6 Ocak 2012 Cuma

Hayat Mecmuası Üzerine


"Bu yazıyı ilkokul 5'ten beri tavana boşboş bakarken beni hiç yalnız bırakmayıp sürekli oradan oraya kayan, sağ gözümün sol alt kısımlarındaki siyah noktalar kümesine ithaf ediyorum. Siz olmasaydınız tavana bakarken duvardaki kabartıların üzerinden, yollardaki babaların üzerinden kimi atlatacaktım? Teşekkürler siyah nokta kümesi."

Şevket Rado'nun çıkardığı Hayat Mecmuasının ciltlerine ulaşmıştım bundan yaklaşık 5 yıl kadar önce, boş kaldıkça okuyordum. Muhabbetler genelde İstanbul Cemiyet hayatı, Ajda Pekkan ne yaptı, Sultanahmet'teki hippiler falan, mesela Giulietta Degli Spiriti'yi çekmekte olan Fellini'den bahsediyordu onu çok iyi hatırlıyorum. Demek ki okuduğum sayı 1965 öncesi bir döneme ait. Yani sanıyorum ki ciltler 58-70 arasını kapsıyordu eksik sayılar olduğunu göz önünde bulundursam da. Neyse olaya böyle nostaljik yaklaşmanın anlamı yok, oradan çok net hatırladığım bir haberi anlatıp, niyetimi açıklayacağım yazının devamında.

1959'da Louis Armstrong İstanbul'a konser vermeye geliyor, hem de üç gün yani biletler Vergi Daireleri'nden satın alınabiliyor, sonradan Vergi Daireleri biletix'e devrediliyor filan bu konulara girmeyeceğim. Neyse konserlerin ilk iki günü başarılı geçiyor, Louis Armstrong'a soruyorlar İstanbul'u nasıl bulduğunu, o da "Türk insanı çok sıcak. Burada muhteşem bir misafirperverlikle karşılaştım. İstanbul çok egzotik." geyiklerini yapıyor. Ben önceden bir Fransız olarak bile utanırdım bu muhabbetlerin hep aynı olmasına sonradan fark ettim ki mesela ben Prag'a gittiğimde yine gazeteciler sormuştu. "Prag çok güzel, medeniyetlerin buluştuğu yer, bilhassa Çek İnsanı çok canayakın, umarım tekrar Prag'a gelebilirim. Çek Birası ve svickova'ya bayıldım:)))" demiştim o yüzden artık herhangi bir şehir hakkındaki bu tip yorumları kabulleniyorum.

Hikâyemize geri dönüyoruz, Louis Armstrong üçüncü konserini İstanbul Hilton'da verecektir, fakat o da nesi, adam konsere başladığı zaman ana yemekler de gelmeye başlamıştır!! Tabiî sonradan görmüş société durur mu, yapıştırmış cevabı, yani cevabı yapıştırmamış da adamın konserine gelmediği net olan görgüsüzlerden oluştuğu için hapur hupur yemeğe gömülmüşler. Louis Armstrong beyninden vurulmuşa dönüyor, kafasına su şişesini yiyen Morrissey gibi müziği kesip odasına çıkıp terlemeye ve beziyle silmeye devam ediyor. Bu sırada Karadenizli bir otel görevlisiyle girdiği ilişki sonucu İsmail Türüt'ün doğduğu rivayet edenler de vardır.

Efendim, güç bela ikna edilir Armstrong konsere devam eder falan ama bu sefer işler değişmiş sosyeteyi köpeği yapmıştır, ayaklarının dibinde oturup dinler alkışlar ederler, helal olsun Louis aga falan derler. Bir de buna benzer bir durum geçen sene İstanbul'da Tindersticks Konseri'nde olmuş sanırım, abimiz mırıl mırıl halini arz ederken, millet muhabbete dalmış, neden? Çünkü ayı oldukları için. Lyceé ya da ondan önceki eğitim kurumlarında biraz sessiz bir öğretmen varsa hemen boku çıkarılıp sömürülür ya, onun gibi bir şey. Hayır söyleyin komik bir şey varsa biz de gülelim yani!!!!

İşte bu iki durumun bir benzerini yine geçenlerde rahmetli oroyinman Bill Evans'ın Waltz for Debby albümünü dinlerken fark ettim, alkışları fark ediyordum şarkı bitişlerinde fakat parçalar çalınırken de arkada muhabbet döndüğünü kulaklıktan dinlerken fark ettim. Abi hakikatten bir böyle Büyük Ev Ablukada gibi yavşak gruplar bulunuyor hem grup elemanları hem de izleyici kitlesi hemen muhabbete sarıyor, bir de böyle adam gibi takım elbisesini çıkıp işini yapan müzik insanları oluyor mesela Kraftwerk!!! Bu garip neon lambalı elbise dışında Autobahn döneminden beri takım elbiseden ödün vermemeleriyle saygımı kazanmış bir grup. BEA'dan bahsetmek istemiyorum hakikatten dayaklıklar çünkü onu geçiyorum ama bu izleyicinin sinir bozuculuğu nedir arkadaşım. Şampanya içiyorsun diye çotank diye kafamda patlatmalı mısın şampanya bardağını, bir yandan da yanındaki adama flört eder ses tonuyla "mösamdömsd" diyerek. Bunların bir kaç tanesini Arc de Triomphe du Carrousel'de sallandıracaksın bir daha yapıyorlar mı bakalım!!!

