5 Eylül 2009 Cumartesi

Secret Garden'dan Nocturne'ü Haber Müziği Olarak Kullanan Kanalın Allah Belasını Versin Üzerine


"You ain't no lover, but you ain't no answer" diye anladığım U2 Helter Skelter yorumunu, aslında "ain't no dancer" şeklinde bittiğini öğrendim. Çok uzun süredir bu şekilde anlayıp çeşitli felsefi anlamlar yıkmaya çalıştığım sözün sadece Lennon ve McCartney'nin kuruyla yaptıkları kafalardan birinden çıkan sözlerden biri olduğunu fark etmek beni çok üzmedi aslında pek değerli okur. Çünkü sana bundan bahsetmeyeceğim. Ha bir de bugün RedBull Air Racing'i izlerken çok utanç verici bir durumla karşılaştığımı inkar edemem. Uçuşu yorumlayan dayıya çeviri bir yorum vermişler ve aynen şu tip yorumlarla karşılaşılıyor: "O uçmayı seviyor, ama bu kadar hızlısını ilk defa denedi.", "Ama o pilotluk yaparken hata yaptı.", "oooo çok yüksekten dayanamayacağı bir g kuvveti onun."(son cümledeki oooo'da zerre ruh olmadığını düşünün.) Şimdi benim gibi olmayan vardır ama, her zaman uçaklardan birinin bodoslama o binaya girmesini içten istiyor gibiyim. Dövüş Klübünde "Damaktaki yarayla oynamadan duramazsın"a bağlayan varsa aklını alırım onun. Böyle saçma sapan düşünceler hiç hoş değil, bazı okurların kötü alışkanlıkları var biliyorum sulu, kuru.

Ayrıca yine gelmeden önce aklıma gelen bir şeyi paylaşacağım, günlerdir yazmadığım için hemen aklıma gelen şeyleri aktarıyorum teker teker, ama en son bahsedeceğim şey bugün bahsetmek istediğim konu aslında. Neyse Sokullu'nun İnebahtı'nda İspanyollar'a laf geçirmesini hatırlıyorsunuzdur. "Bu mağlubiyetle siz bizim sakalımızı kestiniz ama biz de sizin kolunuzu kestik. (Ben en çok şimdi gelen cümleyi seviyorum.) Kesilen sakalın yerine yenisi uzar, ama kesilen kol tekrar çıkmaz. " gibi Sadrazam Egosundan mütevellit bir laf. Ha bir de "Ben padişahsam sen gel tahta, yok sen padişahsan otur tahta peder bey." laf geçirmesi var, ayrıca Yavuz'un Timur'a söylediği ağır mektup falan filan neyse, Osmanlı Egosu diyip geçiyorum. İşte tam olarak İnebahtı'nda Cervantes miydi acaba Sokullu'ya bu sözleri söyleten. Garibimin gerçekten kolu o sırada kesildiği için Sokullu da ilk gördüğü savaş esirinden yola çıkarak aklına gelen ilk lafı koymuş olabilir. Tabii belki de derinden İspanyol sanatına yönelik bir laf da olabilir, ama Sokullu'nun o taraklarda bezi olduğunu sanmıyorum. Zaten adı Sokullu olan birinin sadece Baklavacı İşletmesi gerektiğine inanıyorum. ("İşletmesi" şeklinde büyük yazmışım. Bunun tek sebebi çok eskiden milyonlarca sınav kılavuzu okuyarak kafayı yemiş olmamdır.)

İkinci bir olay da geçen gün aynaya bakarken aklıma geldi. Bana kalırsa gözlük kullanan insanların saçlarını kazıtmasının yasaklanması gerekiyor.Tahminimce kafasını kazıyan gözlüklü insan en az, Schindler'in Listesi'nde Ben Kingsley'nin oynadığı muhasebeci kadar zavallı görünüyordur. Gerçi Ben Kingsley'nin zaten sürekli merhamet dilenen bir tipi var, Fransa'ya gelse bizzat şatomda besler, istihdam sağlardım. Sadece Lucky Number Slevin'da biraz toparlar gibi oldu, onun dışında her zaman cebinde, kokan kumaş bir mendil taşıdığına eminim. Eğer o kulakları olmasaydı o kadar üzücü olmazdı kendisi, ama kulakları çok üzücü. Büyük, küçük meselesi değil, gerçekten yeryüzündeki en üzücü kulaklara sahip Ben Kingsley.

