11 Ağustos 2009 Salı

Tam Olarak Stree Legal Üzerine Olmasa Da, Street Legal Üzerine Gibi


Yıl 1978 yeni albümünü çıkaran Dylan bi kına gecesine gitmek için lacileri çekmiş. Ceketin cebinde de bir tane küçük altın var. Ayakkabılar da sivri burun aman gözlerden kaçmasın. Yalnız saçları varoş dikişi yapmamış ona üzüldüm. Bu saç stiline ne dendiğini bilmiyorum ama bi saniye:
/\
/ \
/ \
---------

Saçlar böyle dikiliyor, çevresi de aşağı doğru Jagler jöleyle indiriliyor. Ayrıca yukarıda yaptığım şekil, ASCII mesaj dönemindeki saçmasapan resimleri hatırlattı. Fotoğraf da Tarlabaşı'nda çekilmiş, yani adeta "Ben varoşların çocuğuyum aslında" havası vermek istese de, ona cevabım hazır tabii ki pek sevgili okur "SENİN BLONDE ON BLONDE ZAMANLARINDAKİ ATKILI DÖNEMİNİ DE BİLİRİZ ARTİST!"

Durum şöyle, hani başlayanlar The freewheelin, Highway 61 Re-visited, Blood on the Tracks'le girer, ya da aranızda bu şekilde tanışmış olan var mı bilmiyorum ama One more Cup of Coffe Bob Dylancılığı var, onunla tanışıp en ileri dönemde de muhtemelen Knockin on Heavens Door'un onun şarkısı olduğunu öğrenip insanlığa genel kültür şovu yapar. Çok teşekkürler, umarım All You Need is Love Beatles'cısı bi kız bulup ömrünün sonuna kadar mutlu mesut yaşarsın. Aman eve pahalı plazma TV alıp, dijitürkteki şu alternatif gibi olan radyoları da açmayı unutma!!! Akşamları da bi zahmet NatGeo(tabii o kadar çok izliyorsun ki artık NatGeo demen normal bu kanala) izle. Hay Allah'ım ya, devam edicem albümden bahsedememekten korktuğum için edemiyorum. Ama!!! Hamileyken hep Strauss, Bach dinlettik çocuğumuz artık ne olur belli değil, ufak bi piyanoyla beraber doğar,ilk boku da muhtemelen Mozart Plağı şeklinde olur galiba ehihehe! diyen de sizsiniz. (Plak çünkü kötü sesle zarar vermek istenmiyor bebeğe, yoksa boyutları yüzünden değil.) Allah Belanızı versin be, iyici zıvanadan çıkardınız beni!

Neyse, Street Legal, tekrar doğuş sürecinden önceki son albüm. Yani Slow Train Coming, Saved, Shot of Love'la beraber Gospel yapmasından önceki son albüm. Birden Hristiyanlığa dönüyor "born again period" diyorlar buna. Street Legal'ın son şarkısı zaten hafiften belli ediyor bunu. Zaten John Wesley Harding'de de bir sonraki albüm Nashville Skyline ile Country'ye geçeceğini göstermemiş miydi?Street Leagl çok harika bir albüm değil, hele Blood on the Tracks'le karşılaştıranın elleri tutulur, ama burada alto saksofon kullanılan şarkılar var ve hafiften klarnet sesi gibi geliyor, o yüzden bazı şarkılar harika, kendiniz keşfedin teker teker sayamam şimdi.

Yalnız, Changing of the Guards var giriş şarkısı, o Patti Smith'in Twelve albümünde tekrar yorumladığı bir şarkı, onunki de çok güzel bir yorum. Dylan'ın üstüne çok düşülmemiş koroları ve enstrümanların yoğunluğu şarkıyı biraz daha dolgun yapıyor, Patti Smith'in çok zayıf bir at gibii. Ya da öyle değil mesela, Dylan'ınki baharatlı çubuk kraker, ama Smith'in ki sade çubuk kraker. Her ne kadar diğer çeşitleri sevsek dahi, o sadeyi de arada sırada yemek isteriz. Gerçi keşke Dylan'ınki abartılmamış olsaydı da Patti Smith'in ki dolgun olsaydı. O zaman, "Her ne kadar farklı çeşitler de olsa, o ilk çıkana dönmek isteriz aslında." diyerek, güzel bir Sabah Gazetesi benzetmesi yapabilirdim belki, ama olmadı.