Neyse size birkaç sene geç kalmış da olsam Erdjan'dan Viski Coca Cola'yı, ve götü kurtlu klavyecisini takdim etmekten onur duyarım:

31 Aralık 2011 Cumartesi

Besarabya Üzerine



He canım besarabyan hoyte, sen de haklısın. Değerli okurlar iki hafta önce kadar yatağımda yatmış kafamdan yine buraya aktarmayacağım bir bulok yazmış kendimce eğleniyordum. Eğleniyordum derken, tam işte yazının sonundaki videoda ileri almaya kalkışınca youtube sıçtı doğal olarak, sinir oldum ve aklımdan o an şu düşünceler geçti "Ya hu Besarabya'yı Fatih mi almıştı?" Size yalan atmayacağım ama Besarabya lafını duymayalı yaklaşık 12 sene oluyor diyebilirim. O anda telefonumun şarjı da az olduğu için mobaylbrovzırımı açmıyordu, çıldıracaktım Eflak Boğdan ananı sikeyim, Besarabya neredeydi falan diye çıldırıyorum. Öyle öyle zaten rüyaya dalmışım, rüyamda canlı canlı gömülmüş insanlar gördüm, bu Besarabya meselesi hakikatten de bilinçaltı canımı bile sıkmıştı.

Sabah uyanıp derhal araştırmaya koyuldum, günümüzde işte Moldova'nın bulunduğu yer oluyor. Bu arada bir nevi Moldovalı'ya önyargılı yaklaşımı tespit için kişinin "Moldovya" diyip demediğini daha ilk dinleyişte kontrol ediyorum, eğer "Moldovya" diyorsa kesinlikle aklında oluşan tek şey beyaz kadın ticareti falan oluyordur diye kanaat getiriyorum. Efendim Moldova çok cefakar bir ülke, yani çok da sikimde değil açıkçası cefakar(şapkaları yapamıyorum bir sorundan ötürü özür dilerim) olup olmaması ama bir gün yine fildişi kulemdeki yatağımda yatarken dank diye kalkıp Moldova'nın sınırlarını dikkatle inceledim ve denize tam yaklaştığı andaki toprakların Ukrayna 'ya ait olduğunu fark ettim.
Şimdi google'ın kendi tarayıcısı chrome'u ve yine kendi servisi blogger'ı kullanmama rağmen bu gerizekalılar fotoğrafı büyütmek için bile bana firefox'u açtırmak durumunda bırakıyor ama dokunmayacağım. Tam o kırmızı okun olduğu yerde Moldova denizle birleşemiyor arkadaşım. Ülke sanki yeteri kadar fakir değilmiş gibi bir de lank diye ticaret yolunu kesiyorsun, Ukrayna'nın yaptığı şimdi orospu çocukluğu değildir de nedir sizce? Bence kesif orospu çocukluğu, ancak şimdi biraz detaya girip bu konu hakkında neden aktif davranıp Ukrayna'yı işgal etmediğimi de anlatayım.

O dönemde uluslararası bir şirkette entelektüel olarak çalışıyordum. Moldovalı bir arkadaş vardı, yani arkadaş dediğim adamı ayda bir falan görüyorum öyle çok sık bir muhabbetim de yok. Şimdi buraya kadar inanmayabilirsiniz ama hakikatten ben böyle bir adamı tanıyorum adı İgor(ya İgor diyince de hakikatten götümden uydurmuşum gibi oldu ama samimi söylüyorum yani napalım adamlar da paso igor koyuyor isim ben ne yapayım) ve bir gün biz bununla yemek yerken karşılaştık hemen yanıma oturdu, sıcak kanlı olduğu için zerre muhabbetim olmamasına rağmen yanıma oturması durumunda hemen sinirimden Demolition Man'de(Rocky 4'ten sonraki en iyi film doğal olarak) Wesley Snipes'ın laboratuvara girmek için yetkililerden birinin gözünü kalemle çıkarıp dijital okuma zımbırtısına okutma hareketine hazırlandım, fakat o sırada ağzıma attığım bir adet soğuk soğan halkası sayesinde öfkemi başka bir yöne yönelttim. O soğan halkalarını soğuk satan adama da umarım bayatlamış ve soğuk arnavut ciğeri yedirilip iki gün susuz bırakılır ne diyeyim.

