haftanın modern talking klibi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
haftanın modern talking klibi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ekim 2011 Salı

Britpop Üzerine


En son ne zaman bir Pulp, Suede, Oasis, Blur, The Stone Roses'ın The Stone Roses'ını(burada bilhassa değinme isteğiyle doldum.) baştan sona dinlediniz? Umarım yakın zamanda dinlersiniz, çünkü bu heves dolu yazıyı (What's the Story) Morning Glory ve biraz da sarhoşluk eşliğinde yazıyorum. Çok uzun süredir dinlememiştim, CD'yi bilgisayara taktıktan sonra neşe ve doritos taco doldum Liam Gallagher'ın sesi sayesinde. CD derken yalan attım, kendisini eskitmeyip, torunumun yeğenine parçalanmadığı sürece çeşitli sitelerde satması için oriinalini bırakacağım kasediyle beraber. CD'lerin 14 yıla kadar ömrü olduğunu duymuştum onu bilemem, taş plaklar gibi rezil ve nostaljik arasında gidip gelecek kadar fiziksel bir format olmadığı için önümüzdeki on yıl içinde bir adet torun ve yeğen edinmeliyim sanırım. Veri yitirilmezse oldukça güzel bir şey elimde diyebilirim. Ama elimde 1985 basımı bir The Best of The Alan Parsons Project var. Tabii, Diamond, Price gibi porno için üretilmiş CD'lere çekilmediği için günümüze kadar atlamadan You Don't Believe'i çaldırabiliyorsa sanırım torunumun yeğeninin eline de güzel bir şeyler geçecek ben mortu çektiğim zaman. Yazının özel amacı aslında "mortu çekmek" kullanımı olabilirdi. Çünkü hiçbir zaman bunu kulanacağımı düşünmemiştim ama işte kelebek etkisi falan bu olaya sebep olabiliyor? Ne?

Şimdi bu Liam Gallagher abimiz yakın zamanda Beady Eye diye ekiple bir şeyler yapmaya başladı, başını almıştır muhtemelen hiç araştırmaya niyetim yok. Ancak Noel Gallagher'ın yakında "Noel Gallagher's High Flying Birds" mevzusundan çok güzel şeyler çıkacak. Zaten yazıyı buraya kadar okuyyanlar muhtemelen Britpop olayıyla alakalı olduğu için Noel'in(Sertap, Teo, Okan, Sezen gibi bir yakınlık var dikkat!!!) bir zamanlar "Aga vallahi istesem Definitely Maybe veyahut da Morning Glory standartlarında şarkı çıkarırım ama yapmıyorum çünkü kendimi müziksel mevzularda geliştirmek istiyorum" demişliği var. Bunu böyle dememiştir muhtemelen ama öncelikle 1.Kokaini bıraktığın için yapabileceğin en iyi şarkı Fucking in the Bushes'ı aşmayacak 2. Bunu da düşünmüştüm ama alkol vesilesiyle unuttum. hah hah, durun bir saniye buldum lütfen bunu samimiyetimin yıkılması olarak algılamayın 35 yaş üzerindeki bir müzik insanının insanları çok etkileyebileceği yüreğinden vurabileceği bir iş yapması hemen hemen imkansız bilhassa müzik hayatını ahlaksızlık, oroyinmanlık üzerine kurmuş biri için. Yoksa ben de biliyorum[bunu "biz de biliyoruz" diye yazmıştım ama yazının çok şımarık ve "pretentious"(bak halâ) tonunun biraz azalabilmesi amacıyla 1. tekil şahısa çevirdim] Leonard Cohen'in kaç yaşında müzik yapmaya başladığını, Tom Waits'in en iyi işlerinin ne zaman çıktığını, Satie'nin Gymnopédies'yi ne zaman yazmaya başladığını falan(bu normal gerçi ama araştırmayacağınızı varsayıp kadim dostum Satie'yi de araya sokuşturmak istedim bu arada Ekesikli nasılsın?) lütfen şımarmayalım.

