25 Aralık 2009 Cuma

Geceye Uyanmak Üzerine


Ahmet Ümit kitabı gibi oldu özür dilerim. Hemen bunu Uğur Polat telaffuzuyla "Geceye Uyananlar" diye içimden söyleyerek korktum. Sonra Uğur Polat'ın muhabbete gelebilecek bir insan olduğunu düşünüp daha az korktum. Ama son bir yılda yaratabildiğim en şiirsel kelime grubu buydu, o yüzden çok fena oldum.

Aslında şiirsel de değil, gerçekten geceler uzadıkça, eğer gün içinde biraz kestirmeye kalkışırsam karanlığa uyanıyorum -ki bazı okurlar kutup dairesine yakın bir yerde yaşadığımı düşünecek diye korkuyorum-, -hayır yaşamıyorum ama tesis sağlansa İzlanda'da oduncu olurdum-, -hayır olmazdım. Şehirden bezip sakal uzatmış, emeklilik maaşıyla köye taşınıp ilmini yayan, köy enstitüsü mezunu bir idealist değilim-. Bir gece önceye birkaç saat uykudan sonra devam etmek hissini siz de çok iyi bilirsiniz. Bu en kısa günlerin bulunduğu 20 günlük bir dönem var. O dönem tek gece gibi gelince insanın iç dengesi bozuluyor falan filan. Hiç sevmiyorum yani bunu demek istedim.

Şimdi geçelim diğer bir konuya... Geçen gün yine Champs- Elysée'de sadece bohemlere satılan ucuz şarabımı içmiş, sociologique gözlemlerimi yapmaya çıkmış, bir yandan "ah nerede o eski Parissienne'ler!" diye serzenişte bulunurken, çok absurde bir olayla karşılaştım. Bir dilenci, başka bir dilenciden para dileniyordu! Normalde dilencilerden ziyade, küçük çaplı sokak satıcılarına üzülüyorum. Misal kağıt helva satan amcalara o kadar üzülüyorum ki, cebimdeki tüm parayla bütün kağıt helvalarını almak istiyorum, sadece bir iki tane alabiliyorum. Tabii ki bazı okurlar çıkıp, "Ne var namusuyla mesleğini yapıyor adam." diyecektir. Doğru, ama sonra içimden onu okutmayan aileye de sövüyorum, ama adamın kendine hiçbir suçlamada bulunamıyorum. Sonra düşünce döngüm tam burada kitlendiği için, sürekli okusa nerede olur diye düşünmeye başlıyorum. Ya hu okumak da ne biçim bir nine dede sözüymüş. Neyse, duyarlı gibi, ama biraz da Hıncal Uluç yüzsüzlüğünde yaklaşmışım gibi oldu bu konuya. Ayrıca hemen Cemil Meriç'in Bu Ülke'sinden bir alıntı, benimle alakası yok çünkü tabii ki bourgeoisie benim için bir yaşam tarzı ancak şöyle diyor: "Mahkemede Marksist'im diye haykırdığım zaman tek işçinin elini sıkmış değildim." İşte, bu yazdıklarımda bunu söylemeye çalışmak yerine, mazlum edebiyatıyla tatava yaparak şuraya kadar sizi yorduğum için hepinizden özür dilerim.

P.S:Ancak bir amca vardığı yaşadığım yerde, 23 Nisanlar'da ekmek arası yumurta satardı. Bu amcaya nasıl acıyayım şimdi? Kendi kuyusunu kendi kazıyor anasını satıyım, ekmek arasına buz gibi yumurta desem aklınıza ne gelir? Benim aklıma hemen sarısının artık yemyeşil olduğu geliyor mesela, nasıl alayım ki onu be amca?
P.S2: Uğur'un yanındakini bir anlığına Elif Şafak sanıp, korkayazdım.

19 Aralık 2009 Cumartesi

Başkasının adına utanmak üzerine!


"Politik gibi değil gibi olan müzikte bir güneş doğuyor."
New York Times

"Yoksa beklenen Bob Dylan Türkiye'ye resurekt mi eyledi? Nihat mesayah mı?"
Oray Eğin (twitter)
"Mustafa Topaloğlu'nun Obama parçasından sonra Türkiye'de yine bir devrim oluyor."
Hıncal Uluç


Video'yu gömemiyorum, bir sorun çıktı. Ancak şarkıyı lütfen dinleyin. Başkası adına hiç bu kadar utandığımı hatırlamıyorum. Mehmet Ali Erbil'i seviyesiz bilirdim, Nihat Doğan son birkaç yıldır bombaları patlatıyor. "Başbakan olacak adam!" temalı, Olacak O Kadar şakamı da yapıp kaçıyorum.