Geçenlerde bir kitap okuyorum herif hakkında, Saved albümü çıktığı zaman bazı Dylanperverler "ATTENTION! This is the worst Dylan album ever" diye etiketler yapıştırıyorlarmış plakçılarda. Buna da yine Amerikan Kovalaklığı deyip geçiştiriyoruz. Dylanperverlikte çok acaip oldu ya. Kurtuluş Savaşı dönemindeki Yararlı-Zararlı Cemiyetler gibi. Dylanperver Vatan Cemiyeti.

Neyse, bu adamı seviyorsanız ama çok ilerlememişseniz bu albümlerinde, Street Legal'a bakın derim.

P.S:Bir de o çiftlere sesleniyorum, belki klasik müzik dinletmek istemezler de biraz daha entelektüel gibi isyankar gibi bir tercih yapmak isterler. İşte onlara da bunu öneriyorum:
http://www.rockabyebabymusic.com/ecom2/index.php/catalog/category/view/limit/all/id/3/

Bu arada The Smashing Pumpkins'inki o kadar sevimli olmuş ki, poster olarak satsalar alırım.

Hastalıklar Üzerine


Geçen gün aklıma hastalıklarla ilgili bir durum geldi. Açıkçası, benden önce düşünüldüğüne neredeyse emin gibiyim. Hemen Umberto Eco'dan alıntı yapıyorum halimi betimleyen: "Ben düşündüysem, başkası da düşünmüştür." Şimdi içim biraz daha rahat. Aslında modern hastalıklardan belki onlardan biraz daha sonrasından bahsetmek istiyorum.

Kanser mesela, yengeç gibi kıskaçları içine alması sonucu böyledir muhtemelen. Bir de kanserin çevrenizde sessiz söylendiğini duydunuz mu hiç? İnsanın sinirini bozar, hastalığa mistik bir lanetmiş gibi yaklaşılır galiba şark toplumlarında. Ciddi söylüyorum, salaklıktan başka bir şey değil. Veba, arapça bulaşıcı, salgın hastalık demek. Veremi, Kanser demekten korktuğumuz gibi korkup, ince hastalık demişiz. Hastalığın isminden bile korkarken kendisiyle nasıl baş edebilirsin ki?

Modern ve modern öncesi dönemin hastalıklarının isimleri insanları gerer, ezer saklamaya iter. Frengi, tifo, difteri, dizanteri...
Çevremde kimse bu yukarıdaki hastalıklara yakalanmadı, ama ilkokuldan gelen korkuyla, "pis suyla tifo bulaşır" ve altında kötü bir fabrika suyu illüstrasyonu yüzünden bir çok hastalıktan daha çok yukarıdakilerden korkuyorum. Bel soğukluğu var mesela, ismi gerçekten komik cinsel içerikli olmasından değil, naifçe seçilmesinden ötürü. Frengi daha kötü, sen git bütün cefakar Fransız halkını fuhuşla, zinayla suçla. Dizanteri, Amerikan karikatürlerindeki "Smack" "Whap" gibi düşme efektlerini hatırlatıyor.

Sonra yirmi, otuz yıl içerisinde çıkarak bu tek kelimelik efsaneleri yok edip, kendi efsanelerini yaratanlar var. AIDS, SARS gibi, harflerden oluşan anlamsızlıklarıyla insanı ezenler. Belki Sars için Türk basını zamanında "SARS dünyayı SARSmaya devam ediyor." gibi futbol transfer haberi kalitesizliğinde şeyler söylemişti, ama bu yüzsüzlüğü geçelim.

