11 Ekim 2011 Salı

Britpop Üzerine


En son ne zaman bir Pulp, Suede, Oasis, Blur, The Stone Roses'ın The Stone Roses'ını(burada bilhassa değinme isteğiyle doldum.) baştan sona dinlediniz? Umarım yakın zamanda dinlersiniz, çünkü bu heves dolu yazıyı (What's the Story) Morning Glory ve biraz da sarhoşluk eşliğinde yazıyorum. Çok uzun süredir dinlememiştim, CD'yi bilgisayara taktıktan sonra neşe ve doritos taco doldum Liam Gallagher'ın sesi sayesinde. CD derken yalan attım, kendisini eskitmeyip, torunumun yeğenine parçalanmadığı sürece çeşitli sitelerde satması için oriinalini bırakacağım kasediyle beraber. CD'lerin 14 yıla kadar ömrü olduğunu duymuştum onu bilemem, taş plaklar gibi rezil ve nostaljik arasında gidip gelecek kadar fiziksel bir format olmadığı için önümüzdeki on yıl içinde bir adet torun ve yeğen edinmeliyim sanırım. Veri yitirilmezse oldukça güzel bir şey elimde diyebilirim. Ama elimde 1985 basımı bir The Best of The Alan Parsons Project var. Tabii, Diamond, Price gibi porno için üretilmiş CD'lere çekilmediği için günümüze kadar atlamadan You Don't Believe'i çaldırabiliyorsa sanırım torunumun yeğeninin eline de güzel bir şeyler geçecek ben mortu çektiğim zaman. Yazının özel amacı aslında "mortu çekmek" kullanımı olabilirdi. Çünkü hiçbir zaman bunu kulanacağımı düşünmemiştim ama işte kelebek etkisi falan bu olaya sebep olabiliyor? Ne?

Şimdi bu Liam Gallagher abimiz yakın zamanda Beady Eye diye ekiple bir şeyler yapmaya başladı, başını almıştır muhtemelen hiç araştırmaya niyetim yok. Ancak Noel Gallagher'ın yakında "Noel Gallagher's High Flying Birds" mevzusundan çok güzel şeyler çıkacak. Zaten yazıyı buraya kadar okuyyanlar muhtemelen Britpop olayıyla alakalı olduğu için Noel'in(Sertap, Teo, Okan, Sezen gibi bir yakınlık var dikkat!!!) bir zamanlar "Aga vallahi istesem Definitely Maybe veyahut da Morning Glory standartlarında şarkı çıkarırım ama yapmıyorum çünkü kendimi müziksel mevzularda geliştirmek istiyorum" demişliği var. Bunu böyle dememiştir muhtemelen ama öncelikle 1.Kokaini bıraktığın için yapabileceğin en iyi şarkı Fucking in the Bushes'ı aşmayacak 2. Bunu da düşünmüştüm ama alkol vesilesiyle unuttum. hah hah, durun bir saniye buldum lütfen bunu samimiyetimin yıkılması olarak algılamayın 35 yaş üzerindeki bir müzik insanının insanları çok etkileyebileceği yüreğinden vurabileceği bir iş yapması hemen hemen imkansız bilhassa müzik hayatını ahlaksızlık, oroyinmanlık üzerine kurmuş biri için. Yoksa ben de biliyorum[bunu "biz de biliyoruz" diye yazmıştım ama yazının çok şımarık ve "pretentious"(bak halâ) tonunun biraz azalabilmesi amacıyla 1. tekil şahısa çevirdim] Leonard Cohen'in kaç yaşında müzik yapmaya başladığını, Tom Waits'in en iyi işlerinin ne zaman çıktığını, Satie'nin Gymnopédies'yi ne zaman yazmaya başladığını falan(bu normal gerçi ama araştırmayacağınızı varsayıp kadim dostum Satie'yi de araya sokuşturmak istedim bu arada Ekesikli nasılsın?) lütfen şımarmayalım.