Onun yerine delikanlı gibi Derdiyoklar İkilisi'ni dinlerim.





Ayrıca, bu şarkı "Disco Folk 5 yaşında" albümünde var. Çok seviyorum bu albümlerini, sadece 1 şarkıyı sevmemiştim diye hatırlıyorum, o da uzun süren bağlama solo içeriyordu. Genel olarak sololarda içim sıkılıyor, Derdiyoklar'la alakası yok.

P.S: Okan Bayülgen'in tam bu kadar zavallı olduğunu tahmin ediyordum ve daha bu haftadan Nihat'ın programına çıkacağına tahmin ediyordum. Şaşırmadım, ortalama komik insan işte. Kitap, film vs. Arada ülke ortalamasının üstünde bir isim söyle, insanlar şaşırsın falan filan.

18 Aralık 2009 Cuma

Kısa Yollarda Müzik Üzerine


Önceden kısa bir toplu taşıma kılavuzu yazmış ve minibüs çilesinden biraz bahsetmiştim. Gözden kaçırdığım bir husus varmış yeni fark ettim; şarkıların başının telefon melodisi olması ve kısa yolda müzik dinleyenler.

"Bence iyi müzik ve kötü müzik vardır. Ben iyi müzik dinlerim." Miles Davis
"Her tür müziğin kalbinin attığı yerdeyim, dolmuştayım!" Miles Davis Değil("Bu sözün gençlere yönelik çok kötü hazırlanmış bir internet sitesinin ya da üçüncü sınıf bir istanbul reklamının sloganı olabileceği gerçeğini aklımdan atamıyorum." Müzeyyen Senar)

Öncelikle, telefon melodilerine bir göz atalım. Burada önemli olan husus iyi müzik, kötü müzik değil galiba, "Bakınız, nasıl da bir zevkim var Farid Farjad çalıyorum, hem eklektik gibiyim hem de doğunun binlerce yıllık kültür mirasına saygım var." mesajı verilmeye çalışılıyor galiba. Bunun Balkan Müziği(aka: Duygusal gibiyim, ayrıca dedemler Rodop'tan(ikinci cümlenin telif hakları Umut Sarıkaya'ya ait), New Age(aka: Annem Yeni Türkü ve Ezginin Günlüğüyle yetiştirdi beni), House( aka: Tanıdığım bir çocuğun arkadaşının arkadaşı var, ekstazi kullanmış çok acaipmiş!), Heavy Metal(bu en fenası buna yorum yapmıyorum bile), Indie ( aka: Hala Metallica mı dinliyorsunuz ezikler biraz geliştirin kendinizi!), Anadolu Rock( aka: Liseden sonra saç uzattım.) (Bu arada not: Haluk Levent Türkiye sınırından içeri bile giremiyor, bunun borç sebebiyle olmadığına dair ciddi şüphelerim var.)olanları da var. Eğer çevrenizde cep telefonu melodisi aracılığıyla tanışmış çiftler varsa onlara saygılarımı yollayın. Çünkü bu melodi olaylarının "Kişiliğinizi kişiselleştirin" "Hayatınızı bireyselleştirin", "Kişiliğinizi ortaya koyun" saçmalıklarından ziyade erkek geyiğin dişisine çiftleşme çağrısında bulunmasının post modern bir yorumu olduğuna inanıyorum . Eğer ki, "ben bu müziği seviyorum o yüzden koydum." diyen varsa, bir şarkının 10 saniyesinin kimsede bir satoriye sebep olacağını sanmam.

Bakın ortaya, "biz senin gürültünü çekmek zorunda mıyız?" isimli memur emeklisi amca serzenişi atmıyorum çünkü seçilen müzikler belki gerçekten de güzeldir, ama onunla bu şekilde karşılaşmak hiç de mutluluk verici değil bana kalırsa. Misal A Change of Seasons gibi 23 dakikaya yaklaşan bir şarkının ilk 10 saniyesini dinletmek hem zulümdür hem de durduk yere artistlik yapmaktır ve hatta Oray Eğinliktir! Ama döngü içinde bulunanlar çok sıkıntılı değil, diyelim ki Baba O'Riley ya da All Along the Watchtower, çünkü ilk on saniyesinde bir özetini alıyoruz şarkının.