Şimdi asıl konuya gelelim. Lunapark. Yani ecnebi dillerinin birçoğunda Ay anlamına gelen Luna'dan geliyor. Yalnız Fransızca'da Parc d'attractions bunu unutmayalım. Biraz araştırma yaptım, aslında Rumence'den gelmesini bekliyordum Lunapark'ın kökeninin, oraya aitmiş gibi geliyordu, Rumence'de de Luna ay demek diye belki de, sirkle falan ilgileniyorlarmış hissine kapılmıştım hep. Bir de Nadia Komanachi esnek bir insan olduğu için yine Lunapark'a bağlamıştım. (Ayrıca Romanya'da yaşayanlara Rumen, Çingenelere de Roman denmesini kim icat etmişse umarım ömrü boyunca Ramazan Eğlencesi izlemek zorunda bırakılır.) Neyse geçiyorum, aslında kökeni 1902'de New York'ta kurulan ilk eğlence parkının isminden geliyor. Ancak, Türk girişimciler bu detaya nasıl ulaşmışlar onu bilmiyorum, ama 60larda Lunapark denmeye başlanıyor. Şimdi, New York'ta bulunan Lunapark eğlence parkı muhtemelen beton bir zeminin üstüne kurulmuştur. Ama Türkiye'de Lunapark dendiği zaman benim aklıma toz toprak geliyor. Evet biliyorum bunların ayla daha fazla alakası var, işte bu yüzden New York'la alakası olmadan Ay'da yürüyüşün ilk görüntülerini gören eğlence parkı sahipleri, "Burası bizim mekana ne kadar benziyor." deyip, ismini Lunapark koydular belki de. Tabii, Uzaya gidemeyen insanların kendi çaplarında takıldıkları yeri betimliyor. Etimolojik Sözlükte:"Sarhoş Türklerin kendilerini kusturmak için bindikleri araçlardan oluşan yer, eğlence parkı" olarak geçiyor. Sonuç olarak Amusement Park değil, ya da Atraksyonlar Parkı(üçüncü sınıf korku filmi ismi) gibi de değil. Lunapark'ın ismi o kadar naifçe konmuş ki, insanın her yere, dağların arasından akan nehir ve tepesine de peynirden ay çizme isteği uyandırıyor. Ne Tatilya gibi, uyuz analitik bir isim(Analitik diyorum çünkü sentez var işin içinde. (Peki bunun Analitik olaylarla ne alakası var? diyen okurlara cevap vermeyeceğim. Ama soğuk hissini Analitik daha iyi tanımladığını düşündüğüm için söyledim. Her şeyin arkasında yatan gerçeği söyleyip işin büyüsünü kaçırmaya çalışan insanlar gibi. İllüzyon gösterilerinin her zaman hatalarını yakalamaya çalışan biri gibi mesela, Anorak da deniliyor böyle tiplere İngilizce'de.), ne de Bücürix gibi adeta Flash TV çizgi film kuşağı ismini andıran bir saçmalık. Ay Parkı denseydi mesela? Dile oturmazdı, çünkü İş Bankası gibi çağrışımlar yapardı. Halbuki Lunapark gerçekten gizlice ülkeye çocukların eğlenmesi için sokulmuş bir yer gibi. Gökten düşmüş gibi.

P.S: Coldplay, yeryüzündeki en yeteneksiz dördüncü grup olduğu için çalıp çırpmaya devam ediyor. Dün Kraftwerk'ten Computerliebe'yi dinlerken donup kalmama sebep oldu ezikler, Talk doğrudan bu şarkının kopyası çünkü. Sonra baktım şarkıdaki riff'in yasal haklarını satın almışlar, o şekilde olmuş. Aslında başka grup yapsa bunu belki bir şey demeyeceğim, ama Coldplay yapınca batıyor. Chris Martin'i şöyle evire çevire, merdaneli çamaşır makinalarında kullanılan sopalarla dövmek istiyorum. Öyle bir nefret. Bir numara Mr.Allen, iki Bono sonra da Chris Martin. Ayrıca Türkçe Wikipedia'da Captain Beefheart'ı aramayın. Ben aradım, cevap olarak "Captain Behzat" gibi fantastik bir sonuç çıkıyor. 60'larda basılan Türkçe çizgi roman karakteri kokuları var hafiften. Eski adı geleneklere uymadığı için daha uygun bir şeyler koymayı tercih etmiş yayınevi.

P.S: Yazıyı yayınladıktan sonra inanılmaz bir cümleyle karşılaştım. Yazarken nasıl saçmalamaya elverişli hale geliyorsam. Resmen:"en son bahsedeceğim şey bugün bahsetmek istediğim konu aslında." gibi aydınlanma çağından kopup gelmiş bir cümle yazmışım. Büyük bir utanç, ve aydınlanma çağıyla da alakası olmadığı belli, ama bunun sebebini söyleyebilirim rahatça. Çünkü bugün bunu yazdığım internet kafe'de Murat Kekilli'nin "Kara gözlüm sevdalanmış/ Kime dedim yar sana dedim/Sabaha dek uyummamış/Kime dedim sorma dedi/sorma dedi/sorma dedi yar yar" isimli şarkısı çalıyordu. O şarkıyı dinlerken yazmışım o cümleyi, zaten şu an şarkıyı bilenlerin kafasında muhtemelen başladığı için şarkı ve kafalarından atamayacaklarını bilirler, bunun nasıl bir durum olduğunu anladınız. Ardından Barış Akarsu'dan "Islak Islak" ve İsmail YK'dan bas gaza çaldı, ancak kulaklık yerine marangozlarda bulunan işkence isimli cihazdan satın alındığı için kulaklıklarla bu sesi bastırmaya da kalkışamadım. Bütün müşteriler olarak zombileşmiş, şarkıyı hep bir ağızdan söylüyorduk. Bu sırada internetlerin de gittiğini fark ettiğim için, kafedeki bütün er ve erbaşlarla konuşup ikna ederek Counter çevirmeye karar verdim. 43 elin sonunda kasabaşında yaklaşık 45 dakikda tartışarak geçirdikten sonra, evime gitmek yerine, yurdumun her köşesinden gelen er ve erbaşlarla kışlaya doğru yöneldiğimi fark edince aralarından bizim ekipten birinin -yani bütün "Teröristler"in kontrolünü elinin altında tutan arkadaş- arkasından ıslık çalıp durdurdum. Zira bu saçlarla beni kışlaya almaları mümkün değildi, hemen gidip saçlarımı kestirip ortasını hafif uzun bırakıp øndüla jöleyle diktim. Artık yek vücut olmuş bizler kışlaya yola çıkmışken, yavaş yavaş Murat Kekilli'nin etkisinden çıkmaya başladığımı fark etmemle "Tertip ben kafede bişey unuttum siz gidin ben size yetişirim." demem bir oldu. Belki artık özgür olabilirdim, ama hayatımın bu neşe dolu anlarını hiçbir zaman unutmayacaktım. Üstüme ağır Axe Dark Temptation kokusu çıkmamak üzere sinmişti bir kere. (Fareyi kullanan elimin, avucunun içindeki ağır nikotin kokusunu saymıyorum bile. İnternet kafe faresi esansına mağruz kalmış bir avuç.)