Buraya kadar okuyan var mı ya hu? Çünkü ben yazarken bile kendimce eğlendiğim için, başkasının bu noktaya kadar okumasını beklemiyorum o yüzden onlara son zamanda oldukça sık Déja Vu yaşadığımı anlatacağım. Benim Eton'ın ortaokul bölümünde bir adet Teoloji Öğretmenim vardı. Yalan atmayacağım Eton'da da "Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi" vardı. Kendisi Malatyalı'ydı ve bağırınca beni en çok korkutan insanlardan biridir, birkaç teenage slasher filmi hariç. İşte normal 11 yaş soruları "ne zaman gusül abdestlkişlkfddislkfişksdjf gibi şeylerden sonra bir gün biz "Öğretmenim(eğitim hayatım boyunca hocam demekten tiksindim, hiçbir osuruk amacı olmadan Hocam kelimesi bana sadece "baca" kelimesini hatırlattığı için) bu Déja Vu nasıl oluyor?" diye sorduğumuzda bizi şöyle yanıtlamıştı: "Gençler size Levh-i Mahfûz'u anlatmıştım, buraları dikkatli dinleyin çünkü aranızda Büyülü Gerçekçilik tarzında kitap yazacak olan varsa bunun ekmeğini çok güzel yiyebilir. İnsanların ruhları doğmadan önce bir yerde bulunuyor(işte buranın adını hatırlasam ben de bir adet böyle kitap çıkarabilirdim, malesef bu yüzden Kayıp Zamanın İzinde 2'yi yazmak durumunda kalıyorum.) burada Levh-i Mahfûz açık ve sırası gelen ruh doğmadan önce kendi kaderlerinden birkaç sayfayı okuyabiliyor. İşte doğduktan sonra yaşadıklarımızı tekrar yaşamış olduğumuz hissi sadece, oradan hatırladığımız sayfalardan ibarettir."

Tam o an aramızda 131 Marquez ve 647 Fuentes isimli arkadaşlarımız çıkıp gittiler ve bir daha dönmediler. Yıllarca Fuentes'i Fante isim benzerliğiyle karıştırıp kitaplarını okumadım ve böyle ergence şeyleri sen yazmış olamazsın dostum dedim, ta ki Artemio Cruz'un Ölümü'nü yine Fante önyargısıyla okumaya kalkışıp eşekiğimi anlayana kadar.


4 Mart 2011 Cuma

John Coltrane Üzerine

"Dertli gönüllere giren, I'm the mighty Zeki Müren"
Zeki Müren

Bugün konumuz, Zeki Müren'in(aka Mesut Bahtiyar),(aka kimsesizlerin kimsesizi), (aka dertlilerin dertlisi) "Aşıkların Aşkıyım! Aşıkım!" sözünü A Love Supreme albümüyle kanıtlamış olan John Coltrane. Kendisi dinlediğim birisiydi, ancak bugün başıma
gelen olay vesilesiyle kendisine farklı bir gözle bakmaya başladım. Gerçekten de sınavlardaki anlatım bozukluğu soruları gibi oldu bu, sanki artık umrumda değilmiş gibi oldu, hayır efendim John Coltrane 1971 yılında Aziz ilan edilmiş. Bildiğiniz, istesem şu an adına emperyal amaçlarla lise açarım mesela. Ama açmıyorum, keyif benim değil mi? Neyse, şimdi öncelikle ben bunu yeşil çuhayla kaplanmış kıraathane masasına sinek papaz atarken yorumlasam, "Zurnacıyı Aziz yapmışlar amınakoym!" derdim, ancak kazın ayağı öyle değil, aldığım eğitim sonucu bu yorumdan ziyade şimdiye kadar aziz olabilecek tipleri düşünüyordum. Çünkü bu herifin şarkıları ilahilerde falan kullandıldığı için de, "Blues Brothers 2000" kilisesinde oynanan ilahiler gibi düşünün. Ya aslında aziz değil tam, kutsanmış da, yavaş yavaş lobi çalışmlarıyla falan aziz de yaparız Coltrane Başkanımızı.