Şimdi bu konuyu daha gerçekçi irdeleyebileceğimiz "Muzak" meselesine girelim biraz. Derken tam bir saniyeliğine 8 Aralık'ta adına video gömmediğim John Lennon adına saygı duruşunda bulunmak istiyorum. Bu nereden aklıma geldi peki? "How do you sleep?" isimli şarkısında Paul'e aynen şunu söylüyor John'cığım Lennon: "the sound you make is muzak to my ears." Tabii sonra, "O zaman toyduk yaptık bir hata, yoksa Paul'le aynı tabaktan yemek yemiş insanlarız." gibi bir açıklama da yapmışlığı var. Muzak denen olay "asansör müziği" oluyor. Kısa süreli bulunduğumuz bir ortamda, bizim seçimimiz dışında halihazırda gelen şarkılar. Yalnız böyle diyince küçümsemek gibi oldu ama bu işte çok acaip paralar dönüyor, ve doğal olarak muzak bestecileri de bunu deneme yanılma yöntemiyle öğrenmiyorlar, hepsi çok iyi tahsilli insanlar. Ayrıca birçok muzaklaştırılan popüler şarkı da var. Neyse, bu tip ortamların kaydedilen müzikleri gibi, bana kalırsa cep telefonları melodileri de böyle kalabilirdi. Ya da ne bileyim, isteyen istediği müziği seçsin ama bana kalırsa çok anlamsız bu olay.

Diğer bir olay da kısa yolculuk olduğu için müzik dinlemeyi tercih etmemiş insanın, aynı anda Bedük, Beyoncé, Children of Bodom, ve Morrissey'e maruz kalması olayı. Buna garezim yok, isteyen istediği müziği dinlesin, isterse 10 saniyelik yolculukta da dinler. Sadece aklıma geldi. Yanımda biri oturursa mutlaka dinlediği şarkının ritmini tutuyorum, belki o da dünyaya bir X hayranı kazandırdığını düşünüp mutlu olur diye. Yol 20 dakikadan kısaysa müzik dinlemiyorum, ve bunu normalde hiç müzik dinlemeyen ama arabaya binince refleksif olarak radyo açan şoför davranışı olarak görüyorum.

P.S: Fotoğraftaki arkadaşımıza seneye giyer diye ceketi büyük almışlar ya, biraz üzüldüm onun için. Eski bir çekim olduğu için o zamanlar cemaatlerin maddi meselelerde çok iyi olmadığını tahmin ediyorum. Fotoşoplu olmamasına rağmen stüdyoda yine en İslami Dergi Kapağı arkaplanını bulmuşlar ya helal olsun be! Ayrıca kolormatik camlı gözlük takması için en az 4 yılı var!

15 Aralık 2009 Salı

Bir Habercilik Başarısı Üzerine


Dün akşam Hollywood Film Yapımcıları ve Müzisyenleri Dayanışma Derneği'nin, ATV Ana Haber Bülteni adına verdiği davetteydim. Açıkçası bu işin mutfağında bulunan birisi olarak bunun olmasını uzun süredir bekliyordum, ve hatta bana kalırsa çok geç kalmış bir karar diyebilirim.

Dün akşam Hollywood'un her yerinden insanlar, New York'dan da Woody Allen gelse bile protokol Pirates of the Carribbean ve Requiem for a Dream filminin yapımcıları ve film müziklerinin bestecilerine ayrıldı. ATV Ana Haber'in yaklaşık 6 yıldır kullandığı aşağıda da bulabileceğiniz iki şarkının telif hakları artık tamamen ATV Ana Haber Bülteni'ninin kontrolüne geçmiş durumda.


Gecede duygu dolu anlar yaşanırken, Ali Kırca'nın konuşması salondaki herkesin gözlerinden birer damla yaş süzülmesine sebep oldu. İşte o konuşmadan bazı parçalar: "Açıkçası biz bu yolun başındayken kimse 6 yıl boyunca aynı müziği haber bülteninde kullanabileceğimize inanmıyordu. Ancak o zaman -o an bir heyecanla gözümü karartıp- "eğer inanırsak başarabiliriz arkadaşlar, eğer inanırsak başarabiliriz!" dedim, ve işte gördüğünüz gibi şu an buradayım. Tüm ekip arkadaşlarıma, özellikle her türlü felaket sahnesinde Requiem for a Dream soundtrack'inden Lux Ataerna parçasını ısrarla yerleştiren Tahsin Özgün'e çok teşekkür ediyorum."