1 Eylül 2009 Salı

Dış Mihrakların Oyunları Üzerine


20 liranın arkasına, Mimar Kemaleddin adı altında Marcel Proust'un konduğunun farkında mısınız? Gerçi böyle de Cumhuriyet "tehlikenin zıbıdırlsdfk" reklamları gibi oldu. Uyanın! Önce Mimar Kemaleddin yerine Proust, sonra 50lira'da Fatma Aliye yerine Charlotte Bronte, belki de sonra 100lirada Itrî yerine Mick Jagger! Bir milleti yok etmek için önce dilinden başlamalıyız diyorlar kardeşim!!!

P.S: Oturduğum kafeye şu an yeni cemaat evinden çıkmış hacı kokulu insanlar geldi. Yeryüzünde belki de ayak başparmağının tırnağının arasından çıkan tanımsız cismin kokusundan bile daha nefret ettiğim koku varsa o da hacı yağı kokusudur. Güzel olmaması yanısıra çok keskin, ve alkol içermediği için üstünüze dökülen bir damla ölümcül etki yaparak 3 ay boyunca kıyafetlerde kalıyor, ha bir de üstüne üstlük herkeste oluyor mu yoksa ben günahkar biri olduğum için mi bilmiyorum ama, resmen baş ağrısından çıldırıyorum 10 dakikadan fazla kokusunu alırsam. ya eskiden kokulu not defterleri vardı, hala var mı bilmiyorum. İşte o kokulu not defterlerinin üretimi için mutlaka bunlardan kullanılıyordur. 200 kişilik fabrikada sayfalar üzerine sürekli hacı kokusu döküp saç kurutma makinesiyle kurutan insanlar. Emekliliğe kadarki 30 yıllık süreçte sürekli kokmak. Hacı kokusu dendiği zaman nedense geceleri Hırka-i Şerif camiinde uyuyup hırkayı koruyan insanlar aklıma geliyor. Günahkarların üstüne kaynar kazanlarda hacı kokusu boca edip ömürleri boyunca kokmalarına sebep oluyorlar.

31 Ağustos 2009 Pazartesi

Sesler, Türk Filmleri


Eski filmlerin çoğunun konusu aynı olduğunu biliyoruz. Aşık birileri var, onları paylaşamayanlar var, parayı paylaşamayanlar var, zengin kız fakir çocuk(fakir ama mutlaka piyanist), zengin çocuk fakir kız(bu durumda kızın bir vasfı olmaz, namuslu olması ve otobüse binerse forta karşı kendini koruması kafî), yani genel temalar bunlar. Bunlar Türkan Şoraylı, Gülşen Bubikoğlu'lu olan filmler, Halit Refiğ'den falan bahsetmiyoruz burada!

Sürekli aynı filmi izliyormuş hissi uyandırır, üçüncüsünden sonra aynı evi görmekten insanın içi sıkılmaya başlar. Üst katına çıkarken, merdivenlerin yan tarafında martı olan evden bahsediyorum, aynı viski şişeleri, aynı ahşap koltuklar, renklendirilmesi aynı stüdyoda yapılır sonra bu renklendirmenin verdiği sıcak görüntüler, Orhan Pamuk kitaplarından birinde itinayla yaratılmış bir oyun olarak karşımıza çıkar. Bu tip ayrıntılara takıntılı olması beni ilgilendirmiyor, sadece aklıma geldiği için söylüyorum. Yoksa isterse gidip, içine 15 kişi sığan dolmuşlardan bahsedip onların içindeki kokunun nasıl da siyah beyaz koktuğunu ve ekmeğin de siyahla beyazın arasına girip kar kokusuna karışıp şehr-i İstanbul'u dolaştığını ve birden bütün İstanbul'un elli yıl önceye gitmeye başladığını, arabaların modellerinin eskimesine rağmen kendilerinin yeni kaldığından falan bahsedebilir. Sonra bir bakar ki meğerse rüyaymış ve dolmuş yolculuğu bitmiş.