Ancak tabii ki, benim de aziz adayım var. Öncelikle buna David Gilmour'u, sadece Comfortably Numb'la bile insanın kanının çekilmesine sebep olduğu için aday gösterecektim, ancak hayır dostlarım hayır değil.(İçimdeki 19.yüzyıl Rus Sosyetesi beyefendisine de hayır diyemiyorum. Eğer blog'daki hanım okurlarımıza ters bir şey yapan olursa bana haber versinler, beyaz eldivenimle o orospu çocuklarının suratlarına vurup düelloya davet edip, sonra da tip düelloya geldiğinde tanıdıklarıma kırdırtacağım. Çok kaypakça oldu ama serserilerle de ben mi uğraşacağım Katyuşa! Andrey'in adamları dururken!) Benim aziz adayım, tabii ki Modern Talking grubu olacak. Yani azizliğe toplu alım gerçekleşiyor mu?(Burada bir an aklıma toplu sünnet törenleri ve Dieter Bohlen'le Thomas Anders'in pelerinli hali geldi. Bir yandan da akşam için yoğurt kabı arıyorum Dieter'e allah kahretsin! Yani azizliğe kabul ve sünnet pek ortak olmasa da ne yapalım.) onu bilmiyorum, ama bir insan eğer Cheri Cheri Lady ve Atlantis is Calling(s.o.s for love) isimli iki şarkıyı yaptıysa bence Rock N' Roll Hall of Fame adaylığından
çok azizliğe aday olmalı. Bu arada bir şey daha ekleyeceğim bir saniye, kopmayın konudan.
Gördüğünüz gibi Thomas Anders'le Yanni, aynı kuaföre(Sude Kadın Kuaförü)ne gidiyorlardı ve aynı saç şekline sahiplerdi. Bu arada Yanni yaklaşık bir 5 yıl kadar önce bıyıklarını keserek beni çok üzdü onu da buradan belirtmek istiyorum eğer okuyorsa onu da söyleyeyim. Bana deseniz ki, yarın tamamen beynini alacağız hangi müziği rahatlıkla anlayabilirsin, hiç düşünmeden Yanni ve Kitaro derim sevgili dostlarım, en sağlam muzak şirketleri bile Yanni ve Kitaro kadar "şehrin stresinden uzaklaşmaya çalışan new age plaza insanı 90'ların başı mode on" tipi müzik yapamaz. Ha ben seviyorum Yanni'yi yani, hatta samimi söylüyorum şu an Yanni bıyığım var.

Hah geri dönüyorum, ben şimdiye kadar bir kez bile Cheri Cheri Lady'yi çalarken kapattırana denk geldim. Bu bûloğa da "Haftanın Modern Talking Klibi" isimli ne idüğü belirsiz bir tag bile koydum yani onların azizliği artık bir Second Coming(Yeats'ciğim bir ara içelim ya) havası estirecek halkın da nazarında. Dieter Bohlen Almanya'da jüri üyeliği yapıyordu, yani bir nevî havari sayabiliriz onu dürüst olması bakımından ve ışık saçan gözlerinden. Yeter tamam, bu yazıyı da tabii ki güzide bir St. Modern Talking klibiyle bitiriyorum.

24 Kasım 2010 Çarşamba

Gaudi Üzerine

Antoni Gaudi diye bir herif var, zamanının ünlü mimarlarından kendisini 1926 yılında kaybettik. Yukarıda yarım bıraktığı Sagrada Familia isimli kiliseyi görüyorsunuz. Durun bir tane de farklı açıdan resmini koyayım.
Herif 1926'da öldüğünde kilisenin daha çeyreği tamamlanmış halde kalıyor, araya İspanya İç Savaşı falan da girince kimse sallamıyor mekanı, şimdilerde Gaudi'nin ölümünün 100. yılına yetiştirmeye çalışıyorlar. Neyse bu yarım kalmış inşaatı göstermişken bir de şu aşağıdakini göstereyim dedim. Bir kısmınızın gördüğünü tahmin ediyorum. Mimarı falan da ölmedi bu arada, herkes yaşıyor. Durduk yere Olacak O Kadar duyarlılığı yaptım, pıyyy. O zaman cümleyi de o kafayla bitireyim, eee başımızdakiler böyle oldukça daha çoook bina yarım kalır. Tabii bu söz beni bağlamıyor, Fransa'da öyle bir sorun yok.

13 Kasım 2010 Cumartesi

Electronic Üzerine


Pardon, Electronic elemanları Johnny Marr'ı ve Bernard Sumner'ı koyacaktım yukarı ama yanlış fotoğrafı seçtim, bu da çok "bilirdim gözlerin gülmezdi" tipi bloglara yakışan bir fotoğraf ama önemli değil. Belki de, belki de içimizdeki spirallerdir beni bu hale getiren, ya da değil miydi aslında kusursuz güzellik ve fibonnaci sayıları. HAYIR DEĞİLDİ! YETER ARTIK RETORİK SORULAR YÜZÜNDEN ŞİİR ÖLDÜ BE! 2004 civarı Fibonacci sayılarını övme hastalığı başlamıştı, ben hiç matematikten anlamadığım ve popüler olandan uzak kalmayı büyük marifet sanıp Da Vinci Şifresini okumadığım için Fibonacci sayıları yerine bana popülermiş gibi gelmeyen Iron Maiden ve Metallica'yı övüyordum, öyle yani.