Buraya kadar okuyan var mı ya hu? Çünkü ben yazarken bile kendimce eğlendiğim için, başkasının bu noktaya kadar okumasını beklemiyorum o yüzden onlara son zamanda oldukça sık Déja Vu yaşadığımı anlatacağım. Benim Eton'ın ortaokul bölümünde bir adet Teoloji Öğretmenim vardı. Yalan atmayacağım Eton'da da "Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi" vardı. Kendisi Malatyalı'ydı ve bağırınca beni en çok korkutan insanlardan biridir, birkaç teenage slasher filmi hariç. İşte normal 11 yaş soruları "ne zaman gusül abdestlkişlkfddislkfişksdjf gibi şeylerden sonra bir gün biz "Öğretmenim(eğitim hayatım boyunca hocam demekten tiksindim, hiçbir osuruk amacı olmadan Hocam kelimesi bana sadece "baca" kelimesini hatırlattığı için) bu Déja Vu nasıl oluyor?" diye sorduğumuzda bizi şöyle yanıtlamıştı: "Gençler size Levh-i Mahfûz'u anlatmıştım, buraları dikkatli dinleyin çünkü aranızda Büyülü Gerçekçilik tarzında kitap yazacak olan varsa bunun ekmeğini çok güzel yiyebilir. İnsanların ruhları doğmadan önce bir yerde bulunuyor(işte buranın adını hatırlasam ben de bir adet böyle kitap çıkarabilirdim, malesef bu yüzden Kayıp Zamanın İzinde 2'yi yazmak durumunda kalıyorum.) burada Levh-i Mahfûz açık ve sırası gelen ruh doğmadan önce kendi kaderlerinden birkaç sayfayı okuyabiliyor. İşte doğduktan sonra yaşadıklarımızı tekrar yaşamış olduğumuz hissi sadece, oradan hatırladığımız sayfalardan ibarettir."

Tam o an aramızda 131 Marquez ve 647 Fuentes isimli arkadaşlarımız çıkıp gittiler ve bir daha dönmediler. Yıllarca Fuentes'i Fante isim benzerliğiyle karıştırıp kitaplarını okumadım ve böyle ergence şeyleri sen yazmış olamazsın dostum dedim, ta ki Artemio Cruz'un Ölümü'nü yine Fante önyargısıyla okumaya kalkışıp eşekiğimi anlayana kadar.


9 Ekim 2011 Pazar

Yerde Yatan Çiçekli Adam Üzerine


Kimse bana Samsun'un 2010'dan beri Bordeaux'nun kardeş şehri olduğunu söylemedi, şimdi öğrendim. Gitmedim bilmiyorum, güzel bir yer olduğuna eminim Samsun'un anlatacağım olay da yaklaşık 1 bilemediniz 2 ay önce gözde tatil mekanlarımızdan Nice'in yaklaşık 635 kilometre uzağındaki Bordeaux'da Mme. Monteyn'le gezerken başımıza geldi.

İnsan, bazı güzel filmlerden çıktığı zaman kısa süreli olarak sokakta da sinematik hissiyatlar içerisinde yürüyebiliyor. Mesela bu fotoğrafa çok uzun süre baktığımız zaman beynimizde İsa resminin(bence Hz.Ali'ye daha çok benziyor) göz yorgunluğu vesilesiyle oluşması gibi bir şey. Bu benzetmeyi o kadar kısa sürede buldum ki, şimdiden "teşbihte hata olmaz" lafının başlamasını/yaygınlaşmasını sağlayan kişinin adına ayazmalarda mumlar yakıp damlalarının suya düştükçe katılaşmasını izlemeyi planlıyorum. Yalan değil, hala yanan muma parmaklarımı sokup mumdan parmak izlerimin kopyasının heyecanı içerisinde yakınımdaki en yakın arkadaşıma hediye edip, ilişkimize küçük sürprizlerle heyecan katarım. Mumun parmaklarda ani donuşu sırasında ısı transferi ancak çok uzun süre çişi tuttuktan sonra işemeye başlarken gelen ürpermeyle denk tutabilirim. İşte anlatacağım olay da tam olarak bununla alakasız.

Sokakta Mme. Monteyn'le yürürken bir marketin önünde(çok afedersiniz ama televizyonlardaki "özel bir şirkette çalışıyorum" saçmalığı gibi oldu biraz)yukarıdaki fotoğrafa benzemeyen ancak ona tekme atıp devirseniz aynı gördüğümüz halde olacak bir adam sızmıştı. Buraya kadar her şey normal, bugün ben sızarım yarın siz sızarsınız, sarhoşken Araf'a düşmüşlüğüm de oldu o yüzden sorun yok.(gerçekten, ciddiyim. ayrıca şu anda imleç kayboldu o yüzden bazı cümlelerin içinden sürpriz cümleler çıkarak sizi şaşırtabilir. bu da mum izi olayının yazı dünyasına tezahürü olsun!) Ancak adamın elinde bir çiçek buketi de vardı. İşte başta bahsettiğim hayattaki ani sinema hissiyatı burada geçerli oluyor, çünkü aslında şimdi okurken size daha çok Ferhat Göçer/Gece Yolcuları klibinden bir parçaymış gibi gelse de, aslında insan sarhoşken insanları aramanın totemi haline gelebilecek birini görüyor. Oraya bir heykeli yığılsa iyi olur.