Sanırım, post-modern hastalık bunlar oluyorlar bu yüzden. Mesela normalde albüm kitapçıkları şarkı sözleri, grup üyelerinin fotoğraflarından falan oluşuyor, ama bu asrî sonrası zamanları tanımlamak için en uygun müzik yapan insanlar sanırım Radiohead. OK Computer'ın kitapçığı esperanto'da yazılmış yazılardan, ve Stanley Donwood'un muhteşem kolaj resimlerinden, -abartmış mı sayılırım bilmiyorum ama dada gibiler- oluşuyor. Şimdi tüketim toplumunu eleştiriyor falan, ama işte albümü genel görünümü için söylüyorum, işte bu nasıl post modern bi görünümse, çağ hastalıklarının isimleri de aynı şekilde anlamsız isimlerden oluşmuş. Kanser gibisin benzetmesini yaparsın belki, ama AIDS gibisini yapamazsın. Kelimelerin kullanılışı çok acaip, hatta bi saniye şimdi bu aklıma gelen örneğin ve daha genelinin nerede anlatıldığını da hatırladım. Susan Sontag'ın Illnes as Metaphor ve AIDS and Its Metaphors diye iki kitabı var, orada bu "beynimde kanser gibisin" falan sözlerinin metaphor olarak kullanımından bahsediyor. Tabii kendisi de kanserden ölüyor falan.

Neyse, daha çok bu anlamsızlık üzerine durmak istedim. Aslında, ne kadar distopik saçmalıklardan biriymiş gibi durdu. Çevrenizde öyle deliler vardır. "Abii sokaklara artık isim yerine numaralar veriliyo, sonra bize de isim yerine numara verilecek bak hatta T.C Kimlik No" falan derler. Haklılar mı? Bilmiyorum, ama komplo teorilerine bağlanmak da insanı hayatta bazı şeylerden ümitlenmesine sebep oluyor. Hele Zeitgeist'ı ilk izlediğim zaman tamamen aydınlanmış bir birey olduğumu sanmıştım. Çok acaip. Ama yine de Zeitgeist Addendum için falan söylüyorum, mantıklı ekonomik açıklamalar var.

Bu da böyle karamsar gibi bir yazı oldu. Eminim binlerce yazım hatası yapmışımdır.

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Invaders Must Die üzerine


The Prodigy, malumunuz kendi mesleğini güzel icraa eden bir grup. Geçenlerde Türkiye'ye geldi. Türk dinleyicisinin %93'ü sanırım sadece Voodoo People, Smack My Bitch Up ve Firestarter'ı bildiği için onlar da eğlenmişlerdir.

Bit Beat, Techno, Rave, Electronic tarzları arasında takılıyorlar bu tip grupların bir çoğunun yaptığı gibi. Music For the Jilted Generation çok övülüyor, el üstünde tutuluyor, ama benim gözümde hep CD dönemine yenik düşmüş bir albüm gibi gelmiştir. Şarkılar kendi tarzları için çok harika, ama yaklaşık 80 dakikalık bir albüm olduğu için bazı şarkılar sanki zorlayıcı uzunlukta olmuşlar. İyi bir elektronik, tekno müzik dinleyicisi değilim, belki de bu yüzden sadece beni rahatsız ediyordur.

Music for the Jilted Generation döneminde hayran olanlar tahminimce Invaders Must Die'a biraz soğuk yaklaşmışlardır. Biraz daha bu döneme göre electroclash'i dance-punk'ı falan basmışlar. Ama şimdi Robert Christgau olsam, (ki kendisini hiç sevmem, müzik zevkinden de nefret ederim, yine de her yerde yazdığı için onu söylüyorum): "GAZ!!!" diye tek kelimelik yorum yaparım albüm hakkında.

Bir kere açılış şarkısı Invaders Must Die her başladığında koşarak banyoya gidip ayna karşısında tepinmeye başladığımı inkar edecek değilim. Hele en başında sessiz başlayıp, gümbür gümbür girmesiyle bu tip bir albüm için seçilebilecek en iyi giriş parçası olduğunu söyleyebilirim. Ardından Omen geliyor, bir ara onun da klibi döndü ekranlarda. Ama Warriors Dance'in klibini görmeniz lazım adamlar harika bir klip çekmişler. Murat Dalkılıç gibi gidip, araba mezarlığında çekmemişler klibi. Şarkıların bazıları ilk dinlemede tepinmenize sebep olmayacak, ama en fazla üçüncü dinlemede Stand Up hariç hepsinde boyun ağrılarına sebep olacak kadar tepindirtecek. Stand Up'ta tepinilmemesinin sebebi o biraz daha ağır, daha fazla Rave havası var. Ya şöyle söyleyeyim, Primal Scream'in Screamadelica albümüne koysanız eğreti durmayacaktır onun içinde.