Adamı sevmeme rağmen durduk yere niye böyle laflar söyledim onu bilmiyorum. Kendisinden özür diliyorum. Ha bir de geçenlerde şu dikkatimi çekmişti, edebiyat tayfasında bir evsizlik bir kopuş(şimdi gösteri yaparcasına heimatloskeit diyecek değilim), çok genel oluyor. Dünya edebiyatında söylüyorum, bilerek memleketinden uzak yaşayan insanlar, şiirlerde "to be without a home(hoüüüm), like a complete unknown(annoooüüüün)" lar falan. Sonra adama dönüyoruz, adam kendi semtinden bahsediyor. Bunu ustalıkla yapıyor, bu yuva saplantısı gelenklerden kaynaklanıyor galiba. Aileden kopamama, zihinde de olsa sürekli geri dönme. Ha-ha Aniden NTV GeceGündüz'de hayvani tezler ortaya koyan amcalara dönüşeceğimi bilsem, gelmeden önce güneş altında kağıt yakan kalın camlı gözlük alır, üstüne de gider kafamı Ayhan Işık yaşlandırması yaparak yanlardan beyaza boyardım. Malesef, olayların böyle gelişeceğini kim bekleyebilirdi ki? Ayhan Işık yaşlanması çok enteresan ayrıca, sanırım Ayhan Baba çekimden bir gece önce yastığını kirece bulayıp öyle uyuyor, sabah kalktığında ya saçları kireç tozundan beyazlaşmış oluyor,ya da kirecin 7 saatte 30 yıl yaşlandırma özelliği var. Unutmayalım ki Ayhan Işık çok erken öldü, kirecin etkisi desem kaçınız inanır bilmiyorum.

Jeyan Tözüm'le Hayri Esen'den biraz bahsedecektim, zira bana Türkan Şoray dendiğinde hala aklıma konuşma tonu olarak Jeyan Tözüm geliyor, Ayhan Işık'ın gerçek ses tonunun nasıl olduğunu bile bilmiyorum Hayri Esen yüzünden. Demiştim de filmler birbirine benziyor diye yukarıda, sonra bu ikilinin sesinin de eklenmesiyle "İki Film Birden"ler falan iyice saykedelik gösteriye dönüşüyor. Oyuncular, sesler, mekan derken iki film birden değil, aynı çiftin başka macerasını izlemek gibi oluyor. Kadir ve Türkan'ın 8 yıllık aşırı çalkantılı ilişkisi, her filmde başka bir aile evlatlık alıyor ikisini, bazen zengileşiyor, bazen şehirli oluyorlar sonra kendi konuşmalarını unutup Türkan birden köylü şivesiyle konuşup Anadolu'dan geliyor meğerse aslında o Türkan'ın içinde başka birisi varmış önceki filmde Kadir'e oyun oynamış, bir dahaki filmde Tarık'la arası iyi oluyor, tam bu sırada galiba Kadir çok derbeder halde olduğu için o süreçte hiç dışarı çıkmıyor Tarık'la kavga etmiyor. Sonra Ayhan Işık geliyor bazen, onun galiba fakir bile olsa robdöşambrı hiç çıkmıyor, çünkü ya takım elbiseyle ya da robdöşambrla gezmesini salık vermiş doktor, bir gün giymedi başına güneş geçerek öldü. Yani genel olarak 40ların ve 50lerin Amerikan filmlerinde Humphrey Bogart'ın sürekli löbürdeyen yüzünü görmek gibi bir şey bütün bu olup bitenler.

Sonuç olarak, insanlar aynı filmi izlemeye o kadar alışıyorlar ki, bir süre sonra Frigo yedikleri zaman istemsiz olarak sinemaya yönelme ve o filmi izleme hissi doğuyor. Koku hafızası vardır ya, bir şeyi kokladığınız zaman aniden yaşadığınız bir olay canlanır beyninizde, onun gibi. Aslında sonuç bu olmayacaktı, zaten ortada da sonuç falan yok. Üçbinlira bütçeyle çekilen filmler külliyatımız var 70lerde. Bir kişi çıkıp "Abi ben insanlara öyle bir film yapacağım ki çıktıktan sonra sakat kalacak." dememiş doğru düzgün, bu ne böyle? "70ler Türk Aşk Fimleri kitlelerin Afyonudur ve Türkan'dan başka kurtulacak neyimiz var!" mı diyeyim? Üstüne üstlük 80lerde Tarık Tarcan gibi dikdörtgenler prizmasından bir Saylon'un Türk sinemasına girdiğini göz önünde bulundurursak yine iyi. Değişen dönemle beraber LSD'den Kokain'e geçen Forest Gump'ın Jenny'si gibi Türk aşk filmleri, sonra Allah'tan Jenny gibi onlar da öldü. Gerçi şimdi bu dizilerden sonra keşke devam etseymiş diyorum. Yeryüzünde kaç tane ülkenin ikibuçuk saat uzunluğunda dizileri var? Bir de tarz fark etmiyor, her bölümü mesnevi uzunluğunda. Beşini farklı kanallardan bulana dizi hamsesi hediye, www.hamseizle.com. Dizinin olayı bu değildir: Herkes ağlasın, herkes ardından dayanamayıp o gece sevişsin,yarın sabah babaları ölecek nasıl olsa. Ölmese bile kanser, ya da kardeşi gümrükten çıkarken bagajına gizlice uyuşturucu konmuş(Böyle mi olacaktı?), kardeşlerden biri uzun yoldan dönerken her 4 bölümde bir geçirmesi gereken kazalardan birini geçirip periyodik komalarından birine girmiş, ancak kızkardeş hamile olabilir. Fakat unutmayalım ki babanın 20 yıl önceki kaçamakları yüzünden bir yarı kardeş 3 bölüm önce ortaya çıktı. Lanet olsun be, bir kere o yarı kardeş elemanın annesine yazılmadı, aneler engelledi bunu. Fakir ve gururular ölsün artık, fakir ve orospu çocukları her bölüm ayrı bir ucuz şarabı tanıtsın bölümlerde. Allah! Anneanne'nin 65 yıl önce bir kere elini tuttuğu sevgilisini unuttum hem de en Çetin Tekindor'undan gürüldeye gürüldeye. Ulan Anneanne Çetin Tekindor gelmiş sen hala evde keyif çatıyorsun, ayrı eve çıkın gidin evden be, adam istese Kazanova olacak sen namus diye diye kuruyup kaldın 96 yaşında. İnşallah yaptığın tarhana bozulur da 3 ay anlatacak konu bulursun kendine! Aranızda sosyolojist birileri falan varsa bu dizi uzunluklarının ülkenin gelişmemişliğine bağlayıp bana gönderebilir mi, şu an içim sıkıldı yazmaktan.