Neyse biz İgor'a dönelim. Bu yanıma oturdu falan, ben de işte bu harita mevzularına bakmıştım o sıralar. "Ya hu" dedim "İgor Gardaşşşşşş" ben haritadan baktım ama tam anlayamadım Moldova'nın denize kıyısını Ukrayna mı kesiyor ne?
İgor'un yüzü ekşidi ve "Evet!" dedi, o sırada Beypazar Maden Sodası'ndan bir yudum alıp sessizce geğirdi, ve aynen şu cümleyi sarf etti "İşte bunlar hep kurulmuş oyunlar" ya samimi söylüyorum orada ben sanırım biraz altıma kaçırdım içeri doğru gülmekten ötürü, adamın Siyaset Bilimi ve İktisat dabılmeycırı yapmış olduğunu biliyordum, adam bana emekli olup Ege'ye yerleşmiş hiçbir şeyden memnun olmayan rakıcı amcanın "Sata sata bitiremediler azizim" muhabbetini oracıkta yapmıştı. İşte o an Ukraynalılar'ı düşünüp şöyle hafiften "iyi yapmışsınız lan!" dedim sinirimden. Abi "bunlar hep oyunlar işte" ne demek, ne yaptın sen ya. Ne bileyim orada işte bir arkadaşınızın arkadaşıyla yeni tanışıp da muhabbet müzikten açılınca "Pink Floyd'un üzerine grup tanımıyorum abi" demesi hissine benzer bir his yaşadım. Yani ne bileyim benim küstahlığımdan kaynalanıyor belki. Neyse yarın seneyi bitiren yazımı yazacağım.


P.S: "Dertler Benim Olsun"da obua var ya ne zaman dinlesem "oha lan obua var" diyorum. Şimdiye kadar şarkıyı 300 kere dinlemişsem 4'ünde falan "oha obua var" dememişimdir.

22 Aralık 2011 Perşembe

Le Samourai'daki Alain Delonluk Üzerine




Bir süre önce Le Samourai'yı izlemiştim. Yukarıdaki fotoğrafta da görebildiğimiz gibi Alain Delon'un, Eric Cantona gibi yakaları dikerek karizma yaptığı dönemler. Dün gece yatarken biraz da kıkırdayarak "alengirli delongirli bir ismi var adamın" diye şaka yapıp bunu bûloğa yazmamalıyım diye düşündüğüm için yazıyorum bu yazıyı. Le Samourai'daki Alain Delon'la sevişmek istemeyecek bir tane bile insanevladı varsa şu bûloğu okuyan, İtalyan Mafyası arkadaşlarımla beraber memnuniyetsiz ifade takınarak parmaklarını kırdırtacağım. Arkadaşım benim de benzer bir paltom var, biraz İskandinav Satanist Kült liderlerine benzese bile yine de aynı yaka kalkma hareketi yapılabiliyor, ancak ben giyince 4 gün önce grip olmuşum da gırtlağım üşümesin diye önünü kapıyormuşum gibi duruyor kapadığım zaman düğmeleri, bu adamda nasıl böyle duruyor hiçbir fikrim yok. Bence göt büyüklüğüyle de alakalı olabilir, çünkü götüm çok büyük olduğu için, arka taraftan rüzgar geldiği zaman stadyumlarda dalgalanan dev takım bayraklarının dalgalanması gibi dalgalanması gereken kısmı, götüm biraz zorladığı için sıkışıp kalıyor. Filmde baktım şimdi adamın en az 1.87(Emperyal Sistemi kullanan okurlar için not:6.2 feet'e yaklaşık bir şey)(neden bunu kullandığıma dair bir fikrim yok. Amerika'da ESANP devrimini gerçekleştirdiğimiz zaman da tekke ve zaviyeleri kapattıktan sonra bu gerizekalı ayak, arşın, okka, kulaç, endazeyi falan ilk olarak kaldırmayı planlıyorum.) kendisinden oldukça kısa kaldığım için de bu olabilir. Hayır dostlarım yalan atmaacağım, Alain Delon'u kıskanıyorum:( Kendisini çekemediğim için, aşağı yaşlılık resmini bulmaca karalarcasına karalayıp koydum zaten. Yapacak bir şey yok, kendisi hakkında bir karalama kampanyası başlatmış oldum böylece. Gördüğünüz gibi Vedat Özdemiroğlu kelime esprileri yapmaktan çekinmiyorum, çünkü moralim bozuldu ve belki ilgi çekerim diye efsanevi mesajı tekrar okurlara atmak istiyorum "Meşgulsn sanırım, ben yatıyorm ii eğlenceler sna..."