Böyle kısa bir inceleme oldu, ama bu tip müziğe meraklıysanız dinleyin, 5 aydır dinliyorum bir zararını görmedim. Ama Colors'ın 16bit sesli kısmına gelince sokakta bile olsam, daha önceden de bahsettiğim Ian Curtis dansını yapmadan duramıyorum, tam o noktada dikkatli olun.

Dün akşam, uyumadan önce İbrahim Tatlıses'le Aydemir Akbaş arasındaki ilişkinin ne kadar çok Batman ve Robin'e benzediğini düşündüm. Robin her Batman filminde figüran olarak kendince araya girip 2 dakikalık görünüp kaybolur genellikle, Aydemir Akbaş da 90lardaki hemen hemen bütün İbo kliplerinde göründü kayboldu. Sanırım Fırat'ta da oynamış olabilir. Neyse, ama hissediyorum bunu İbrahim Tatlıses'in kadim dostu Aydemir Akbaş bir süperkahraman yardımcısıdır.

Wikipedia'da da "sidekick" olarak geçiyor Robin. İngilizce "arkadaş" "yardımcı" vesaire gibi anlamlara gelirken, Türkçe'ye hiç düşünmeden "Yancı" ya da "Besleme" diye çevirirdim ben olsam. Özellikle Robin'in ilk çizim dönemlerinde 8 yaşında olduğunu varsayarsak, besleme,"sidekick" kelimesi için Robin'e daha uygun olacaktır. Sonuç olarak Alfred'in elinde büyüdü muhtemelen.

Besleme diyince bir çoğunuzun aklına Kınalı Yapıncak isimli güzide ve acılarla dolu Türk filminin geldiğini hissedebiliyorum. Hülya Koçyiğit'e sevgilerimi yolluyorum. Filmden de bir replik eklemeyi ihmal etmiyorum:"hebe eüüheheü". Şimdi, yancılık ve beslemelik müesseseleri iki ayrı kurum doğal olarak, mesela Robin'i artık besleme olarak kabul ettik, ama Aydemir Akbaş yancıdır. Eğer kahvede İbo okey oynuyorsa masanın yanında durup "Eee İbrahimciğim bi çay ısmarla da içelim tzıhıhı" diye güler. Robin bunu yapamaz, çünkü Wayne malikanesinde ne verilirse onu yemek zorundadır, Alfred'in yanında İngiliz terbiyesiyle yetiştirilmiştir.

Sonuç olarak temelde ikisi de sidekick'tir kardeşim. Her 5 bölümde bir İbo Show'a Aydemir Akbaş çıkmak zorunda, çıkmazsa reytingler düşüyor başka şeyler oluyor.

P.S: Bir an bile olsa, Aydemir Akbaş'ın erotik film döneminden bahsedeceğimi düşünen olduysa beni yanlış tanımıştır diyebiliyorum sadece.

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Mopak


Bugün size, hiç sevmediğim bir grup olan U2'nun tek sevdiğim albümü War'u tanıtacaktım.(kimisi var diye okuyor kimisi vor diye okuyor, onun için kafanıza göre eki ekleyin oraya. Böyle okurumla interaktif dil bilgisi muhabbetlerine girmeyi de ihmal etmiyorum. Mesela Cat Power "Hivar hivar" diye söylüyo "He war" şarkısını. Ayrıca "Hivar" diyince, tabii ki Sibel Can'ın gırtlaktan çok güzel söylediği bir türkü olan "Amman Hawar Hawar Hawar komşular Hawar" türküsü aklıma geldi. "Neden w?" derseniz, gerçekten şarkıyı w kullanarak söylediği için derim. Yoksa kovalak üniversite öğrencilerinin "Newroz" yazması gibi bir duruma girecek değilim. Bir de Nevroz var o tamamen ayrı bir konu, onu da bununla bağdaştıran bir şeyler yazacağım bir ara.) Sonra "Madem sevmiyorum, biraz daha sıkıştığım bir zaman "çikolata gibi şarkı" "sokolata gibi bas yürüyüşleri var" diye saçmalayarak tanıtırım diye düşündüm.