Neyse, bu adamları geçen sene dinliyordum, bir tanesi biliyorsunuz zaten The Smiths'in ve şimdilerde Modest Mouse'un elemanı, aynı zamanda Christopher Nolan sevenler için söylüyorum, Inception'ın müziklerine de katkıda bulunmuş biri; diğeri de Joy Division ve New Order elemanı. Zaten Bernard Sumner denen sikişmişin çocuğunu hiç sevmediğimi belirtmiştim belki de önceden "Aga adam o sözleri sanatsal amaçla yazıyor sandık biz, valla bunalımda değil sanıyorduk" tipi yorumlarından ötürü. İkinci albümlerinde Karl Bartos da katılıyor, bir insanın adı Karl Bartos ise bana kalırsa doğrudan orduya girip hemen yükselip general mertebesine varmalı ve başarıdan başarıya koşmalıdır, fakat kendisi Kraftwerk elemanı olup başarıdan başarıya koşmuş.

Bu insanevlatlarının müzikleri, daha çok New Order ayarında olmasına rağmen, Johnny Marr'ın gitarının öne çıktığı bir çok parça da var, garip bir şey böyle grubun oluşması hep şaşırtmıştı beni aslında. Dinlemeden önce, "aha her an kulaklarım zevkten patlayabilir" diye heyecanla başlamıştım, ancak ortalama erken dönem gitarlı elektronik müzik yapan grupla, yine başlangıç dönemi Madchster müziği gibi bir şeyle karşılaşıp heyecanımı yitirmiştim, ama iyi şarkıları var yani. Sabah sabah aklıma geldi, söyleyeyim dedim.



P.S: Bu Manchester gruplarında şarkı söylerken elleri arkaya bağlama hastalığı var galiba, Happy Mondays de böyleydi, Liam Gallagher'da da böyle, bir afralar tafralar. Sanırım bu elemanların çoğunluğu uzun dönem askerlik yapınca elleri arkaya bağlamaya alışmış, bütün Manchester kökenli elemanlara bir adet Casio F91 yollayacağım. Şol gruplar rivayet olunur ki Bristol Sound, sallanmayan mikrofon sehpası hediye edilecek.

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Aynadan Fotoğraf Çekmek Üzerine