Evet dostlarım, gün gelecek kıskançlıktan Alain Delon'a da laf edecek kadar küçülecekmişim demek ki, ama yine de bunca zaman güldük eğlendik, ol sebepten bugün size aylardır üzerinde çalıştığım girişimcilik fikrimi açıklıyorum:"bebek aspirini aromalı dondurma" Ya bir saniye buna döneceğim, siz de bilinçaltında bir süre bunu düşünedurun ancak bir şey demek istiyorum. Mesela youtube'da atıyorum "aphex twin"i aratıyorum, sonra da en çok izlenen videosu ne diye merak ettiğim için izlenmeye göre sıralamasını izlemek istiyorum, fakat bu babadan oğula nesil youtube bir kere adam gibi bana bunu göstermedi, ya da bilhassa Boris'i ararken mutlaka Lady Gaga'yı falan tepeye oturtuyor, ya da işte kedi videosu falan. Ciddi anlamda bir kedi videosu tutkunuyum ancak youtube'da Lavrenti Beria'yı aratsam neredeyse kedi videosundan çıkacağından emin gibiyim. Aha buyrun Joseph Stalin diye aratıp izlenme sayısına göre listeledim N.W.A'nın "Fuck da Police" şarkısı çıktı. Sözlere bakıyorum şimdi, işte buyrun Stalin bile geçmiyor. Ya, youtube'da akıllı arama özelliği var ve diktatörlük ve polis devleti karşılaştırıp kullanıcı için bilinçlendirici sonuçlar veriyor, ya da anasına bacısına sövmelik bir sistemleri var. ŞU an N.W.A elemanlarının hayat hikayelerini de kontrol ettim, hiçbirinin Stalin'le bireysel bir sorunu olmamış, bilemiyorum.

Neyse, bu bebe aspirini aromalı dondurmaya gelince, bir miktar sermayeye ihtiyacım var onu da artık aranızda toplarsınız. Canım ilaç, papatya aromalıymış. Papatya aromalı dondurma yapsam, sadece "sağlıklı beslenip, natürellllll sabun kullanıyorum kaliteli yaşıyorum" insanlarına satacağımdan şüphem olmadığı için bu dondurmanın isim haklarını Bayer'den satın aldım "bebe aspirini aromalı dondurma" şeklinde satılacak, buzlu dondurma satmaya çalışanlara akrabalarının bir dönem nasıl da külahtan böcek çıkmalı durumlar yaşadıkları öyküsü her gün zorla dinletilecek, Maraş Dondurmacılarında satılması yasaklanacak, çünkü DONDURMACILIK CİDDİ BİR İŞTİR.
Günümüzde artık Maraş Dondurmasını elindeki demir çubukla oynatmaya kalkışan kişiler TRT Okul'daki Dedemin Oyuncağı programında yapılan o oyuncaklar çocuklar tarafından o program dışında bir daha nasıl asla kullanılmayacaksa, kendileri de bu şekilde göstermelik bir kişi bırakmalılar ve bir daha bu mesleği yapmamalılar. Nazarımda arkadaşına kompresörle şaka yaparken bağırsaklarını patlatan adamdan bile dünyaya daha zararlılar ve antipatikler. Bir Fransız olarak söylüyorum bunu eğer Türkler'in hala deveye binip fes taktıklarını sanıyorsak Camel sigarasıyla alakası yok bunun, bir bu dondurmacıların, bir de şerbetçilerin geleneksel kıyafet giymelerinden ötürüdür değerli okurlar. Sadece uyarmak istedim. Bugün değerli vatandaşım Emilie Simon'dan oldukça güzel bir parçayla bu yazıyı sonlandırıyorum:

24 Kasım 2011 Perşembe

Kelimelerin Kullanımındaki Kaltaklık Üzerine


"...Saul da mı peygamber oldu?..." 1 Samuel 10:11

"Ne sandın yarraaam!" Saul'un Tevrat'a Cevabı (Gençliğin Ata'ya Cevabı gibi düşünün)


Fotoğrafı "kelimeleri kullanarak beynimizi kontrol ediyorlar" gibi, değil gibi amaçla yemin ederim ki kullanmadım, sevdiğim bir albümdür. Biraz öyle durduğu gerçeğini inkâr etmeyeceğim tabiî ki. Geçen gün Erkan-ı Harbiye~Savunma Bakanlığı olayları üzerine biraz düşünüyordum. Birçok ülke Savaş Bakanlığı kullanımını İkinci Dünya Savaşı'nın ardından değiştirerek Savunma Bakanlığı haline çekiyor. Hatta şu an bu şekilde kullanımı olan ülke var mı diye biraz araştırdım ama bulamadım. Çok çok önceden belki iki yıl kadar önce Susan Sontag'ın hastalık isimlerinin kullanımı üzerindeki fikirlerinden bahsetmiştim, mesela Kanserin ;Yengeçle benzerliği falan. Sonra da Türkler'in biz Fransızlar'ın hepsini ahlaksızlık ve fuhuşçuluk, eroinmanlık, ve atayizlikle itham ettiği Frengi'nin nasıl da kalbimizi kırdığını ve aslında aramızdaki diplomatik sorunların bu yüzden kaynaklandığını, bu yüzden Avrupa Birliğine girmemesini istediğinden falan bahsetmiştim. Bunlardan bahsetmemiştim ama Frengi ve Fransızlık olayından bahsettiğimden eminim. Savunma Bakanlığı kullanımı ne kadar da "ben yapmadım kedi yaptı" veyahut da "biz aslında masumuz ne suç varsa az sonra yumruğumuzun tadına bakacak olan lanet olasıca beyaz kıçlıların" içerikli bir kullanım.