O yüzden bugün hem biraz hava alırım, hem de şu Beraat kandilinde Jimciğim Morrisson'ın mezarının başında üçkulüvallabirelham okuyup, ardından Proust'un mezarına da gidip orada da takılıp sevapları leblebi gibi toplarım düşünceleriyle Paris'e özel uçağımla indim.

Café de Paris'in önünden geçerken(bu arada o kadar kelime bulamadım ki, aklıma direkt Café de Paris gibi tamamen yeşil renk kurbağa şeklinde bir can simidinin zekası ve yaratıcılığıyla bulunmuş bir isim geldi.) emeklilerin kağıt oyunları oynamalarına şahit oldum, tabii ki bir çoğu Briç oynamaktaydı. Fakat yeni açılan kağıt destesini gördüğüm an, yıllardır içime dert olmuş bir cismin çıkmasıyla moralim çok bozuldu. Dostlar, bu cisim yeni açılan destelerin vazgeçilmez öğesi, Mopak'ın vazgeçilmez cismi Cep Takvimi'ydi. Biraz bölüyorum ama, Mopak hem defter hem de oyun kartı falan filan üretiyor, size de Yamaha'nın çakallığını hissetirmiyor mu? Yani elimden gelse motor da yaparım flüt de yaparım, meybon da yaparım gibi bir iddialılık söz konusu Mopak yöneticilerinde de.

Şimdi, bu cismi satan bir toptancıyla konuşmuştum çok önceden. O, bu takvimleri kullanan bir kişi tanıdığını söyledi. O da yazın düğünleri yuvarlak içine almak için satın alıyormuş. Onun dışında bir amacı yok. Zaten 50 yaş üstünün cüzdanına da yakıştığı kadar hiç kimseye yakışmaz cep takvimi. Ama bu Mopak cep takvimi, ne seçimler sırasında verilmiş partili, ne Marshall boyanın verdiği renkli bir cep takvimi. Yani, aslında oyun kartı üreticisi insan bizim için iyi hisler beslemiyor mu sizce de? Demek ki elinden gelse daha iyilerini de yapabilir, arka tarafı yanar dönerli kart, veya ne bileyim fütüristik tasarımlı papaz-kız-vale üçlüsünü yapabilir adam. Sadece ekonomik sorunlar bu zeminin gelişmesini engelliyor.

Şimdi Mopak'ın sahibine bakıp onun adını öğrenip, buradan ona saygılarımı ve iyi dileklerimi ileteceğim.
Hah buldum, şu an dördüncü kuşaktan Didem Molay yönetiyormuş. Ona saygılarımı sunuyorum.

Mesela, o şirketin sahibi de kimse tarafından kullanılmadığını bile bile bu takvimleri büyük bir kararlılıkla üretiyor, bu özveriye, bu işe bağlılığa dikkatinizi çekerim. Ya öve öve iyice reklama döndü olay. Sadece Mopak yok tabii, diğer cefakar oyun kartı üreticileri de aynı şekilde kullanılmayan cep takvimi üretmeye devam ediyor. Acaba, gerçekten de Cep Takvimi hediye etmenin satışların artışına etkisi olmuş mudur? Ben küçükken etkileniyordum mesela, "cep takvimi hediyeli!" diye görünce, bir de etrafına hipnotik powerpoint efekti koymuşlar, ama o yaşlarda kalsiyum sandozun nemlenmesini engelleyen beyaz topların da biriktirilince bir işe yarayacağına inanıyordum. O yüzden etkili olmuş olabilir.
Tayfun Taliboğlu bitirişi yapayım:

İskambil destesinden çıkan cep takvimleri...
Sadece iki gün boyunca bir hevesle kullanıp, ardından selpak gibi bir kenara attığımız gururlu takvimler...
Kırılmalarını bile göremeden çöpe attığımız dostlarımız...
Tüketim toplumu falan filan devamı da işte

P.S: Fotoğraf olarak efsanevi,sadece belli bir yaş grubuna satılan Ringo spiralli not defterini koyuyorum.

3 Ağustos 2009 Pazartesi

Çok kısa


Kumsalda kitap okuyan insanlara karşı çok büyük şiddet potansiyeli besliyorum.

Bundan 6 yıl önce, 1984'ü kumsalda okuyup gözlerimin yıllık ultraviyole ışın ihtiyacının %93lük bir bölümünü karşılamıştım.