Bu, Stanley Kubrick'in daha Look dergisinde fotoğrafçılıkla uğraşırken çektiği bir fotoğrafı. O zamanların da en çok fotoğraf yayınlanabilecek mecraları dergiler olsa gerek ki, Kubrick gençliğin şimdi içine düştüğü "kendi fotoğrafını aynadan çekme" akımını başlatmış kişi muhtemelen. Makina da Leica, boru değil. Garibim ya, tam bir ortaokul çocuğu tipi var, sakal bıraktığı iyi olmuş. Bu arada bazı kişiler veya topluluklarda kafam karışıyor Amerikan mı yoksa İngiliz mi diye. Bunlar benim için, Alfred Hitchcock, Stanley Kubrick, Black Sabbath ve Rolling Stones galiba. Aralarında aslında sadece Kubrick Amerikan olmasına rağmen diğerleri tamamen artık YENİ DÜNYA'ya ait gibi geliyor bana. Keza Fleetwood Mac için de bunu diyebilirim galiba. Neyse, açıkçası çok kötü telefon kameralarıyla çekilmeyince bu pozun güzel olabileceğine inanmaya başladım, ve kendi fotoğrafımı çektim.Baba tarafım Japon Turist olduğu için boynuma asılı fotoğraf makinesiyle geziyorum zaten. Neyse, ancak gördüğünüz gibi çok çirkin duran bir şey, adeta at hayvanının(at hayvanı diyerek az sonra gelecek olan indirgenmiş ayıp lafın etkisinin artırmayı planlıyorum. At hayvanı diyen birinin çok büyük ihtimalle Temel Britannica olma ihtimali vardır. Ayrıca şunu da belirtirim ki, burada kişileştirme yapayım derken "Temel" kelimesinin Türkçe'deki karşılığını düşünmemiştim. Onu da fark edince, sıcaklardan ötürü şaka yapma konusunda tamamen 9 yaşındaki çocuk seviyesine düştüğümü fark ettim. Ama şöyle bir şey de var ki şu an dünyanın en iyi 3. şarkısı "Cheri Cheri Lady" çaldığı için hiçbir şeye odaklanamıyorum. Diğer ikisini de blog'da önceden paylaşmıştım zaten. Bir numara her daim Stevie Wonder'dan Part Time Lover ve iki numara da Phil Collins'den Easy Lover'dır.) tenasül uzvundaki kelebek gibi duruyor. Ayrıca, bir insanın kendi fotoğrafını kol uzatmaktan ziyade aynadan çekmesi, mükemmeliyetçi bir narsist olduğunu ortaya koymaz da ne yapar? Peki böyle okura soru sorarak yazı yazanların Allah belasını verir mi? Veriyor ki, yaklaşık birbuçuk yıldır devam eden blog'un toplamda 44 okuyucusu var. Ama Hemingway ne diyor? "1 yıl içerisinde 100 okuyucuya sahip olmaktansa, 100 yıl içerisinde 1 tane okuyucuya sahip olmayı dilerim." Fakat eminim ki bunu ayı gibi kitap sattıktan sonra söylemiştir. Aslında Hemingway mi demişti onu da bilmiyorum, çok seviyorum adamı zaten, eğer intihar etmeseydi yaşlanınca Noel Baba olurdu bence. Bir saniye not defterime bakayım, kim demiş.

Pardon Arthur Koestler söylemiş, ancak her daim popülistlikten hoşlanan kafa doğrudan Hemingway demiş. Aman Koestler de intihar etti zaten. Neyse mükemmeliyetçi, narsist, popülist, indirgenmiş gibi kelimeleri kullandığım bu yazıyı üniversitelerde satılan sol politik görüşü yansıtan dergilerin yazarlarına adıyorum. Biliyorum, faşist kelimesini kullanmadım, ama onu tam olarak nereye yerleştireceğimi karar veremedim.

P.S: şu web 2.0 zırvalığı yüzünden, her fotoğrafta yansıma kullanılıyor. Bir tane, zeminden yansımamış fotoğraf bulmak için saatlerimi harcadım. Kim başlattı bu rezaleti? İlk olarak itunes'da bunu görmüştüm galiba, her türlü rezalet gibi burada da çıban başı Steve Jobs olsa gerek. Şurayı okuyan bir tane tasarımcı, reklamcı kim varsa fark etmez bunu yapan kişiyi uyarır ve eğer sözünü geçiremezse de günahkarın masaüstü duvarkağıdını pembe, yeşil gibi uyumsuz renklerle döşenmiş word art'lı bir resim yaparsa çok sevinirim. Ya da bilgisayarındaki tüm fontları silsin, sadece comic sans'ı bıraksın böylece zaten kişinin işine son verilecektir. Doğrudan böyle bir resim işleme programı var galiba şirketlerde. Hayır photoshop falan değil, programa fotoğrafı yüklüyoruz 3 saniye içinde beyaz tabandan yansımalı hale getiriyor.(ayrıca itunes'un albümleri siyah tabandan yansıttığını biliyorum üstüme gelmeyin lütfen) Bu bir de moda da değil, resmen zorunluluk haline geldi, mesela tumblr'daki temaların da %93'ü falan bu saçmalığı kullanıyor. Tabii ki ben de istemem bütün temaların Lada Samara ya da ne bileyim Volvo gibi sadece işlerlik özelliğine sahip olmasını, ama çok sıkıcı hale geldi bu İngiliz dostlarımın "eye candy" diyebileceği şeyin kullanılmasından. Comic Sans'a karşı olan siteler gibi bu rezalete de bir dur densin.
P.S2: Gogol'un kendini yakarak intihar girişminde bulunduğunu biliyor muydunuz? Ah be Gogolcuğum Thích Quảng Đức musun sen yakasın kendini? Gerçi sonra da hiçbir şey yemeyip içmeyip ölüyor. Bu Thich abimiz de enteresan şu Rage Against the Machine'in ilk albümünün kapağındaki yanan budist din adamı. Fakat şöyle bir şey oluyor; adam tamamen yanıyor fakat kalbi yanmıyor, bu yüzden adamın erdiğine inanılıyor. Erdiği derken, kalbi hala bir manastırda görülüyor ama çaput, gelin teli, falan bağladıklarını sanmıyorum.Bir de Lucio Battisti diye bir İtalyan adam keşfettim. Çok geç keşfettim, ancak bazı şarkıları o kadar çok 1970'lerin mutfak ve banyo tasarımlarını andırıyor ki, zamanı büküyor biraz o yüzden. Şimdi aşağı bir tane pop şarkısını koyuyorum, tahminimce gözlerinizi kaparsanız ispanyol paça pantolon giydiğinizi sanabilirsiniz. Aynı zamanlarda erkeklerde de suratın tamamını kaplayan favori elzem bir şey. Bu konuda sanırım en başarılı insanlardan biri de Edi Pakbayram'dı, öyle bir fotoğrafını gördüğümü hatırlıyorum. Neyse kadınların da çok geniş şapka giydiklerini ve bu ikilinin siyah beyaz fotoğrafa poz verdiğini sanacağını düşünüyorum bu şarkıyı dinlerken. Şu 45liğin de diğer yüzüne geçelim der gibi sıkılan bir ifade verilebilir ya da erkek eldeki rakı bardağını objektife yöneltip gülümseyebilir bilmiyorum, umarım bıyıkları yeteri kadar uzundur. Ayrıca rakı bardağı ve sigaranın aynı elde olmasını istiyorum. Evet bu şarkının sözlerini bilmiyorum ama bence bunu anlatıyor kesinlikle.

