeneratör'de bunun bir kolajı yapılmıştı, orada Nurseli İdiz de vardı. Onun tabii o moddaki davranışlarını bilemiyorum ama şimdi o fotoğrafın arka planını düşününce bile Müjde Çorap reklamları aklıma geliyor zaten.

Özetin özeti: biz böyle oldukça daha çoook başımız ağırır.(Hem Abbas Güçlü, hem de Levent Kırca'ya buradan selamlarımı yolluyorum. Özellikle geçen gün Müjdat Gezen ve Levent Kırca'yı bir programda gördüm, hemen :((( ifademi takındım. Hani bazı arkadaş gruplarının aptal elemanı olur, kendi yaptığı kötü esprilere güler onun da yardakçısı vardır bozulmasın diye güler ya. Aynı o durumu sezdim Levo ve Müjdo da. Neyy Müjdo mu? Bershka ayarında bir mağaza aklıma geldi aniden. Artık sevimsiz oldu Müjdat Gezen, zaten eski komikler Türkiye'de çirkefleşmeye başlıyorlar. İşte o zeki ve metin'in kır saçlı ve daha az şişman olanının ismine tam karar veremem ama o öyle oldu. Aynı şekil Müjdat Gezen öyle. Levent Kırca politikaya atılıp Üsküdar'dan Belediye Başkanı Adayı oldu. Delirdiler mi anasını satıyım. Levent Kırca Üsküdar Belediye Başkanı olsa ne olacaktı? "Eeee çöpleri sokağa atarsanız, siz hiiiiç kurtulamazsınız." gibi posterler mi asılacaktı. Adamla da uğraşmayayım daha fazla, bir daha da şu andan sonra, hiçbir yazımda ondan bahsetmiyorum. Bir de "Darbukatör Baryam"ı hala takdir ederim onu söyleyeyim. Yazıyı bitirmeden şunu da belirteyim, herhangi bir Roman vatandaşımızla karşılaşmamış, onlarla doğru düzgün diyaloğu olmamış, zemin etüdü olmayan şahısların burunlarını tıkayıp "Abe naparsın?" gibisinden Çingene taklidi yapmasından öyle nefret ediyorum ki. Onları kaybolan değerlerimizden biri olan ayıcılık mesleğinin eğitim bölümündeki kızgın közün üzerine bırakıp "abe" dedikçe tef çalmak istiyorum. Buradan Çingene taklidi yapan, ama bu konuda tek bilgisi Cennet Mahallesi olan insanlara bir şey söylemek istiyorum:"Lütfen yapmayın, ne kadar antipatik olduğunuzu tahmin bile edemezsiniz.")

P.S: Ya hu ben ne zaman kıyma makinesi görsem şaşırdığımı fark ettim. Yüzyılın icadı gibi lan, İnternet olmasa mesela kıyma makinesi olsa bana uyar. İlk kez bir kıyma makinesinin tepesinden baktığımda işleyişine hayran kalmıştım. Kasaplık mesleğini karizmatik kılan ikinci etken. Birincisi tabii ki, kasabın asıl sahibi Amca'nın arkadaki siyah beyaz ince bıyıklı resmi. Ölüm çeker!

21 Şubat 2010 Pazar

Türkçe Olimpiyatları'na Yarışmacı Aranıyor!


Kabil - AA

26 Mayıs - 10 Haziran 2010 tarihleri arasında yapılacak Türkçe Olimpiyatlarının en elzem iki yarışmacısıının eksik olduğu, bunun için tüm Türkî Cumhuriyetler'in bu iki cevheri bulmak için canla başla çalışması gerektiği Olimpiyat Komitesi tarafından yapılan basın toplantısında belirtildi.