Güneş gözlüğü vesaire gibi açıklamalarla gelmeyin bana, hatta mantıklı açıklama olsa bile, ve benim buna doğru düzgün vereceğim bir cevabım olmasa bile kumsalda kitap okuyan insanların bir çoğunun bu konuda samimi olmadığına inanıyorum, hayır samimi olsa bile istemiyorum okunmasını. İstiyorum ki, grılıjjjjj diye suyun altından bağırılsın, insanlar birbirine su sıçratsın. Önden birisi koşup, daha yeni girmeye çalışana iki elini kullanarak su atsın.


Hah! Mesela bu ne? Sorarım size bu nedir? Denize daha yeni girmeye çalışan sıcak vücuda, buz gibi suyu sıçratmak ancak hayvanlıktır diyorum. İki kere denk geldim. Kardeşi kardeşe kırdırtan bir hareket bu. Eleman, abisini dövemeyeceğini bilmesine rağmen Çanakkale Savaşı'ndaki bilmemne onbaşının 250 kiloluk top mermisini bir adrenalin gazıyla kucaklaması gibi üstüne saldırarak yeni yanmış sırtına vura vura çökermişti. Ayrıca kimisi buna adrenalin değil, Allah'ın hikmeti der. Kimisi derken Din Öğretmenleri falan. Mesela bir tane daha anlatayım, bu adamın bir yakını Kıbrıs Çıkartmasına gidiyor. Tabii o çıkartmada değil indirmede görevli, paraşütle atlayacak ekipten. "İnanır mısınız? Çevresinde atlarıyla Osmanlı Süvarileri koşuyormuş." diye anlatırdı. Şimdi bunun bir an gerçekten olduğunu düşünün...

Benim aklıma kağıtları üstüste koyup adamlar katlayıp, kesip açınca elele tutuşmuş adamlar çıkar ya, işte onların arka tarafından hafif mum ışığı verilmiş olanlarına bıyık çizmişsin gibi bir görüntü geliyor. Ard arda uçağın etrafında dönerek, yedi turu tamamlayıp tavaf edip kutsuyorlar uçağı. Ya bu şakayı yapmak istemiyorum, ama resmen Riders on the Storm kafası bu. Yani, şanlı ordu'ya LSD, asit,mantar ve diğer halüsinatif maddeler de sağlanıyormuş. Paraşütçü tam uçağın kapısındayken "uçuyorum uçuyorum" falan diyor, ardından gelen onbaşı "He benim Mehmetçiğim" diyip bir postal darbesiyle aşağı salıyor." Derseniz ki o kafayla nasıl ipini çekiyor peki? Tabii ki Monteyn bunu da yıllarca TRT 2'de askeri okulların tanıtımını, üniforma aşkıyla izleyip araştırarak öğrenmişti, okur. Atlamadan önce çubuk gibi dalgaya bağlı açılma mekanizması var.

Neyse, sahilde kitap okuyanlarımız var aramızda, onlara buradan bir kaç yıl sonra kuracağım tarikatın kutsal kitabından, daha önce de birkaç kez yaptığım gibi bir ayet sunuyorum.
"Şüphesiz,(siz) kitabları uygun ışık altında okuyun diye yarattık ve onlara(dedik ki): Sahilde (kitap) okuyanlar bizden değildirler. İşte o sapkınlar, Derya Baykal'ın programında aplike olmaya mahkûmdurlar." (Gutenberg Sûresi,14)

P.S: Geçenlerde Derya Baykal'ın programına rast geldim, ve mekanda bulunan patchwork eşyaların hipnotik renkleri yüzünden izlemeye karar verdim. Daha ikinci dakikada "Sadece karpuz kabuklarından bir şey yapamıyorum. Keşke onları da kullanabilsem." gibisinden bir şeyler söyledi. Umarım sesim Derya Abla'ya ulaşıyordur çünkü ona çok samimi bir önerim var: "Onları da büyükbaş hayvanlara verebilirsin Derya Abla. Yalnız biraz küçük parçalara ayırmak gerekiyor. Büyük parçaları yutarken zorlanıyorlar. Artık onu da patlamış ampulden yaptığın rambo bıçağıyla mı kesersin, yoksa evdeki artmış lazer anahtarlıklarla yaptığın X-Men'deki Cyclops gözlüğüyle daha teknolojik bir şekilde mi kesersin o senin ev ekonomisi bilgine kalmış."