Bugün bahsedeceğim diğer bir konu ise, bugün Kayıp Zamanın İzinde 2'yi yazarken aklıma geldi. Ecole Normale Supérieure'ün Süper kısmında okurken olsun, gerek Créche of Türk Telekom'da okurken olsun okullarda şimdiye dek hiç sıçmadığımı fark ettim. Daha kibar bir yoldan anlatmak isterdim ama geçenlerdeki "Requiem for a Dream'de Jennifer Connelly'nin ağzına veren zenci dayı" olayından sonra eminim birçoğunuzun benden bu hususta bir beklentisi kalmamıştır, bu yüzden söylemek istedim. Yalnız olmadığımı tahmin ettiğim için yazdım, sonuç olarak bu internet günlüğü denen olayda hem üzüldük, hem güldük. Bugün de içine kapanık, şair ruhlu, çevik, şahin bakışlı ve ahlaklı biri olmamı kesinlikle şimdiye kadar okul tuvaletlerine sıçmamış olmamdan kaynaklandığına inandığımı anlatmak istedim sadece. Pis lokantardan bile daha beter olan bu mikrop yuvalarına da asla "eğitim sisteminden kıyma makinesine girip tek tip bireyler olarak çıkıyoruz lanet olsun dostum bilirsin ya, isyan benim ruhumda var." diyip dışkılama olayına sembolik bir anlam yüklemeden sadece hijyen vesilesiyle yaptığımı söylemekten gurur duyarım. Bugün blog'u bitirirken son zamanlarda dinlemekten keyif aldığım ve arkadaki orkestranın nereden sample'landığını soracak olan olursa William Sheller'ın Lux æterna albümünün ilk parçası Introit'den alındığını belirteceğim bir Deltron 3030 şarkısıyla bitiryorum. Ruh-ül Kudüs ve Bakire Meryem sizinle olsun.

4 Ekim 2011 Salı

George Brassens ve Fabrizio de André Üzerine



Bugün asıl konuya gelmeden önce size biraz Roscoe'dan bahsetmek istiyorum. Öncelikle hemen kendimi özgüvensiz bir şekilde kanıtlama isteği içerisinde bulunduğum için tabii ki "Grup Midlake'i daha ilk albümlerinden beri takip edip, dinliyorum çokta beyeniyorum yaua?" diyip, zihinsiz bir sidik yarışında kendimce eğlenmiş olayım. Bir de bir şey söylemem lazım halihazırda burada "beyeniyorum" falan yazmışken. İnternetlerde, "bebeyim" yazıp çeşitli cümle bitişlerinde sanırım sarkastik olmaya çalışanlar var. Ancak, nasıl desem bilemiyorum bu yüzden canım anadilim Fransızca'dan bir kelime aktarıp buraya pathétique demek istiyorum. Hayır hayır bu yeterli değil, öfkemi dindiremedi, bunu yapanların hepsinin Bakire Meryem ve Ruh-ül Kudüs belasını versin. Cogito'nun İroni sayısı da götlerine girsin. Oh rahatladım, şimdi şarkıdan bahsedeceğim. Zaten, okuyucu kitlemin çoğunun bu şarkıyı bildiğini tahmin ediyorum. Yani 153 kişiden, rahat bir 60'ı falan biliyordu bence. Şimdi anket yapıp "Roscoe'yu biliyor musunuz?" diye yazmak isterdim ama hem 14 tane falan oyu farklı bilgisayarlardan ben vereceğim hem de şımarıp "Peki nasıl bilirdiniz?" diye şaka yapmaktan korktuğum için böyle bir girişimde bulunmuyorum.