P.S: Bu Ayhan Işık fotoğrafının gerçek olup olmadığını bilmiyorum, eğer gerçekse de 70lerdeki fotoğraf stüdyolarında da kesinlikle fotoşop kullanılıyormuş. O zamanlar tabii bir bilgisayar'ın çalışması için bütün şehrin elektriği kesiliyor, ama olsun Ayhan Baba'yı fotoşoplamak için bütün ülkenin elektriği kesilse ne olur ki?

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Mogvay Şeytandan Korkuyor


Lays'in Tuzlu ve Karabiberlisini gördünüz mü? Bu tip bir çakallığı ya Procter & Gambler'dan ya da Frito Lay'den beklerdim. Bir cipse "tuzlu" demek, fırıncıların "Evet artık ekmeklerimiz unlu" demesiyle eşdeğer bir saçmalıktır. Biliyorum Estrella geçenlerde tatlı bir cips çıkardı ama çok uç bir örnek. Eğer bir cips tuzsuzsa bu yazılabilir, ama üstüne hala "tuzlu" yazmanın hala anlamını çözemiyorum.

Sanırım markanın bu işlerini hangi arkadaş yapıyorsa sadece teorik bilgisi var ticaret piyasası ya da ne bileyim, tanıtım hakkında, daha pişmemiş. Sadece "karabiberli" yazsa biliyor ki cefakar Türk insanı "Ulan nasıl olsa baharatlısının içinde karabiber vardır, o zaman aynı parayı verip neden daha az şeye sahip olayım ki!" diye düşüneceği için adam bir şeyler uydurmak istemiş fakat "Tuzlu" demiş, açıkça söylüyorum kim düşündüyse gerizekalıymış. Başka bir şey demiyorum, umarım yeni paketlerinde "Artık Hem Patates Hem Tuz Hem de Karabiberli" yazarak kendilerini rahatlatırlar, hem daha zengin gösterir.

Ayrıca hangimiz eskiden Uzay şimdi Frito Lay olan firmaya kırgın değiliz ki dostlar?
Şimdilerde ortalıkta "Çerezza Sinema" diye dolanan cips bundan önce tam üç kere piyasadan çekildi. İlk olarak Uzay satın alındıktan sonra tombi ailesinin bir üyesiyken, üretilmemeye başladı. Bu arada Tombi de Cheetos oldu. Sonra bir kere daha 2001 civarında "Dev Pokemon Tasosu" stratejisiyle piyasaya sürüldü ve yine çekildi. En yakın zamanda da "Sishrli Annem" cipsi olarak piyasaya sürüldü. Yalnız bu nasıl bir ticari hamleyse pakedin üstünde "Nevra Serezli" vardı ya hu! Amerika'da Cheetos'ların üstünde Courtney Love'ın fotoğrafının olması kadar saçma bir şey bence. Tahminimce bu Nevra Serezli olayı, o dizide yaşanan olayların hepsinden daha fantastikti, hem de gerçek dünyaya ait olmasına rağmen. Neyse zaten Frito Lay en büyük hatayı Doritos'un Mavi renk, yalanarak yenilemeyen, acılı, üçgeninin içinde penguen olan "cool ....." cipsini piyasadan kaldırarak yaptı zaten.

Bu arada Sihirli Annemden bahsedince ekürisi Bez Bebek'i unutmak istemiyorum. Tabii efektlerin 97 3dmax'te yapıldığı gerçeğinin yanında, oyunculuktan bahsetmek istiyorum, ve Ah! Tabii ki Oya Aydoğan.

Bez Bebek'te Joker'i oynayan arkadaşın ilk olarak Ruhsar'da ofis çalışanı, sonra Ekmek Teknesi'nde Ölü olarak oynadığını hatırlıyorum. Şimdi de çok acaip bir şey oldu bu arkadaş ama yorum yapamıyorum ağız hareketleri aklıma geldikçe. Dikkatinizi çekerim her işinde biraz daha fantastikleşiyor, sanırım bundan sonraki dizisinde "Wingardium Leviosa" büyüsü olarak oynayacak kendisi.