Ali Kırca'nın bu duygusal konuşmasından sonra, en başta bir kişi yavaşça alkışlamaya başladı, sonra diğer konuklar da birer birer katıldı ve herkes yavaşça ayağa kalkıp gözlerinden yaşlar gelerek alkışladı.

Gece, Londra Filarmoni Orkestrası'nın bu iki parçayı canlı çalmasıyla sonlanacakken bir sürpriz daha yaşandı ve İngiltere Kraliçesi İkinci Elizabeth telefonla törene bağlanıp Londra Filarmoni Orkestrasını ATV Ana Haber Merkezine hediye ettiğini belirtti. ATV'nin ana binasındaki camlı yerin önünden geçerken eğer büyük bir orkestrayla karşılaşırsanız sakın şaşırmayın, çünkü o insanların ve enstrümanların hepsi ATV'nin zimmetli malı dün akşam itibariyle.

P.S: Gecede ufacık bir tatsız an yaşandı. "Levent Kırca'yla Soyismin De Aynı Tipin De Benziyor Ali Kırca Gerçeği Açıkla!" yazılı bir pankart açan protestocu, güvenlik görevlilerince çok kısa sürede etkisiz hale getirildi.

13 Aralık 2009 Pazar

Here I come ulan...

Bugün Oğuz Atay'ın ölüm yıldönümü. Tehlikeli Oyunlar'ın "En Büyük Hazinemiz Aklımızdır" bölümünden alıntı yapıp yapmamak konusunda kararsız kaldım. Yaparsam olayı çok dramatize etmiş olurum diye düşünüp vazgeçtim. Hem o mektubu kasıtlı olarak geçirmiş gibi duracaktı.

Şunu söyleyeyim, Tutunamayanlar'daki devlet dairesi çalışanları ve kağıt işleri bölümünü, -hele kağıda iğnelerin takıldıkça artması kısmını- okuduğumda o kadar keyif almıştım ki, orası hep aklımda kalır ümidiyle kitabı yemek istemiştim.

Bu kadar.

P.S: Çevremizde dalga geçtiğimiz "Bertrand Russel, Matematiğin İlkelerinde beni anlattı.", "İsa İncil'de beni anlattı." akımını yaratan, "Oğuz Atay Tutunamayanlar'da beni anlattı." lafını ilk Kadir İnanır söylemiş.
Kadir'ciğim, Devlerin Aşkı'nda, Türkan'ı tokatlarken gözlerinde hiç o mazlumluğu göremedik.

Birkaç yl önce Halit Refiğ'in evine gitmiş, Tutunamayanlar'ın ilk baskısının imzalı olanını görmüştüm. Ancak şu an, imzanın üstünde yazan yazının sonlarında "ben kelime söyleyemem ki." gibi bir şey yazdığını hatırlayabiliyorum sadece. Fotoğrafı vardı, kaybolmuş.

Bu da internet tam metin linki sözlükten buldum: http://www.scribd.com/doc/4553584/tutunamayanlar-oguz-atay

Bu da Orhan Gencebay'dan geliyor:

P.S2: Ne? Doğu/batı ayaklarına mı gireydim. Böyle kalsın efendim. İsteyen taşaklı incelemelerini bulur okur. Her yer kaynıyor zaten. Şimdi analizle şu güzel ortamı bozmayalım.



9 Aralık 2009 Çarşamba

Mağrur olma Bengü'm senden büyük Bowie var!




"Bir kez gönül kırdıysan, öptüm byessss:-("
Yunus Emre

Çok yazı birikti taslaklarda, onları bir ara geçireceğim. Biliyorsunuz Fransa'da Kurban Bayramı bir hafta geç kutlanıyor, bu yüzden yazamıyordum bir süredir.

Solda, Tarkan'ın Salına Salına Sinsice'sinin(off aliterasyondan mahvoldu şarkı) klibinin çekildiği stüdyonun beyaz olarak aydınlatılarak David Bowie'ye ucuza satılmış halini görüyosunuz. Şunu belirtmek istiyorum ayrıca, hayatımda gördüğüm ilk erotik meme de bu klipteydi, hatta benim yaşımdaki insanların çoğu için geçerlidir bu sanırım.(Ayrıca klipte, Tarkan'ın postapokaliptik evren kaynakçı gözlüklerini izlemekten yazamıyorum şu an.) Birazdan geçeceğim yazıya ama, şunu da belirtmek istiyorum ki 1995-2000 yılları arasındaki kliplerde olsun, albüm kapaklarında olsun ortak bir ambiyans sezilmiyor mu sizce de? Yani bu "Milenyum" ayaklarına biraz daha geniş mekanlar, parlak renkler, ama mesela 60lardaki fütüristik filmler gibi herkes de lateks giymiyor, efendi gibi dar kıyafetlerini giyiyorlar sadece. Yine o dönem için en iyi teknolojiyle yapılmış Michael Jackson ve Kız kardeşinin Scream klibi sanırım bu dönemi en iyi tanımlayan olaylardan biri olabilir galiba. Bir de, Pepsi'nin Spice Girls'le ilgili bir şey yapması olayı da zihnimde aynı ambiyansı uyandırdı mesela.