22 Nisan 2010 Perşembe


Mesela geceleyin derin uykudayken, birinin gelip üstünüzü örtmesi, aslında sizin için hiç fark etmemiş gibi olması ama bir süre sonra vücuda sıcaklık dalgasının yayılması çok güzel bir his. Belki anneanne evinde kahvaltıda çay içmekle yarışabilir.
Duygusal blogger Monteyn, ilkbaharın bastığı hormonlardan bildirdi.

Evet sana dönüyoruz endokrin sistem!

P.S: Harbiden böyle bir durum da var. Mesela geceleyin bir olayın süper olduğunu düşünüyorum. Sonra sabah kalktığım an mantık ağır bastığı için, "nasıl gerizekalı düşünceler bunlar, kışkış cinler kışkış, yallah cinler yallah." diye Kemal Sunal filmindeki teyze gibi ritm aksatmadan söylüyorum.

Ayrıca buradan yeni blog'umun yakında devreye gireceğini söylemek istiyorum. Buraya devam ederken orası, önceden de bahsettiğim kütüphane mallarını afişe etmeli blog olacak. Elimde fotoğraflar var, ilk olarak jiletçi Oğuz Atay okuyucusu gençlikten başlamayı planlıyorum. Siteye isim bulun da yayına girelim.

P.S2: Hay allahım ya sinirlerim bozuldu. Yorgan örtme yazmışım resmen, evet dostlar bildiğiniz gibi değil hani, hani böyle avucunuza bir kelebek konar sonra aniden uçar gider, ya da böyle Amerikan Güzeli'ndeki poşet uçma sahnesi var ya biraz da onun gibi, biraz belki de 2 girls 1 cup. Ha böyle poşetten 2 girls 1 cup'a gelmişken. Geçenlerde funny games'i izledim. Ailecek musique classique dinlerken, röhöhöyy diye John Zorn giriyor ya, işte yazıda bu etkiyi yaratmaya çalıştım. Bir Haneke kolay yetişmiyor demem; Haneke dediğiniz adam zaten Count Douku'nun ta kendisi. Yok burjuvaziyi eleştiriyor, vay efendim über yönetmen. Ulan Anakin biçti herifi be!

21 Mart 2010 Pazar

Rosemary's Baby Üzerine

Filmden aklımda sadece Vidal Sassoon ismi kaldı. Mia Farrow'a teyze saçını uygulayan insanın o olduğunu öğrendim. Zaten Mia Farrow'u sevmem. Bana hep sünepe biri gibi geldi. Ya da sünepe tipli olduğu için hep bu rollerde oynatılmak zorunda kaldı. Ha saçı beğenmedim değil bu arada! Çok yakışmış ama, benim Miacığımla aramda olan bir sorun.