Toplantıda Bülent Arınç da şu açıklamayı yaptı: "Arkadaşlar biliyorsunuz her sene bir tane, Bir Başkadır Benim Memleketim şarkısını söyleyecek, bir de Anne şiiriyle bizi ağlamalı fotoğraf çektirtecek slotlarımız var. Bunlar olmayınca Dışişleri Bakanlığı malesef bu Olimpiyatları düzenlememize izin vermiyor. Hiç mi yok aranızda bir Firuz, bir Abdoulwahab çocuklar? Bakıyorum şimdilerde siz de popülere abandınız Kayahan falan, tamam onları da söyleyin ama Memleketim söylenecek bu yarışmada arkadaşım.

Bu arada olimpiyat dedim de, olimpiyatlarımız en sık düzenlenen olimpiyat seçildi, zira biliyorsunuz 4 yılda bir yapılıyor diğerleri, hesaplarımıza göre nicelik olarak çok yakın zamanda yetişeceğiz diğerlerine.

Ayrıca, Anne şiirini söyleyecek genç arkadaşımız mutlaka kız olmalı ve ağlamalı. Malesef bu konuda çok sıkı kurallar konmuş durumda bizim elimizden bir şey gelmiyor. Bir de benim Moğolistan ve Kazakistan'dan gelen arkadaşlardan bir isteğim olacak, lütfen şapka getirmesinler. Elimde yeterince var. Üzülerek söylüyorum ama bu sene de şapka verirlerse artık Eminönü'nde turistlere otantik eşya satan dükkanlara vermek zorunda kalacağım." diye sözlerini sonlandırdı.


P.S: İskender Pala geçenlerde "Sağdan neden aydın çıkmıyor yhaaa:((((" diye isyan ediyordu. İşte bu yüzden çıkmıyor amınakoyıyım. Öyle dandik ki Türkçe Olimpiyatları denilen olay, bütün bir kültür kongre salonunu Zambak Ünite Dergileri gibi tasarlayınca kültüre +rep getireceği mi sanılıyor, yoksa benim çözemeyeceğim çok derin siyasi mesajlar mı veriliyor anlamıyorum. Bu durum var ya ne biliyor musunuz; çocuğuna karşı olan sorumluluğunu üç beş Beyzbol maçına giderek kanıtlamaya çalışan Amerikan Ebeveyni gerizekalılığının, farklı bir düzlemde olanı.

P.S2: Hasan Pulur yazısına dönüyormuş az kalsın, son cümleden sonra iyi ki devam etmemişim. Alın bunlar da duygusal anlar

P.S3: Az önce fotoğrafına baktım, Simon de Beauvoir'la kavgaya girsek, çok kötü dövermiş beni. Ama böyle dişlerimi döker yani, hani American History X'deki kafayı asfalta gömme sahnesini bana uygular biliyorum. Bu yüzden kendisine bir adet akrostiş şiir yazdım. Posta'ya göndermeyi de düşünüyorum.

Senin adını duyduğumda telaffuz edemedim
İnan bana bebeğim!
Malesef sonradan öğrendim ki onun kadınıymışsın
Onun kadını da değilmişsin aslında, orada biraz feminist gibi bi durum da var
Nasıl, ne oldu bilmiyorum tam olarak
Elime geçen resimlerini lcd ekrandan kokladım

Doğrudan söylemek isterdim sana
En güzel yeri isminin, şu an bir dantel gibi işlediğim kısmı

Biliyorum şimdi başlasam, senin okuduğun kitap sayısına
En erken 55 yaşımda ulaşabilirim
Ama, sence de aşk sadece okumak mı iki gözüm!
Unutma ki kavgada alabileceğini bildiğim
Ve tipinde hafiften bir femme fatale'lik olduğu için yazıyorum bunları
O yüzden tanışsak eminim senin da bana gönlün olurdu
İnanmıyorum öldüğüne yoo yoo(bilirim Blue Jean şarkı sözü çevirilerini sevmezsin)
Rahat et şimdi o şaşıyla beraber kaltak!
 
Copyright © 2010 MONTEYN