Şimdi gelelim Oya Aydoğan'a, öncelikle şunu belirtmek istiyorum, çok büyük ihtimalle Mine Koşan'la çok uzaktan akraba kendisi. İkisi de aynı şekilde genişliyorlar, sanırım ikisinin de kullandıkları ruj aynı ve bir miktar Öglena içeriyor bu ruj ve kloroplast sayesinde gün boyunca yemeklerin dışında da besin maddesi sağlıyor olabilir. Bilmiyorum, belki öyle olmayabilir ama. Neyse Oya Aydoğan'ın oyunculuğunun STV'de yayınlanan "Boşanmak İstemiyorum" kadrosuyla aynı seviyede olduğunu söylememe gerek yok sanırım, ve unutmayalım ki makyaj masraflarını Polisan Gülen Boya ya da Marshall sağlıyor. Büyük ihtimalle Marshall'dır çünkü o kadar renk çeşidi sadece Marshall'da var. Ayrıca çok makyaj yapıyor, badana yapıyor demiyorum, o renkleri nereden bulduğuna dair bir merağım var sadece.

Şu an Banu Alkan ve Oya Aydoğan'ın kavgalarından bahsetmek isterdim ama fark etmediğiniz bir gerçeği yüzünüze bir tokat gibi çarpmaya karar verdim. ASLINDA BANU VE OYA AYNI İNSANLAR!!! Sadece gündemde kalmak için kendi kendisine laf ediyor, arada adını hatırlayamadığım için şu an "Murat Bardakçı" sandığım sevgilisinden dayak yiyor. Ama şöyle dünya edebiyatına göz gezdirdiğimiz zaman biliyorsunuz ki "Dr. Jekyll ve Mr. Hyde" durumu var, fakat bu daha çok "Mr.Hyde ve Mr.Hyde" hissi uyandırıoye insanın içinde. Şunu demek istiyorum, eğer ikisinin farklı insan olduğunu birisi kanıtlayabilirse, bu blog'da kendisine bir tane yazı yazma hakkı veriyorum, ama en az Malazlar Kibrit Kutuları kadar saçma fotoğraf bulması şartıyla.

Sözlerimi "Saykedelik insanların memleketi Türkiye!" diye bitirip sosyal mesaj verecektim, ama vazgeçtim.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

9 ışık doktrini


Avustralya Haber Ajansı'na verdiği demeçte Melbourne Ülkü Ocaklarına kaydını yaptırttığını belirten Nick Cave, kendisinin de Brakisefal kafa yapısına sahip olduğunu ve soy ağacını çıkarttığı zaman köklerinin Orta Asya'daki Lazarus Türklerine kadar gittiğini bulduğunu belirtti.
Ardından konuşmasına şu şekilde devam etti: "Blixa neden bıraktı? Çünkü Türk kökenim olduğunu öğrenmişti, kendisi Alman olduğu için hemen grubu terk etti, ardından yıllarca en iyi arkadaşım saydığım Mick Harvey'nin yaptığı küstahlığı unutmayacağım, onu Ötüken yolunda atımın terkisine bağlayıp sürüklemeye yüce başbuğumuzun ismi üzerine and içtim. Bundan sonra konserlerime Anadolu'nun dört bir köşesinde başlayıp Orta Asya'nın bozkırlarına kadar devam ettireceğim. Bildiğiniz gibi Warren Ellis de sakal uzatarak bana verdiği desteği göstermiş oluyor, kendisi de aslen Gagavuz Türklerinden gelmektedir.

Ayrıca bundan sonraki albümümün konsept bir kayıt olmasını ve hatta çift albüm olmasını planlıyorum. İlk CD'de Oğuz Kağan Destanı diğerinde de Ergenekon Destanı'nın bulunmasını planlıyorum. Bundan sonra kayıtlarımda köpekleşmiş soysuz, köpeksel batılı köpeklerin Gitar aletini çalmayacağım, Kopuz ve Tar çalmayı planlıyorum. Gördüğünüz gibi aslında gitar da tardan gelmektedir, bu kokuşmuş kokan kokusal pisliklerin bir sonu gelmesi gerekmiyor mu sizce de?" diyerek sözlerini sonlandırdı.

Ardından artık adını Bamsıbeyrek İn olarak değiştirdiğini belirten Cave, artık şarkılarının tamamen koçaklamalardan ve sagulardan oluşacağını belirterek eline aldığı tarıyla iki yeni şarkısından birer bölüm okumayı da ihmal etmedi:

"Alp Er Tunga öldü mü
Issız acun kaldı mı
Felek öcün aldı mı
Şimdi yürek yırtılur"

"Ben sizlere oldum kağan
Alalım yay ile kalkan
Nişan olsun bize buyan
Bozkurt olsun bize uran
"

21 Ağustos 2009 Cuma

Ekonomik Kriz Üzerine gibi


Evet, yanlış okumadınız!!!!
Aylarca şatomu övdüm, mutfaktaki bardaklardan okurlara eşantiyon olarak dağıttım. Ama sonunda bu küresel krizde burjuva hayatıma devam edemeyeceğim. (Oktay Sinanoğlu kızmasın diye küresel yazdım. Bir gün de Oktay Sinanoğlu'nun böyle olabilmek için ne tip maddeler kullandığından bahsetmek istiyorum aslında.)

Hazıra dağlar dayanmaz diyip üstüne bir de rezil bir Oblomov analojisi yaparsam kimsenin bu blog'u okumayacağını bildiğim için onu geçiyorum.
Sorarım size, o koca taş bina kış geldi mi nasıl ısınıyor, elektriğini, suyunu kim ödüyor. Hizmetçilerin teker teker maaşlarını kim yatırıyor?
"Halbuki Fransa ve Almanya 2009'un ikinci çeyreğinde büyüme kaydettiklerini belirtti." diyenleriniz var içinizden biliyorum, ama peki küçük esnafa yansıdı mı bu? Hayır tabii ki de, bu yüzden yazıya devam edelim.