Roscoe'yu dinlerken merak ediyorum size de oluyor mu, sanki önceden bir hayatım varmış ancak bu Borges'in Öteki Soruşturmaları'nda paso bahsettiği gibi 5 saniye önce farklı bir evrenin kurulması gibi ardımda kalmış gibi geliyor. Yani, şarkı bende tam olarak melankolik bir his tetikleyemiyor. Roscoe'yu dinlerken sürekli ahşap bir evde sütlaç ya da keşkül yapıyorum gibi geliyor. Bilhassa Keşkül diyebilirim bu hisse, renk bakımından Roscoe keşkül rengi bir şarkı çünkü. Böyle muhallebi kıvamında. Zaten, Midlake'in bu şarkıyı yaptıklarında ne hissettiklerini kestiremiyorum. Hiç şarkı yapmadım ama, bazı grupların mesela efsane değerine oluşacak bir şarkı yaptıkları zaman nasıl bir şey hissettiklerini anlayamıyorum. Hayır bu Oliver Stone'un The Doors filminde gibi ona buna oral seks yaptırmakla da oluşan bir şey olmasa gerek. Yani mesela değerli okuyucular, (burada efsanevi olan ve düzgün bir şarkı düşünme süresi giriyor aslında U2'yu falan baştan eledim ha. Daha havalı bir şeyler arıyorum, dostum bilirsin ya, o beyaz kıçı ısırmak için sabırsızlanıyorum ha!) There is a Light, That never Goes out yazıldığında zaten kabarmış tavuk gibi egolu Morrissey ve Johnny Marr ne hissetmişlerdir. İngilizce ne demişlerdir bilmiyorum, ama Türkçe şöyle bir şey olsa gerek "Abi, şu an mükemmel bir ana tanıklık ediyoruz, jangle pop, indie rock denen olayın resmen temeline kazığı çakıyoruz. Bence hemen lanet olasıca bir aseksüellikle kutlamalıyız bunu." gibi bir şey olurdu.

Şimdi başlıktaki konudan bahsetmek istiyorum. Öncelikle ben değil, George Brassens'in Türkçe Vikipedi'deki başlığı bu konu hakkında biraz bilgilendirsin sizi: "Sadece gitar çalarak söylediği şarkıları aşk ile özgürlüğü övüyor, burjuvalar, papazlar ve geleneklerle alay ediyor. Diğer Fransız şarkıcılarını çok etkiledi." Sanırım, daha fazla bilgiye ihtiyacınız olmayacaktır, bilhassa makale bütünlüğü ve anlatımın akıcılığı açısından çok tatmin edici ama ben biraz daha kendisinden bahsedeyim. Kendisi çok yakın bir tanıdığım ve üvey dedem olurdu. Zaten şimdi fotoğrafından da anlayabileceğiniz gibi, müzisyenlik ve dedelikten para kazanmıştı kendisi profesyonel olarak.Kendisini dinleseniz solcu bıyığının yanısıra(Vikipedi'de de bahsedildiği gibi papazlara dine allaha küfretmesi falan filan) inanılmaz "mihmih" diye gülen insan ses tonuna sahip bir insandı kendisi. Jacques Brel gibi, titililikten, tek bağırsaklılıktan, akciğer sönmesinden ölmemişti. Bu arada Jacques Brel denince de, aklıma Hansel'in çikolatadan evi kemirmeye başlamadan önce, hastalıklı, zayıf hali geliyor ve az çok kendinden tiksiniyorum bu yüzden Jacqes Brel'in. Tabiî biraz Kemalettin Tuğcu'nun Mercan Kolye'sindeki üvey anne gibi davrandığımın farkındayım, ama yapılacak bir şey yok, birkaç şarkısı hariç kendini de pek sevmem.

Fabirizo de André'yi ise yaklaşık 3 aydır dinliyorum. O da yine, fahişeleri, papazları, fakirleri allahı falan anlatan biri. Yani Türkçe Vikipedi sayfası olmadığı için tam olarak ne anlattığını çeviri halinde size sunuyorum ama gençliğinde bir orospu çocuğu olduğu kesin gibi, hemen fotoğrafına bakıp bu önyargıyı perçinlemeyi size de öneriyorum.Yaşlanınca, sonradan toparlanıyor, adama benziyor da, bu tip fotoğrafların daha o zamandan modası geçmiştir de, işte sosyal paylaşım siteleri daha yoktu o dönem. Non al denaro non all'amore né al cielo isimli albümünü dinlemeyi buradaki tüm okurlarıma önerirken niye bu ikilden bahsedip sizin içinizi baydığımı sorabilirsiniz. Çünkü Brassens sadece gitarla şarkılarını söylese de, bu ikilinin şarkılarında bir ortaklık seziyorum, bazen Fabrizio de André'yi dinlerken gözümden bir damla yaş geliyor, ve Brassens'i hatırlayıp anıyorum, ve diyorum ki iyi ki müzik var.





P.S: Bu blog tarihinin en bayağı bitirişini de yaptım ya, şu günden sonra iflah olmam artık. Bu arada şarkıları dinlemenize gerek yok öylesine koydum.