Şimdi bunu düşünürken aklıma şu geldi küçükken bazı zamanalar aileyle tartışmaya girilir, haklı olduğunuz ortadadır. Küçük dediğim 10 yaş civarı mesela. Haklı olmanıza rağmen tartışma birden yukarıdan gelen bir elle sonlandırılır ve ebeveynin şartsız gücü bu tartışmaya darbe(coup d'etat olan yalnız, tokat atmalı olan değil)indirip bitirir ya da, tamam tartışmıyorum şeklinde bitirilir. İşte ciddi bir tespit olmasından çekiniyorum ama devlet bence biraz böyle bir şey. Arkadaşım haksızsan haksız olduğunu kabul et, anamızı niye sikiyorsun? Peki ben ne yapıyorum dostlarım? Eklerperver Solipsist Anarko Nihilizm Partisini kuruyorum!

Bilen bilir, eskiden bu bûloğu 2007'de birkaç idealist arkadaşımla birlikte kurduğumuz parti EHKP-C'nin(Ezilen Halkın Kurtuluşu Partisi- Cephesi) propagandasını yapmak için, yani Anarko Nihilizmi yaymak için kullanıyordum. Genç dimağlara kirli düşünceler empoze ediyordum. Eğer merak ederseniz "anarko nihilizm" diye aratıp bu ideoloji hakkında bûloktaki tek yazıdan öğrenebilirsiniz, az önce arama yapıp yazıyı buldum ama okumaya çekindim çünkü oldukça uzundu ve resimleri de güzel değildi, ama belki okursunız diye yine de bilgilendireyim istedim.

Voluntary Human Extinction Movement bu hususta gerçekten ortak paydada buluştuğumuz bir ekip olduğu için onları şimdiden destekliyorum, çünkü dünyanın en çok anasını siken varlık insan olduğu için bugün kendi inisiyatifimle vasektomi yaptırarak bu harekete ortak oldum. EHKP-C'yi fesh ettik çünkü, kurumun kitab-ı kebir'ini kaybettiğimiz için bu duruma düştük.

Ekler biliyorsunuz ki bir halkın vicdanıdır. "Ekler sevmeyen insan da sevmez!" partimizin sloganıdır. Solipsizm ise, hem karizmatik durduğu hem de benim köksüz bakışaçımdan pek de anlamlı bir şey olmadığı için parti programına dahil edildi. Neden anlamlı olmadığını kimseye açıklamak durumunda değilim. Ve iktidara geldiğimiz gün hepimiz diğer ülkelere "Savaş Bakanlığı" vesilesiyle savaş açıp, hepsini öldürüp ardından da intihar edeceğiz. Tek amacımız budur. Bu da parti marşımız alın değerli okurlar

16 Kasım 2011 Çarşamba

Dünyanın En Güzel Müziği Üzerine



Sanıyorum ki, yaptıkları testlerle Kibariye'nin sesini kusursuz bulan Japon Bilimadamı arkadaşlarımla en iyi parçayı 7 yıldır arıyoruz. Gerek metalikacılık olsun, gerek radioheadçilik ve dahi gerek bantdergisiliseliandırgrauntçuluğu gerek wirebizdenbaşkakimsedinlemesinciliği tarzları olsun, bir çok müzik araştırdık. Şahsen benim sıralamamı önceden de okuyanlar bilir; Easy Lover,Part Time Lover,Cheri Cheri Lady en iyi üç şarkıydı, ancak Japon Bilimadamları'nın yaptığı testler fikirlerimin hiç de doğru olmadığını kanıtlarcasına yüzüme çarpıyor. Ya hu Monteyn, bu ne böyle Rüştü Asyalı'nın sunduğu Bilimin Serüveni programının müziği gibi diyenin kafasına Moog Synthesizer düşer umarım çünkü onun da müziği Aphex Twin'indi.