P.S: Ampul diyince aklıma Era Vulgaris'in kapağı geldi. O yüzden onu koyuyorum.

1 Ağustos 2009 Cumartesi

Cisimler Vesaireler Üzerine


Ey cemaatî Monteyîn, iki gündür aklımdan atamadığım iki tane cisim var.
Bu yazıların bir çoğu anlamsızlığa hizmet ettiği için sizden saklamayacağım neler olduklarını:
1. Kinder Sürpriz Yumurta(yumurtayı eklemesem de anlaşılır, ama tarım bakanlığından uyarı geldi)
2. Tuvalet Fırçası

İki gündür, bu iki cismin modern dünyadaki yerini,iktisadî değerlerini, varoluşsal şalalarını düşünerek kafayı yeme noktasına vardım. Hatta bir an hayali bir böreğin üzerine kinder yumurtanın çikolatasını eritip bunu tuvalet fırçasıyla sürmek bile geçerken, sinapslarda problem olduğunu farkedip hemen çocuk sömürüsü yapan şarkı yarışmalarını açıp beynimi rölantiye aldım diyebilirim.

"Peki sen nasıl bu hale Monti?" derseniz, bu şekilde beynimi eritmemin tek sebebinin gün boyunca yavan ekmek yemekten kaynaklandığını söyleyebilirim. Beynimin içinde bir fırın çalışanı yaşıyor artık ve bunları düşünmeme sebep olan da sadece odur. Daha adı yok! Zaten adı olduğu zaman ben artık kişilik bölünmemi tamamlamış bi manyak olarak sokaklarda dolaşıyor, bulduğum bütün unlu mamûlleri fırına atmaya kalkışıyor olacağım. Bir de böyle kişilik bölünmesi hayali olaylar falan diyince nedense sadece A Beautiful Mind aklıma geliyor, zaten Russell Crowe'dan yeteri kadar nefret ediyorum, bir de John Nash'in hayatını abuk anlatan film iyice çıldırtmıştı beni. The Doors filminde Oliver Stone, Jim Morrisson'a ne yaptıysa, bu filmin yönetmeni de aynı salaklığı yapmış. Aferin ona!

Ayrıca şu an aldığım habere göre Serdar Ortaç Kanal D'de uzun hava çekme rekoru kırmış. Serdo'nun süresini bilmiyorum, ama benim de zamanında 43 saniye "Çile Bülbülüm"de "çile"yi çekmişliğim var. Eğer okuyorsa bu blogu hodri meydan diyorum. Heyy yavrum be, öyle kameralar karşısında modern teknolojinin de yardımıyla uzun hava rekorları kırmak kolay, gel yiyorsa yeryüzünde ne işe yaradığı belli olmayan yerden yüksekliği yaklaşık 6,22cm olan dürümcü taburesinde kır o rekoru. Çünkü ben rekorumu orada kırmıştım ve bununla gurur duyuyorum.