28 Eylül 2011 Çarşamba

Kovboy Şapkası ve Moda Üzerine




Mesela kovboy şapkasını gerçek anlamda(nasıl gerçek anlamda? lütfen üniversite adayları şuradan biyrooon) son kullanan kişinin son gününü düşünüyordum geçen gün. Rodeocular gibi değil, mesela o modanın geçmesi, mesela 90ların çok yüksek belli dar kot pantolonlarını kullanan 1 adet insan tanımama rağmen onun neredeyse camp vesilesiyle öyle giyindiğini düşüneceğim.

Bu şapkanın giyildiği son gün, bu adama eğer "Hey dostum kafanda o Sivil Savaş döneminden kalma şapkayla ne yapıyorsun öyle?" denmediyse Amerikan Kültürü, tarihinin en büyük darbesini almış ve 20 yıl içerisinde çekilecek filmleri Türkiye'ye yollarken "Eğer böyle çevirmezseniz, firmamızla ilişiğimiz kesilecektir" denmesi engellenmiş olacaktı. İyi ki öyle bir şey yapmamış. Bu arada kelimeler hususunda gezerken bugün sizinle bir cümle hakkında da konuşmak isterim. Gazeteleri, öfke dolu bir şekilde, anlatım bozukluğu uğruna kesip biçen idealist ortaokul Türkçe Öğretmeni gibi, geçenlerde Radikal Gazetesi'nin kitap ekini okurken denk geldiğim bir cümleyi sizinle paylaşmak isterim.

"Ancak bu Zizek'in kendini tekrar etmesinden farklı bir anlama, Zizek'in kitap yazma/yapma biçiminin organik ve şizofrenik yapısına işaret ediyor: Zizek ideolojinin topyekûn, her yerde nazır varoluşuna karşılık olarak her yerde beklenmedik anlarda beliriveren, ideoloji ve kültür nesnesinin yeri sabit kalırken izleyicinin bakış açısının hafifçe değiştirdiği ve bu sayede nesneyi hafifçe ama hayati bir farkla yeniden gördüğü topyekûn bir paralaks saldırısını örgütlüyor."

Bu cümleyi aşağılamadan önce benim ne 1.Kara Kitap'ı çocukça savlarla aşağılamaya uğraşan Tahsin Yücel kötükalpliliğinde olduğumu ne de 2. cahilliği yücelten bir zihniyete sahip olduğumu bilmenizi isterim. Şimdi bu cümleyi yazan kişinin bir yerlerdeki hocası yanında olsa burada müsaadenizle bir alıntı yapacağım "HAMİYETTEN GÖZÜNÜN YAŞINI TUTAMAZDI!" Bu gerçekten de anlaşılmayacak yanı olmayan düz çirkin akademik cümle, bir kitap incelerken kendini bilhassa geniş zaman kullanımı ve devrik cümleyle karışınca değmeyin inceleyenin keyfine. Ben bunları her gördüğümde her sayfasını arşivleyip kış gelince üzerlerine gaz yağı döküp soba tutuşturuyorum. İşin raconu böyle tabii yapacak bir şey de yok. Ey Akademik anlatım! "Gömelim Gel Seni Tarihe" desem sığmazsın. Öncelikle şunu söylemem gerekiyor, anlayabileceğiniz gibi Felsefeyle "Sende bir para bende bir para değişirsek yine bir para, sende bir bilgi bende bir bilgi değişirsek iki bilgi" sığlığını çok az aşmış olmama rağmen misal Nietzsche'nin bu tip yazan adamları bıyıklarıyla çok sert bir şekilde dövmek istediğini tahmin edebiliyorum. Neyse efendim, isteyen istediği gibi yazsın, bu gün ikinci bahsetmek istediği konu Requiem for a Dream'de Jennifer Connely'nin ağzına veren zenci dayı. Öncelikle böyle cinsiyetçi, ırkçı iğrenç bir kullanımda bulunduğum için özür dilerim onu şimdi açıklayacağım.

Geçen gün bir arkadaşım aradı(diyelim ki adı Fatih olsun) "Abi The Thing'i izledim yine, çok güzel" falan filan bir şeyler saçmaladı. Ben de, "Fatih arkadaşım, sanırım "Requiem for a Dream'de Jennifer Connely'nin ağzına veren zenci dayının oynadığı filmden bahsediyorsun." diye bir çıkışta bulundum. Biz böyle Requiem for a Dream'de Jennifer Connely'nin ağzına veren zenci dayı yukarı, Requiem for a Dream'de Jennifer Connely'nin ağzına veren zenci dayı aşağı bir konuşmaya girdik. Sonra dedim ki "Sevgili değerli arkadaşım biz böyle konuşarak biraz ayıp etmiyor muyuz?" o da onaylayınca hemen cümlelerimizi sonlandırdık ve ardından adamın adını(aliterasyon) öğrendim Keith David, bugün kendisinden ve Jennifer Connely'den bu kullanımımızdan ötürü 70 milyonun önünde özür dilemek isterim.