Ambient çoğu durumda karşılaştırma kriterlerimin yetersiz kaldığı bir genre. Mesela Robert Rich diye bir herif var, 160 dakikalık ambient parçaları var ve konserlerinde uyuma seansları düzenliyor(ki yaptığı tabiî ki aşağılamaktan çekinmediğim new age siki olduğu için ambient'ın adını kirletiyor. "Robert Rich'in elleri kurusun, kurudu da") . Aşağıdaki 4 Brian Eno albümünden en çok 1'inciyi ve 4'üncüyü seviyorum fakat neden onları sevdiğime dair yapacağım açıklama verdikleri estetik hissiyat gibi dravdan bir açıklama olacaktır. Fakat dün bu şarkıyı dinlerken çok net bir şekilde "Sanırım biraz kassam hayatın anlamını bulacağım." diye düşünürken uykuya dalmışım. Rüyamda bizzat dönemin başkanı David Lloyd George'la konuşuyorduk aynen şöyle dedi: "Arkadaşlar yüzyıllar nadir olarak dâhi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki o büyük dâhi çağımızda İrlanda Milletine nasip oldu. Aphex Twin'in zekasına karşı elden ne gelir." dedi. Uyandığımda avuçlarımın içne küçük stigmatalar oluşmuştu. Hemen bunu gerçeğe yorup bûlokta paylaşma kararı aldım.

Bu arada yukarı gömdüğüm(kalbime eheh) videodaki fotoğrafa bir açıklama getirilmemiş ancak yine internetin %40'ındaki komikli kedi videosu izlemekten zamanım kaldıkça oraya buraya bakıyorum, bu fotoğraf bildiğim kadarıyla Mars'ta güneşin batışı fotoğrafıdır.

Ben, Aphex Twin mahlasını kullanan Richard David James'i, Isle of Man'li sanıyordum geçen güne kadar. David Lloyd George sağolsun dün gece hatamı düzeltti rüyamda.Isle of Man'de tankla gezdiğini duymuştum o yüzden kafam karışmış. Bu arada Isle of Man ne Büyük Britanya'ya ne de Avrupa Birliği'ne tam anlamıyla dahil. Zaten şu an bence kapatsalar mekanı kimsenin umrunda olmaz. Belki de yeni duyanlar olmuştur adını. Koyunları falan güzel öyle yani bir numarası yok. Bayrağı havalı bir de.

1 Kasım 2011 Salı

Otoriter Köpek Sahiplerinin Sefilliği Üzerine


"Bir dolmuşçunun kötü kalpli biri olup olmadığını anlamak için, ön koltuktaki kapı kolunu söküp sökmediğine bakarım."
Oscar Wilde

Ne kadar da güzel söylemiş değerli dostum değil mi muhterem okuyucular? Ben de, kendisiyle çeşitli fikir teatisinde bulunurken bunu onaylamıştım. Artık elektronik pencerelere geçildiği için pencere kolunu sökmüyorlar. Gerçi şimdilerde de o tuşu söküp üstüne koli bandı yapıştırmaya başlamışlar sanırım, geçenlerde Montmarte Montparnasse hattındaki yeşil dolmuşlarda gördüm. Ancak, yolcunun o kapıdan inmemesi için doğrudan kapıyı açan aparatın hunharca sökülmesi doğal olarak ancak bir dolmuşçu kötü kalpliliğine sahip insana yakışır. Gerçekten de, müşterilerle girdikleri tartışmalarda ergen kız arkadaş tribinden daha beter tripleri atmaktan çekinmemeleri kalbimi çok kırıyor. Misal adama "Beyefendi, bu Bastil'den geçiyor mu?" cümlesini tamamlamadan "psssssssssssssssss(burada tuşa tehditkâr basışla kapının açılması) binmeseydin kardeşim o zaman." diye sizi indiriyor. Hatta bir seferinde dolmuşta telefonla konuşup kapadıktan sonra bir mesaj aldım, bilmediğim numara tabii, ama bunun dolmuşçu olduğunu anlamıştım çünkü telefonla konuşurken numaramı bir firmaya verirken beni dinlemişti. Mesajda aynen şöyle yazıyordu:"Meşgulsün sanırım Monteyn. Neyse, ben yatıyorum sana iyi eğlenceler." O an beynimden vurulmuşa döndüm. Derhal "müsait bir yerde inebilir miyim!" diyip indim ve bana para üstü olarak verdiği 14 tane 10 cent'i 8 tane de 25 cent'i cebimde çıngırdatarak varacağım noktaya yürüyerek gittim. 10 dakika sonra da bir tane boş mesaj attı ama ciddiye almadım bu sefer. Neyse dostlarım dolmuşçuluk müessesi, taksiciler kadar olmasa da ruhumu derinden yaralayan bir durum. Sosyal yönden gelişmiş olmadığım için taksicilerle muhabbete girdiğim an sadece "Abi bu bina yoktu sanki önceden" "Vardı vardı." seviyesinde kalıyorum. Sanki konuşma zorunluluğu var anasını satayım. Annemin çok uzak bir yerden gelen çok uzak bir akrabasına, arkadaşına duyduğum çirkin sorumluluğu ben taksiciye hissetmek zorunda mıyım arkadaşım. Böyle bir gelenek mi var? Mahallede her türlü piçlik yapmasına rağmen sevilen çocuk değil, sessiz sakin olmasına rağmen kendinden 3 yaş büyüklerin bile uyuz olduğu ve oyunlarında oynatmadığı çocuğum ben.