Roman Polanski'nin neden bu kadar sevildiğine dair tek bir mantıklı açıklama bulabiliyorum; o da Polonya'dan geldiği için evropa merakını yenemeyen denyo amerikalılar için biçilmiş kaftan olmasından mütevellit olabilir. Çünkü bu Art House'lar olmasa doğru düzgün bağımsız film çıkartabilecek ortam oluşmazdı muhtemelen, biz de Batman 82:"Kara Şövalye yine döndü ve yine rakiplerini biçiyor!"'u izliyor olurduk muhtemelen. Art House'lar sayesinde Fellini, Bergman, Polanski gördüler de adam oldular. Ha mesela müziğe şiire bir şey diyor muyum? Onu hobi olarak yine yapmışlar ve Greenwich Village çevresinde bu mayayı çok iyi tutturmuşlar aferin tebrik eder, başarılarının devamını dileriz.

Ancak, şimdi yine bağlantısız gibi kaçacak ama ortada büyük bir insanlık dramı var. 80'lerin ortalarına doğru bu dediğimiz Doğu Yakası olsun ya da Batı Yakası'ndaki müzik sahnesi olsun Public Enemy gazıyla vesaireyle Hip-Hop ve RAP türevlerinin içi mantıklı laflarla doldurulmaya başlayınca BİRİ DÜĞMEYE BASTI!!! Sonunda tabii ki, bundan 20 yıl önce hiç kimsenin bir ömrü boyunca göremeyeceği göt ve meme sayısını 10 dakika televizyon başında durarak görmeye başladık. Ucuz müzik sonucu insanlar gerizekalı oldu My Super Sweet Sixteen gibi programlar ortaya çıktı. MTV sen kocaman bir çılgınsın!

Seks satıyor arkadaşım, ben bilmez miyim burada hikayelerimi anlatayım kırkbin tane takipçim olsun, ama biliyorsunuz créme de la créme'e hitap ediyorum.

Neyse, Rosemary'nin Bebeğine dönersek, bu film ilk şeytanlı film olduğu için çok büyük tartışmalar dönmüş o dönem. Mesela Türkiye'de nasıl Vizontele'nin çekiminde kullanılan helikopter kameranın ilk defa kullanılışı olay olmuşsa bu da öyle bir şey. Uygun benzetme olmadığının farkındayım, Aylin Livaneli ve Şair Nara'lı bir örnek verecektim vazgeçince hiç düşünmeden bunu söylemek durumunda kaldım.

Kendisi gerilim filmi olmasına rağmen, bence en gerici yanı posteri. Hatta bazen Mia Farrow'un bir susamurundan daha iyi olmayan oyunculuğu yüzünden arada sessizce "ıpss hıfzı hıfzı sıhha" diye güldüm de. Ha kokona bir teyze var, al evinde Kafka karakteri olarak besle öyle güzel oynuyor kendisi ellerinden öperim. SPOILER VAR BURADA FİLMİN TADINI KAÇIRMAYALIM LÜTFEN!!!!!! Spoiler'ı okuyanlarla başbaşa kaldım galiba. Siz spoiler'ı okuyan tezcanlılar, hepinizi çok seviyorum. Ben de bütün spoiler'ları okuyorum ve filmin tadını kaçırmaktan aldığım hazzı çok az şeyden aldım, ayrıca beğenmediğim sahneleri atlamayı da seviyorum. Mesela Marx Kardeşler'in herhangi bir filminde Chico'nun Piyano çaldığı kısımları kesinlikle atlıyorum. Sesli sinema yeni başladığı için kendi şovlarına dönüştürmüşler işi. Neyse spoiler'a geliyorum canlar, filmin içinde bir yerde Mia Farrow'a şeytan tecavüz ediyor. O şeytan sanırım ondan sonra Dünyayı Kurtaran Adam'ın da kadrosuna alınmış peluş canavarlardan biri, aynı zamanda Tarkan Viking Kanı'ndaki Şişko Nuri'nin zorla aldırttığı balonlara benzeyen ahtapotun da akrabası oluyor. Tüm spoiler okuyanlar size ayrı blog açacağım, orada takılırız. Burada da bundan sonra akademik makaleler yayınlayacağım. Öptüm byess :-* SPOILER SONU!!!!BURADAN DEVAM EDELİM LÜTFEN