Neyse, Bengü'ye geçiyorum. Bu kapakla sanırım David Bowie'ye meydan okumaya kalkışıyor. Albümün adı İki Melek, hafif Glam Rock etkileşimleri içermekle beraber, prodüktör koltuğuna da Brian Eno oturmuş. Bu kapağı hazırlayan arkadaş yaratıcılıktan nasibini almamış bir insan onun için çok üzülüyorum. Zaten David Bowie'den haberi bile yoktur, ama yine de ne bileyim hiç mi aklına başka bir şey gelmedi. Bir de bu fotoğrafın Bengü'nün kendisiyle öpüşürken olanı var ki, bu da Recep Bülbülses'ten bile yüksek bir egoya sahip olduğunu gösteriyor. AMA! Bu olay Türk müzisyenlerde bir ilk değil a dostlar. Şimdi size arşivlerden çıkardığım ikinci bir rezaleti göstermek istiyorum.

Bilmiyorum ne kadar belli oluyor ama, Erkin Koray resmen Ziggy Stardust yüz boyaması yapmış kendine. Gerçi kendi duygularının, esrikliğinin, isyankarlığının müsebbibi olarak yanlardan gözyaşlarını akıtmayı da unutmamış. Bengü, "Erkin Koray'ın açtığı yoldan gideceğim." gibi bir mesaj mı vermek istiyor onu bilemiyoruz. Neyse, olay buydu.

Sıradışı bir site buldum, anahtar kelime giriyorsunuz o da şiir üretiyor. Bir tane yerleştiriyorum.

Monteyniye için...

Seni düşünürken Monteyniye, uykusuz gecelerde 14 yıldır seni düşünürken,

Bir Penguen gelir yüreğimin ucuna konar. Bir Karahindiba açılır ansızın,

Bir Karanfil sinsi sinsi kanar kalbimin üzerinde,

Seni düşünürken Monteyniye, bir Sekoya ağacı tepeden tırnağa donanır. Deliler gibi dönmeye başlar,

Döndükçe, Siyah saçların dalgalanır.

Çekirdeği henüz süt bağlamış bir Ademelması kesilir ağzımda,

Dokundukça yanar Yeşil gözlerin.

Seni düşünürken bir Hamsi geçer okyanuslardan, 'Cicim' der dudakların,

Seni düşünürken, Pembe kirpiklerini...

Seni düşünürken, 'Nasılsın?' der dudaklarım...


P.S: Dün bir buzdolabında krem şokola görüp şaşırdım. Sanırım ismi, tadından çok daha fazla keyif vaadediyor. Mesela yerken, aniden Çokomel ülkesine gidip, oyuncak trenlere bineceğimi düşünüyorum. Ama onu çokomel bile yapamazken, elin gavurunun krem şokolası nasıl yapsın. Bu arada Çokomel dedim de, Sultan filmi vardı, Şener Şen peltek bakkalı oynuyordu. O filmdeki çocukların "anne çokomel al" ses tonunu hiç unutamıyorum, aklımdan çıkmıyor. Synthesizer'la mı yapılmış arkadaş. Yine 9 yaşlarımdayım Barış Manço'nun bütün şarkılarını evdeki teybe kendi başıma dolduruyorum, boş kalan yerlere blokflüt ya da ağzımla eşlik ediyorum. İşte o kasetteki ses tonum da aynıydı. Şimdi, doldurup ayrıca kapak hazırladığım albümün adını burada söyleyemiyorum ama çok kötüydü yani. Kareli Harita Metod defterinden kesilmişti bir de! En azından git elişi kağıdına çalış değil mi? Zaten sonradan kasedin B yüzüne de Hülya Avşar'ın ve Teoman'ın radyoda çalan şarkılarını çekmiş, bu güzelim A Tribute to Baris Manco albümünü ziyan etmiştim.