P.S: İnadına Kusturitza diyenleri yumruklama isteğim gibi Slavoj Zizek telaffuzunu birebir yapmayıp da artist artist Jijek diyip en doğrusunu ben söylüyorum kafasındakiler için yukarı video koydum. Bundan sonra aynı bu şekilde duymazsam ve biri "Jijek" derse çevremde, ağzını kanatana kadar yumruklama kararı aldım. Adam dümdüz okunmasından rahatsız olmuyor da, öyle okuyup sen mi düzelteceksin milleti it. al bakalım klaket gibi bir şekilde oku bundan sonra çünkü en doğrusu bu.

21 Ekim 2011 Cuma

The Tree of Life Üzerine

"Benim için bir sanat eseri, kabaca "estetik mutluluk" diyebileceğim şeyi sağladığı sürece var olur."
Vladimir Nabokov, Lolita Adlı Bir Kitap Üzerine, 1956

Tabiî burada Nabokov'un "estetik mutluluktan" kastının güzel kozmik görüntüler, yavaş çekimde koşan çocuklar olmadığını tahmin edebiliyorum. Ayrıca Nabokov'un bu anlayışının basit okuyucu için eksik kaldığını Richard Rorty sanırım Olumsallık, İroni ve Dayanışma kitabında bahsediyordu. Burayı bir süredir takip eden herhangi birinin de anlayabileceği gibi ben sanat denilen olaydan kesinlikle anlamayan , sadece sevmediğim şeyleri buraya gelip nefret dolu bir şekilde öfkeyle açıklayan biriyim. En son bir film hakkında bunu Rosemary's Baby'de yapmıştım sanırım tam emin değilim. Mesela resim hususunda hiçbir şey bilmiyorum en sevdiğim ressam Hieronymus Bosch onun da cehennem tasvirlerinden çok korktuğum için kan işiyorum 5 dakika resmi inceledikten sonra, siz varın öyle düşünün.

Şimdi filme geliyorum, fragmanını izlediğimde bir yıl kadar önce "ooo büyük sıçış geliyor eğlence var" demiştim. Bu filmi izlerken sıklıkla "Lütfen Yahweh, bu film vesilesiyle zihniyetini siktiğim New Age olayı tekrar hortlamasın, amen" diye dualar ettim, felsefi yanını geçip müzik olayında da New Age saçmalığının tek işe yarayan yanı Yanni'yi çıkarmış olmasını söylemek isterim. Çünkü adım kadar eminim, Yanni'yle tanışsak birbirimizle çok iyi dost oluruz, inanılmaz sempatik geliyor adam bana. Bu New Age düşünce yapısının ne kadar gerizekalıca bir şey olduğunu ben değil yine sevgili dostum Wikipedia'nın İngilizce makalesindeki ilk fotoğraf söylesinFotoğrafı gördüğünüze göre tüm filmin de genel olarak bu kafada geçtiğini söylemekten çekinmeyeceğim. Bilhassa işte dünyanın oluşumu hayatın anlamı muhabbetine CGI dinozorlar var, biliyorum Jurassic Park'daki dinozorların tamamı CGI kullanılarak yapılmamıştı ama onların yanında resmen Toy Story'nin ilk filmindeki Woody kadar komik duruyorlar, bir arkadaşımla izliyorduk filmi ben filmin tam bu sahnesinde "Eğer, Brad Pitt olsaydım böyle bir prodüksiyonda bulunmaktan utanç duyardım." dedim, ve bunu şaka olarak falan değil, yüreğimden kopan kelimelerle söyledim. Tabii bu dinozoru ilk gördüğüm an "Allah kahrbela" diyerek Zagor'a göz kırptım, Teksas'a öpücük yolladım ve Tommiks'e de yarım kilo sütünü hazır ettim. (Bu arada en çok Teksas'ı seviyordum hayvan gibi cilt cilt okumuştum ortaokuldayken, Zagor'u pek sevmezdim, ama Tommiks okumaktan da çok hoşlanırdım. Ancak Zagor'un "ahyakk" diye savaş çığlığına anlam hala veremiyorum. Belki de devamını okumadığım için belki bir yerlerde açıklanıyordur, bilemiyorum. )