Öncelikle, şatoyu kiraya verip, İstanbul'da bir yalıda kalmayı planladığım için bir haftadır İstanbul'daydım. Hem doğunun ve batının kaynaşmış kültürünü, hem o oryantalizmi, hem kozmopolit yapısını özlüyordum yıllardır.( Bu klişe kombinasyonu için hepinizden teker teker özür dilerim.) Her yabancı gibi, Mısır Çarşı'sına gidip Fes'li fotoğraf çektirdim, ardından karşılaştığım Show TV kameralarına hemen "Turkiyaaa çuk guzeal, Kibaaap, kibaaap ve de Huşgeldim Ramasan." dedim.

Ayrıca İstanbul bende ayrı bir duygu oluşturuyor. Ailem yedi kuşak Fransız tabii ki, fakat İstanbul'un Fethi'nden sonra Batı'ya kaçıp Rönesans ve Reformu başlatan bilim adamlarının sadece İtalya'ya kaçmadığını unutmayalım. Benim de 7.kuşaktan dedem İstanbul'dan kaçan bir bilim adamıdır.

Hemen bölüyorum bu dediğimi, Bob Dylan Günlüklerinde babaannesinin Kağızman'dan geldiğini söylediğinde, Kağızman halkı Dylan'ı Kağızman'a davet etmiş üstüne üstlük Fahrî vatandaşlık ünvanı vermişlti. Bu olay Batman Belediye Başkanı'nın Batman'e dava açmasıyla eşdeğer rezillikte sanırım.

Bu İstanbul'a ilk gelişim değil, ama özel uçağım olmadan bir havayolu şirketiyle ilk gelişimdi. Bundan önce gördüğüm Flash TV binasındaki Ankaralı Turgut fotoğrafı kaldırılmış, yerine Yeniçeri gravürü gibi bir şey konmuştu. "Türkiye değişiyor." diye düşündüm, sonra Obama'nın seçim kampanyası aklıma geldiği için hemen vazgeçtim bu intihal durumundan. Ayrıca wikipedia'da Berlusconi'nin seçim kampanyasında kullandığı tasarımlara bir dikkat etmenizi istiyorum. Acaba nereden alınmış? Hatta nereden (ç)alınmış yazıp hem ikinci yeniye, hem de kötü yazarlara buradan sevgimi iletmek istiyorum. Bu "(ç)alınmış", nasıl da yakışırdı bir yıllık yorumuna? Şöyle devasa boyutlarda, cildi süngerle kaplı, arka kapağında yıl grubunun okulun baş harflerini oluşturduğu çirkin bir yıllık. Ayrıca sponsorda alınmış, ya matbaa ya da yıl grubundan birinin dedesinin fabrikasının fotoğrafları falan. Kuşe kağıda baskı. Aslında benim hiç yıllığım olmadı, yani zaten evde özel derslerle yetiştirildiğim için ihtiyacım da olmadı. Ama aklımdan çıkmıyor. Hele bir yıllığın kapağının içinde devasa Traktör Resmi görüp, orta sayfadaki mizah kısmına gelemeden gülmekten karnım kasılmıştı. Mizah kısmında zaten o yıl grubunun kendine has kelime oyunları yanlış anlamaları oluyor, ki çok doğal saygı duyuyorum, başka bir şey yapılması saçma olur zaten. Fakatmizah sayfasında Cin Ali kafasına vesikalık koyma rezaletini unutturmam! Şimdiye kadar üç yıllığın mizah bölümünde buna denk geldim. Hayır sempatik bile değil, zaten yeteri kadar renkler bozulduğu için Malazlar kibritlerin üstüne insan yüzü çizilmiş domates konmuş gibi duruyor, çok çirkin bir görüntü. Hatta zamanında bir konser afişinde benim de kafamın böyle konmuşluğu var, allahtan fotokopiyle çoğaltılmıştı da yeryüzünde hiçbir zaman bulunamayacak!

Ve evet: "Malazlar mı yoksa Kav mı?" deseniz okurlarım. Tabii ki Malazlar derim. Çünkü benim de soyadım Malaz olsaydı, hiç düşünmez kibrit işine girerdim. Kav daha züppe bir kibrit markası zaten, uzun mangal kibritini de yapmaya başlayınca kendini iyice bozdu. O uzun mangal kibritlerinden küçükken Amerikan Kamplı Neşeli filmlerinde görür özenirdim, âdi Kav yıllarca yapmadı, ben de gönül rahatlığıyla evi ateşe verme isteğimi hala bastıramadım. Bir gün bir yeri yakarsam eğer, bilin ki bu bastırılmış uzun kibritle mangal yakıp üstünde marşmelov yumuşaklaştıramamaktandır. Ayrıca bunu okuyup kafasında çeşitli alt metinler oluşturan veya Freudyen açıklamalar getirenler varsa aranızda, onları da kınıyorum.

Malazlar baktılar işler ters gidiyor, delikanlı gibi kepenkleri indirdiler. Nasıl olsa vasati 40 kibrit satışlarından kazandıkları parayla aldıkları gayrimenkullerin kira gelirleri vardır kafaları rahat. Bulduğunuz sarı lacivert Malazlar kibrit kutuları olursa evde, onlara bir hüzünle bakın lütfen.