4 Aralık 2009 Cuma

Yavrular Üzerine


Böyle akılları karıştıran, Cilalı İbo başlığı atmak pek hoş değil ama tüm canlı ırklarının yavrularından ve özellikle en haşır neşir olduğumuz İnsan yavrularından bahsetmek istiyorum.(insanı özel isim sanarak yazdım, sonra okuyunca toparladım, ama o hatanın ibret abidesi olarak kalması gerekiyor.)

İnternette dolaşan ayı, panda, maymun, ve hatta tembel hayvan yavruları videoları ne kadar sevimli değil mi? Hapşıran panda yavrusu internet olayı olmuştu hatta. Aha gerçi o çok gülen bebek de youtube'da en çok izlenenlerdendi. Hapşıran Panda Yavrusu Charlie'ye karşı! İşte hayvan yavrularında doğal bir sevimlilik varken, insan yavrularında bu ekstra bir özellik olarak geliyor. Çünkü bazı bebekler var, malesef düştükleri zaman bile sevimli olamıyorlar. Gerçi 3 yaşından sonra tamamen yitiriyorlar zaten sevimliliklerini, ama artık o palazlanma evresi hemen hemen yavruluk bitmiş, bir civcivden piliç, buzağıdan dana, sırtı tüylü olan çita yavrusundan sırtı tüysüz olan çita yavrusuna geçiş gibi ara evrelerine geçmiş bulunuyorlar, üstüne bir de ergenlik var. Ondan sonrasında ortalama 20 yıl adam gibi takılabiliyorsun.

Tahiminimce en sevimsiz bebek, terleyen ve saçlı bebektir. Suratı da kızarınca aniden sinirleniyorum insanoğlunun yavrusunun bu acizliğine. Tamam insan yavrularından sevimli olanları var, ama bebek terleyince İsmail Türüt oluyor biraz bence. Burada doğal olarak gelen, kusma, altına sıçma gibi özelliklerden bahsetmeye gerek yok, sonuç olarak o da şuursuz bir yavruyu bunlardan sorumlu tutmak canilik olur.

Ama 3 yaş sınırı çok önemli bence, eğer 3 yaşına kadar kaybetmemişse sevimliliğini zaten 3 yaş civarlarında başlayan soru sorma süreciyle tamamen yitiriyor bütün sevimliliğini. Geçenlerde bir bankta oturup telefonda bir şeyler okuyorum, ışıklı olduğu için gelip telefona bakıyor, sonra sürekli benim yüzüme bakıyor. Yüzüne bakmadım doğal olarak, bu oyuna gelecek değilim. Sonra muhabbete girmeye çalışıp "Montun ne renk? Yeleğin benim olsun mu? Sen benim çocuğum ol." sorularına düşmekten çok korktum. O da saçlı ve terliydi, sonra yola çıkınca vazgeçilmez bir ritüel olan zırlama sürecine başladı.

Ama çocuğu görmeliydiniz dostlar, bir ya da iki yıl sonra "Abisi/Ablası, Berk bilgisayarında oyun oynayabilir mi diye soruyor."u annesine bin zorlukla sorduracak kişiydi. Bazen bizim şatoda altın günleri yapılır çevre şatolardan Duschés'ler gelirdi. "Koş bakalım Monteyn abin napıyomuş arkada." lafını işitir işitmez kendimi öldürmek isterdim. Sonunda ma mére'le tartışmak durumunda kalmıştım. Hem de ergen kavgası değil, yani "Onnö yooo yollomo çocokloru odomo" değildi. Paşalar gibi, "Walide Xanımcığım, biliyorsunuz benim eq'm biraz düşük, hayatımda girdiğim mülakatlardan hiçbirinde, bir çocukla girdiğim diyalog kadar gerilmedim. Başaramıyorum bu işi." dedim. O da "Yaa, insanın içinde olsun içinde, öğretmekle olmuyor. Bana ma mére mi öğretti!!" cevaplarını verdi, sonunda mutabık olduk ve şatonun benim bulunduğum katına çocuk yollamamaya başladı. Gerçi insan yavrusu müessesinden biraz uzaklaşmış gibi oldum, ama hani daha tüyleri çıkmamış kedi yavruları olur ya, işte saçlı ve terli bebeğe ona durduğum mesafede duruyorum.

P.S: temsili fotoğraftaki arkadaş belki bi tanıdığın fotoğrafıdır diye gözüne siyah bant çekmek durumunda kaldım.
 
Copyright © 2010 MONTEYN