Benim, bu film hakkındaki en büyük endişelerimden biri, filmi anlamadığım ve bu hususta "hey adamım, sen o olgunluğa ulaşamadığın için tam olarak ne anlatmak istediğini anlayamıyor ve filmin içine giremiyorsun." gibi bir yaklaşımda bulunulması olacak ki onlara 16 yaşımda olduğumu ve bu film için "Obü nöyünü onluycom üştö, möğörsö Bruce Willis ölüymüş." demek istediğimi belirtirim. Gerçekten, filmi hakkıyla her yönüyle anlayıp, her saniyesinden tiksindiğimi belirtmekten onur duyarım burada. Bu filmi seven insanların düşünce yapısını anladığım için beğenen kişinin zaten beğenecek yaşa bu zihniyetle gelmiş olmasından ötürü gidip de kişiliğini değiştirmeye kalkışacak değilim. Bu arada Roger Ebert'le genellikle film husundaki fikirlerimiz uyuşur, ailecek de birbirimize gidip gelir, yatıya kalırız, bilhassa bu kanser olayından sonra desteğimi hiç eksik etmedim ama bu filme "Varoluşun tüm yükünü üzerimize vuran ve 2001: A Space Odyssey'in taşağına sahip tek film." demesi beni yüreğimden yaraladı. Hadi beni yüreğimden yaraladı o pek önemli değil, ya peki Kubrick'in şu an mezarında kemiklerinin ters dönmüş olması. Çok açık ve net söylüyorum, bu filmi kozmik görüntüler, sözde varoluşsal simgeler vesilesiyle 2001: A Space Odyssey'le karşılaştıran ahmaktır, bundan da başka bir şey diyemem.

Bu arada simgelerden de bahsetmeden geçmek istemiyorum filmde, çünkü o kadar çiğ simgeler var ki, resmen ergen biri için The Wall filmindeki duvarın yıkılması nasıl bir rahatlama yaşatacaksa, eminim bunu "hmm sinemada bir çığır, kendi başına akıl almaz bir deneyim bu çünkü film diyemiyorum adeta varoluş deneyimini üzerimize yıkan bir şaheser" diyebilecekler için Sean Penn'in bomboş bir arazide bir kapı eşiğinde durması ve o kapı eşiğinin ardında çocukluğunu görmesi o kadar çiğ bir simge ki ben orada resmen kahkahalarıma engel olamadım. Bilhassa kumsalda teatral yürüyüş sahnesi var çok samimi söylüyorum Terrence Mallick'in orayı nasıl çektiğini az çok düşünebiliyorum:"Evet arkadaşlar, şimdi hafif uzağa bakmalı teatral yürüyoruz, evet çarpmadan birbirimize, güzeeel yavaş yavaş. Gri gömlekli kameraya bakma lütfen! Evet şimdi tekrar yavaş yavaş kadraja giriyorsun Sean ve denize doğru yürüyoruz arkadaşlar hep birlikte yavaş yavaş, evet anlamlı ve derin bir şekilde uzağa bakarak." Bu kadar komik simgelerle dolu sinsi bir film izlememiştim hiç. Filmden adeta bu filmi çok sevecek olan zihniyetinin bayağılığı ve sinsi sakinliği akıyor, çok az filmden böyle tiksindim.

Diğer bir olay da Bir Zamanlar Anadoluda'nın bu siktiriboktan filme Altın Palmıye'yi kaptırması, ama artık, Cannes Jürisi yerine ben utanıyorum böyle bir ahmaklık yaptıklarından ötürü. Bir Zamanlar Anadoluda hakkında başka bir yorum yapmayacağım, çünkü saygı duyuyorum bu mağrur ve hakkı yenmiş filme.

Neyse, Yanni Başkan'dan bahsetmişken Star Güzellik yarışması müziğini buraya koyayım da biraz neşemiz yerine gelsin. Ulan şu 7/8'lik mi ne sikse hakkıyla kullanılınca normalde Britanya'lı dostlarımın "cheesy" diyebileceği bir şarkı bile kendini dinletip bacakla ritm tutturuyor ya helal olsun Yanni Başkan.



P.S: Bu filmin nerede oynatılabileceğini buldum, hani yazlık bar gibi yerlerde arkada bir dj varsa dj, ya da nr1 tv çalarken projeksiyon cihazından fashion tv gibi kanallar yayınlanır ya, işte onun yerine bu film de çok rahat yayınlanıp arka plan görüntü gürültüsü olarak kullanılabilir. ama bence onun yerine Baraka'yı göstersinler yani.

P.S2: Bu hususta benzer fikirleri paylaştığım değerli arkadaşım Stephanie Zacharek'in de film hakkındaki yazısını isterseniz şimdi "buradan" yazacağım yere tıklayarak okuyabilirsiniz, buradan.
 
Copyright © 2010 MONTEYN