Saygılarımızla

Monteyn ve Avukatı

26 Ağustos 2011 Cuma

Phil Collins Tipi Saç Dökülmesi Üzerine


Dermatoloji stajını yapanlar, ve çeşitli durumlardan muzdarip olanlar erkek tipi saç dökülmesini bilirler, fakat Phil Collins tipi saç dökülmesi sadece uzmanlığı tamamladıktan sonra Dermatoloji bölümündeki en başarılı 3 doktora açıklanan bir vaka, aka illet. Ben inanmıyorum ki saçı herhangi bir dönem dökülmüş olsun, çünkü motown klasiklerini seslendirdiği son albümündeki çocukluk fotoğrafında da yine aynı kelin kapatılmış olduğunu görüyorum. Gerçekten de dünyadaki en güzel ikinci şarkıyı yapan Phil Collins'in böyle bir durumdan muzdar
ip olmasından ötürü, Genesi elemanları 90'larda yardım konserleri düzenlemişler ancak tıp ilminin bu konuda başarıl olmasını yine de sağlayamamışlardır. Siz değerli okurlarımı sadece bu konuda bilgilendirmek istedim, çünkü nasıl desem bilmiyorum ama Phil Collins bu yüzden, saçlarını siyaha boyasa ince telli yağlı saçlarıyla biraz Snape olurmuş gibi geliyor. Tabii ki Snape'i oynayan abi konuşurken sürekli futbolcu sümkürmesine kurban gideceğimi hissettiğim için de olabilir bu. Şimdi hangi kitapta filmdeydi hatırlamıyorum ancak şimdi wikipedia sayesinde hatırladığımn Ateş Kadehi'ndeki The Weird Sisters'da Jarvis Cocker ve Jonny Greenwood'un yanına çıkıp iki şarkı söylese ben gerçekten de çok sevinirdim. Burada hiç izlemediğim bir dizi olan 30 Rock'dan bir alıntı yapmak istiyorum derken, bazen fark ediyorum ki, yazının tam bu noktasına vardım gerçi ama bu yazıyı uzattıkça içiniz bayılacak çünkü; gece yatmadan önce çok iyi bir fikirmiş gelen bu fikri bilgisayar başına oturunca oldukça sıvadım o yüzden siktiredin. O değil de Metallica'yla Lou Reed albüm yapıyormuş ya la? Asıl o konu ne olacak hiçbir fikrim yok, gerçi albümün adı hafif yumuşak şeker çağrışımı yapacak şekilde Lulu seçilmiş, beni tanıyanlar bilir 35 yaşın üzerindeki müzisyenlerinj genellikle müzik hususunda sıçışının şehadet şerbetinden tattığım için pek bir şey beklemem. O yüzden bu albüm hakkında yapılan "herhangi biri tarafından yapılmış en iyi süper ayı güzel" yorumunun biraz çocukca kaçtığına inanıyorum. Oha yalnız birlikte çektikleri videoyu izledim de kanım çekildi, Lou Reed resmen benim eniştemmiş! Biz de neden sürekli Bulgaristan'a gidiyor diye şüpheleniyorduk, meğerse çift kimlikli bir hayat yaşıyormuş. Gülmeyin değerli okuyucular, zaten bu kadar bayat bir espriye gülmemenizden ötürü sizi çok seviyorum. Ancak ben küçükken babam Fatih Kısaparmak'a benzediği için televizyonlarda gördüğüm zaman ağlamış biriyim. İyi ki şimdilerde iki elmanın bir yarısı gibi sürekli ekranlardalar da ben de babamın Fatih Kısaparmak olmadığından emin olabiliyorum. Ayrıca şu altı çizilmiş videoyu izlediğiniz zaman gördüğünüz tepkilerin aynısını ben de sarhoşken veriyorum. Yapacak bir şey yok, özellikle sabah uyandığım zaman sarhoşken yazdıklarımı görünce gerçekten o videonun etkisini yaşıyorum. Bu yüzden Mark Twain'in "Sarhoşken yazın, ayıkken düzeltin" yorumuna "yarramiyyeaao" diye cevap vermek isterim. Gerçekten de içki işe yarayabilir belki ama Deakadan yazarlar için tutan bir meseleymiş sanırım özellikle 1870-1950 arası dediğimi şey yapıyor yazı bitti de son zamanlarda Kanye West çok dinliyorum, lütfen şu şarkıyı dinler misiniz?