Bu arada Polanski'nin hamile eşinin Charles Manson tarafından öldürülmesi davası çok üzücü, belki de bu yüzden pedofil oldu kendisi diyeceğim ama dilim varmıyor. O konuda yorum yapamayacağım malesef, ve tabii ki o da Soykırımlı film yapıp Oscar'ı kapızladı helal olsun. Film de iyiydi, ama özellikle Adrian Brody'nin Oscar'ı almasındaki en önemli etken BURADA SPOILER VAR THE PIANIST'I IZLEMEYENLER OKUMASIN!!! evet dostlar yine başbaşa kaldık. Zaten izlemeyen olsa bile az çok piyanistin konusunu biliyor. Nasıl insan Eternal Sunshine of the Spotless Mind, Jeux D'enfants, veya The Science of Sleep'ten birini izlediği zaman diğerlerini izlemesine gerek yoksa; siz de Schindler'in Listesi'ni izlediyseniz The Pianist'i izlemenize gerek yok. Belki Adrian Brody'nin oyunculuğu için, ama onun yerine haberlerde sömürü müzikleri de bulunan Schindler'in Listesi'ni izleseniz de olur. Ayrıca orada başroldeki dayı yeryüzünde, Christopher Lee'den sonraki en İngiliz insan olabilir onu da belirteyim. Neyse Adrian'ın tüm performansının yanında doruğa çıktığı noktanın yere düşmüş turşu konservesini açmaya çalışırkenki hırsı olduğu ve ağzının girdiği şekil olduğunu düşünüyorum, ve ardından Alman Komutanla karşılaşmaları. Bir de düşüp bacağını burktuğu yer var. Bir insan nasıl böyle bacak burkar arkadaşım. İçim parçalandı görünce, hemen Secret Garden'dan Nocturne'ü çaldım kafamdan. Hatta hemen bir kere daha izleyeyim, helal olsun adama SPOILER SONU

Son bir şey söyleyeyim The Pianist hakkında. Film, Haneke'nin Piyanist'iyle çok yakın zamanda çıktığı için o dönemde tezgahlarda ikisi de bulunuyordu. Kaç insana The Pianist diye, La Pianiste kakalandı merak ediyorum. "Abi Piyanolu var, mandolinli var!"








P.S: Müziğe laf ettim, ancak bitirmeden önce Itzhak Perlman'ın ellerinden öpmek istediğimi de belirtirim. Eğer müziğe, yardım programlarında ve Özcan Deniz'in babasının çöpten yemek toplarken çekildiği sahnelerde daha az denk gelmiş olsaydım daha çok sevecektim.

P.S2: Rosemary's Baby'nin müziklerini yapan Polonya'lı abimizin Astigmatic diye bir albümü var, tadından yenmez. Zaten sırf müziği onun yaptığını bildiğim için de izlemek istemiştim, ama müzik yetmiyor işte.

P.S3: Şinler ve Piyanist yerine Night and Fog da izlenebilir. Hatta o da türünün ilk örneklerinden olmasından ve olayın üzerinden çok az bir süre geçmiş olduğundan ötürü daha etkileyicidir bence. Aşağıya da Rosemary's Baby döneminde Amerika'da filme karşı çıkmış propaganda posterlerinden birini koyuyorum. Bu posterlerin yenilenmiş hali The Exorcist'ten sonra kullanıldı ayrıca.


23 Kasım 2009 Pazartesi

Haftanın Modern Talking Klibi - 2


Dieter Abimiz ensede kürklü hayvan beslemeyi ihmal etmemiş. Her Modern talking klibinde olduğu gibi 4 ana elementten ateş, yine vazgeçilmez bir öğe olduğunu kanıtlarcasına bolca kullanılmış.

Aşağıya, "Ben bunu bir yerden biliyorum ama nereden biliyorum?" isimli şarkıyı gömüyorum.



15 Kasım 2009 Pazar

Bundan sonra "Haftanın Modern Talking Klibi" olayına girme kararı aldım. İlk olarak Cheri Cheri Lady'yi gömüyorum.


P.S: Dieter Bohlen'in el hareketlerini birebir yapabiliyorum.
 
Copyright © 2010 MONTEYN