Neyse

1. Kinder Sürpriz

Bu cisim, bilindiği gibi orta gelirli ailelerin giderlerini arttırmak amacıyla kapitalist şirketler tarafından yaratılmış büyük bir komplodur. Zaten artık kinderi bırakma yaşıyla kontöre başlama yaşı hemen hemen eşit diyebilirim. Bu arada sanmayın ki bu planlı yapılmış bi kelime esprisi, zira tamamen tesadüflerden oluşan bir durum. Ama yine de kinder-kontör önceden aklıma gelse bununla da ilgili abuk bir öykü yazardım, inkar edemem. Neyse, öncelikle içinden oyuncak çıkmaz da yapboz çıkardı ya bazen, işte o çocuk benim. Hep yapboz çıkan çocuk benim. Lanet olsun ki, sadece bir kere arkasındaki sarı adama tekme atan mavi katır çıkmıştı bana. Sürekli yapboz çıka çıka bu hale geldim zaten. Sonra bunun bi üst modeli çıktı toybox, ondan da şarkılı büyüteçli şeyler çıkarken bana yine anahtarlık çıkıyordu. Sırf bu yüzden lyceé 2'ye kadar çevreme toybox aldırtmışlığım var, ama bana her zaman toybox çocuğunun sinir bozucu suratını görmek ve o karton kutuya bakıp "Aslında biriktirsem harbiden kale olur bundan ya!" diye düşünmek kalıyordu. Üstüne gırtlakta iğrenç tat bırakan sakızı da cabası. Neyse kindere dönersek, nasıl ki taso toplayan bazı çocuklar cipsini çöpe atarsa Kindere karşı da bu hisleri besledim. Ama bunu ortalamaya vurursak, mesela taso toplayan çocukların %18'i falan cipsi çöpe atıyorsa, Kinderi alan çocukların %60'ı yumurtayı umursamamıştır bence. Bu yüzden diyebilirim ki sanırım cipsin marginal utility'si kinderden daha yüksektir. Ama tabi taso ve oyuncağın da aslında demand elasticity'lerine falan bakmak gerekir galiba. Neyse bunların düzgün ekonomik sonuçlarını bana iletecek ilk okura bir adet tavana atıldığı zaman yapışan jelimsi oyuncaklardan hediye etmeye karar verdim.

Bir çok orta gelirli aile çocuğunun zırlayıp yerlerde sürüklenirken, yanaklarının hem kendi zırlamalarının hem de gelen tokadın da etkisiyle kızardığını biliyoruz. Gelin bu zalim kurumun kökünü kurutalım. Bu yüzden derim ki, HAYDİ KİNDER ÜRÜNLERİNİ BOYKOTA!

İkincisi de tuvalet fırçası! Bunu boykot edemeyiz pek sevgili okur, her ne kadar yeryüzündeki en çirkin tasarlanmış, en pis 3 şeye kafadan girecek olsa da, sonuç olarak kullanılıyor işte. Bu arada, Dirty Jobs'da çalışan Aga'nın gelip "Yıldız Plastik" gibi bir kurumda Tuvalet Fırçası üretimine katılmasını teşvik edelim derim. Çünkü o kadar iğrenç hisler uyandırıyor ki içimde, yeryüzünde en güçlü temizleyicilerin içinden geçirilmiş bir fırçayı Süpermen'in şu birşeyötesi ışınıyla baktığımız zaman bile mikroplu göreceğimize inanıyorum. Ha bu arada Protex reklamlarını gördünüz mü bilmiyorum ama acaip bir kolpalık mevcut reklamda. Şimdi arkadaş elini yıkamadan önce toksik yeşili varlıkları görüyoruz mavi camın arkasından, ama çok fazlalar yani. Sonra protexle yıkanınca 4 tane falan kalıyor. Yani "Hiç bir şey kusursuz değildir!" diyen ikircikli bir havası var. Hayır protex'in bütün mikropları öldürdüğüne inanmıyorum ama, bunun bir ara Yeni Binyıl'ın "Türkiye'nin İkinci En Çok Satan Gazetesi" gibi dürüst gibi, ama aynı zamanda çakal gibi bir hislerle yapılmış reklamını hatırlattığını da inkar edemem.

Yarın bu yazıyı biraz daha uzatacağım galiba, ama şimdi şatomun zindanında verdiğim Rave Partisine gitmek zorundayım.

P.S: Rölantiyi neden Fransızca yazmadığıma dair mantıklı bir açıklamam yok. Onu da yazardım ama vazgeçtim. Zaten Alis Harikalar Diyarında'yı Fransızca yazdıktan sonra çok kötü hissetmiştim, ayrıca terbiyesizce italique de yazdım zaten. Ya bitirirken aniden, Oya Başar'ın "Beni Bekleyin Anacım" diye bitirmesi gibi bitiresim geldi içimden. Demek ki bana Levent Kırca falan diye laf geçiren şahıs haklıymış. Ona saygılarımı iletiyorum buradan. Bir de, Amerikalı'ların kovalaklığından önceden de bahsetmiştim ama şu fotoğraftaki girişimciliğe bakar mısınız? Bir ara da Usame Bin Ladin'li tuvalet kağıdı falan yapmışlardı. Sanırım hepsi hala Cosby Show ve benzeri sevimli gibi olan sitkomların etkisi altında.
 
Copyright © 2010 MONTEYN