Çok afedersiniz ama Jay-Z şarkının başında "Rap şarkılarındaki onaylayan zenci"lik yapıyor onu mazur gürünüz lütfen. Şimdi gıybet yapmak gibi olmasın, ya da Jay-Z'den "Yoo Monteyn Mofo" diye diss yemek istemem ama Jay-Z'nin kafası biraz büyük bence, bunu aşağılamak için söylemiyorum benim de götüm büyük ama Jay-Z'nin kafası biraz garip büyük. Nasıl desem biraz tuğla kafa bence.

16 Ağustos 2011 Salı

Saklambaç Üzerine

Bi siki de beğen be De Niro, hep tatminsizsin.

"Saklambaçta iki kişiyi sobeledikten sonra, çay yerine topal tilki verenler; hepinizin amına koyayım. Lafım özellikle sana Aytuğ Piçi."
Adorno, Minima Moralia

Evet, değerli okuyucular ben de Adorno'yla aynı fikri paylaşıyorum, madem iki kişiyi sobeledin ve götün başkalarını aramaya yemiyor ya da çömlek patlayacak diye korkuyorsun, adam gibi çay ver amına koduğum ebesi. Topal tilki verip de milleti seksek getirip düşene parmak çektirtmeye çalışan ebenin durumunu, özgüven eksikliğinden başka nasıl açıklayabiliriz ki? Bir de parmak çektirmeden önce noterle(Oyuncuların güvenoyuyla seçilmiş hepsinin güvenini yed-i emin gibi kendinde saklaması gereken ama çoğunlukla öyle olmayan. Bu arada unutmadan yed-i eminlik de en karizmatik meslek isimlerinden biri olabilir. Gerçi normalde tam meslek değil ya, ne bileyim otoparkları da oluyor o yüzden söyledim. Bu arada gerçekten tatilimi Türkiye'de geçirdiğim için, internet kafeden yazıyorum bazen şu an yukarıda Almancı bir gencin kafamı sikmesi vesilesiyle ona bir şarkı yollamak istiyorum:


)oraya gidip noterle "Abi Merve şunu çekerse Ayberk'le Mustafa bunlardı diyeceğiz, bunu çekerse de bunlardı diyeceğiz" diyen içten pazarlıklı Soroscu yavşaklar da var ama ben onlara hiçbir şey demek istemiyorum. Eminim şu anda hepsi günde 6 saatini facebook'da zaman yitiren insanlar olmuşlardır. Sayın değerli okurlar siz bilmiyorum biliyor musunuz ama, Céline ve Ayberk saklanırken çok afedersiniz ama genital organına dokundu diye Céline'le beraber bir bölük erkeğin(yaş 11) saklandığını çok iyi bilirim. Biliyorsunuz çömlek patlatıp ebeyi şaşırtmak için tişört değiştirenler falan oluyor, ben hiç yapmadım çünkü yeni ergenliğe giren erkek kokusu esansını başta belediye otobüsleri olmak üzere her yerde alınırken bir de başkasınınkini çekemezdim. Ama eminim Céline'e bunu teklif edenler olmuştur, işte vay onların haline(Ramazan neşvesiyle hafif Ayet esintilerini cümleye doldurmak) Aslında bu saklambaç oyunu tamamen ahlaksızlık ve pislik dolu şeyler öüretiyor çocuklara, o yüzden ya Evlenme Programlarının spin-off'u olarak televizyona girmesini öneriyorum buradan eminim beni dinleyenler çıkacaktır.

Çok değerli okurlar sanırım güzel müzik yapan birini buldum şu an, şuna bir bakar mısınız? Teraziye tıklayalım, emeğe saygı.


P.S: Zu Spat'ı oynatmadan önce Çetin Çetinkaya'nın yüzündeki ifadeye "gang-bang" "bukkake" "facial" porno izleyenler aşinadır. Ben de şimdi fark ettim, hemen siz okurlara da aktarayım istedim. Saygılar.

P.S2: Çok önemli bir tespit de paylaşmak isterim değerli okurlar, "Saklambaç oynayanlar kaleye mum diksin" diyince kaleye mum dikince babanız ölmüyor. Öyle yapınca baban ölüyormuş diyenlere hemen "Aynaya bak aynaya, sensin o" demeniz dileklerimle bu yazıyı da sonlandırıyorum.

15 Ağustos 2011 Pazartesi

The Middle East Üzerine



Değerli okurlar, 15 gün önce dağılmış olan bu grubun yasını tuttuğum için dışarılara çıkamıyordum. Hiç iddialı bir topluluk değiller, kendi çaplarında folk(aka halk müziği, ya da halk oyununa folklor oynamak demek gibi çılgınca terimler) yapıyorlar. Fotoğrafta da gördüğünüz gibi ağırbaşlı insanlar şu ortadaki hippi tipli hariç. Hippilik mi kaldı abi, Devendra Banhart mısın sen? Natalie Portman( <3 ) bile orman adamı tipli olduğu için postayı koydu, Black Swan'daki balerin tipli Oz'daki Chris Keller tipli bir adamla yeni bir ilişkiye yelken açtı. Fakat neden Los Angeles'da magazin blog'u yazan bir insan gibi böyle saçmalıyorum hiçbir fikrim yok. Bana ne kim ne yaparsa yapsın. Albümlerinin adı biraz Emmocu gibi duruyor "I want that you are always happy" fakat ön yargıyla yaklaşmazsanız gerçekten çok tatlı bir birlikteliğe yelken açılabilecek bir albüm. Bu arada Emmocular demişken American Football diye bir grup var tek albümleri var, onlar da Emmocu ama serserilik itlik kopukluk yapmıyorlar. Eğer beni hala böyle konularda ciddiye alan birileri varsa istiyorlarsa dinleyebilir.

İkinci bir husus ise Chris Keller demişken The Best Page in The Universe'ün yazarı George Ouzunian Chris Keller'ı oynayan abimize çok benziyor. Şimdi fotoğrafını koyacaktım ancak, karşılaştırmanın hiçbir getirisi olmayacak, o yüzden geçiyorum bu meseleyi.

Geçen gün Ulysses'le sinek öldürmeye çalışırken kas yaptım dostlarım, peki bunu neden diyorum, iki yılı aşkın süredir bu blogu yazmama rağmen bu kitabın gösterisini yapmamışım, yoksa ondan bahsetmeyeceğim bile, hava atacak olsam 10 yaşında okuduğum Sağlık Ansiklopedisi'nin Cinsel Yaşam bölümünün benim kişilik oluşumuma nasıl zarar verdi
ğiyle hava atardım. Gerçi bununla neden hava atılıyor bilmiyorum, ama genital siğilleri ve servikal enfeksiyonları illüstrasyonlarla gördüğüm andan beri bazı geceler Everything You AlwaysWanted Knnow About Sex*(*But Afraid to Ask)teki dev meme sahnesindeki gibi kovalandığımı görüyorum.

Bugün asıl bahsetmek istediğim şeylerden biri, Mehter Takımı'ndaki Zincirli abiler, bunlara Zırhçı deniliyormuş, ben de geçenlerde bu kıyafetleri tedarik eden bir firmanın sitesine girmeden önce kendilerine Kasap Eldiveni diye sesleniyordum.
Şu evrende 1.zengin çocuğu ve 2.belgesel gezeni olmaktan sonraki en kıyak meslek bu yüzden kasap eldivenliğidir. Koca grupta enstrümanla zerre ilgin yok, üstüne sana küçük ilçelerin kurtuluşunda, meydanlarda Macar Kralı Yanoş saldıracak değil. Yanlarında yürüyüp gidiyorsun. Bu adama mesela "Abi işler nasıl?" diye sorulduğunda "Buna şükür, bu sene bıyık mahsulu pek iyi" falan mı diyor ne diyor hiç bilmiyorum. Muhtemelen Mehter Takımı'ndaki elemanlar en çok Zırhçı'ya ayar oluyordur, tek meziyeti şövalye zırhının vücut çorabı versiyonunu taşımak adamın. Bu arada değerli dostlarım eğer okurlardan herhangi birinin babası Zırhçılık yapıyorsa ondan özür dilemek isterim, muhtemelen gerçek bir mesleği de vardır, bir gazetenin insan kaynaklarından "Askerlikle ilişiği kesilmiş, bıyıklı, yolculuk sorunu olmayan Zırhçılar part-time alınacaktır yemek+yol+ssk" ilanıyla bu işi yapmıyorsa gerçi. Ya da ne bileyim ya hu, zaten artık mehter takımlarındaki insanların Levent Kırca makyajı takma bıyığı taktıklarını gözlemliyorum son zamanlarda Paris'te, onlara yazıklar olsun.
 
Copyright © 2010 MONTEYN