Ayrıca çevrenizde "Abi kibrit mi önce bulundu yoksa çakmak mı zehehe?" sorusunu soran insanlar varsa,onunla hemen selamı sabahı kesmenizi tavsiye ederim. Hatta eğer birlikte çekilmiş fotoğraflarınız varsa, lütfen onun bulunduğu kısımları makasla kesin. Hem çocuğunuz olursa gizemli bir anıymış gibi anlatabilir, yavrucağınızın gözünde prim yapabilirsiniz.

P.S: Orijinal Malazlar kutusunu koyardım ama Malazların nasıl yüce bir firma olduğunu görün diye hayvan serili kibrit kutusunu koydum. Öyle bir firma ki, vatandaşlarının kültürüne katkı da bulunmayı ihmal etmiyor, yeri geliyor Aslan illüstrasyonu koyuyor, yeri geliyor Jaguar fotoğrafıyla insanları özgür doğaya çağırıyor. Kapanmasa en az 4 kartel malazlar kibrit alıp Yazlık sitenin birine gider ve 7-11 yaş arası insanları toplayıp ruh çağırma operasyonu düzenlerdim.

P.S: Jaguar daha çok tapire benziyor kutunun üstünde. Hatta 4 aylık insan fetusunu da andırmıyor değil! Bunun için de size Temel Britannica Ansiklopedisinin Fetus veya Hamilelik başlıklarını öneriyorum.

14 Ağustos 2009 Cuma

Malesef Öyle!


Az önce aklımdan Tuncay Özkan geçti. Ardından oturduğum yerden 15 dakika hareket edememe sebep olacak bir şey oldu. Evet! Almadovar'la, Tuncay Özkan kardeş olabilirlerdi! Eğer Tuncay saçlarını uzatsa ve elini sürekli masaya vurmayı bıraksa belki de o yıllarca bastırdığı sıcakkanlı Akdeniz insanı ortaya çıkacaktı, malesef terlemekten ötürü hiçbir zaman bu dönüşümü geçiremeyecek. Bunun yanında, adamı görmüşlüğüm de var, televizyonda bir tane programı vardı ya, gerçi Kanaltürkün zaten 24 saat yayınlanan bir tane programı vardı.(kesiyorum ama bazı insanlar proğram diyorlar, işte onlara çok kızıyorum. Bir de geometride Özelik'le Özellik farkı var, hayır götlerinden kelime uyduruyorlar böyle kafayı yiyorum. Özelik ne kardeşim başka doğru düzgün bir isim bulamadın mı ona? Evet güzel onun Öz'üyle ilgili güzel bir şey, peki soruyorum Özel kelimesinin kökü ne? O çok mu farklı? Şunu yaygınlaştıracağımıza -yazmak kipini kyaygınlaştırsak eminim dünya daha güzel bir yer olur. Hatta başlıyorum cümle içinde kullanmaya: "Bugün toplumsal bir hareketi kışkırtayazdım.") İşte oradakini görmek yeterli, adamı bir daha görmemek için. O kadar çok terliyordu ki, bir ara Louis Armstrong'a dönüşecek sandım. Sonra fark ettim ki, Louis Amca doğru düzgün süete benzeyen bir ter bezi kullanırken, Tuncay Özkan cebinden çıkardığı Dia'dan alınmış kalitesiz ve yüzde beyaz kağıt parçaları bırakarak insanı rezil eden bezlerden kullanıyordu kurunmak için. Alnına parmakla boza sürülmüş gibi bir şeydi.
Ha bir de Suede, İngilizce'nin en güzel kelimelerinden birisi olabilir.
Bir de şey var, Almanya'da bir kurum yarışma gibi bir şey düzenlemiş ve bir dildeki en güzel kelimenin Yakamoz olabileceğine karar vermiş. Şehirefsanesi olsa gerek. Yakamoz'un kendisi güzel ama bence kelimenin kendisi güzel değil. İkinci kalite ürün gibi, kendinden büyük olan kurumu alt etmek amacıyla doğrudan Yakıya benzeyen bir isim konmuş. Nasıl ki SUNNY varsa SONY'ye benzeyen ama şimdi resmen dünya devi olan, aynı şekilde bu da öyle. Ayrıca bir de SQNY var o çok ayrı bir konu ondan sonra bahsederim bir gün. Ayrıca SQNY cep radyosu görürseniz mutlaka edinin. O plastiğin nasıl her hangi bir yere konulamayacağını, nasıl enerji emdiğini anlarsınız. Yemin ediyorum yaşama isteği kalmıyor insanın içinde.

Aslında ismini tanımlayan malzemelere hastayım, mesela CamSil'in ismi seçilirken ki Genel Kurul Toplantısını hayal edebiliyor musunuz?(Hah mesela Hayal Arapça ama Yakamozdan daha güzel.)

"Evet arkadaşlar bu ürünü 25 yıllık çabalarımız sonucu geliştirdik ne isim koyalım?"
"Bence Glasex olsun."(Bunu küçük yöneticilerden biri söylüyor, yurtdışında 6 ay kalıp ingilizce öğrenmeye kalkışmış. Sadece Taksi çağırmayı bir de İngilizce küfürleri biliyor.)(Glasex iyiymiş yalnız, Camsil üretirsem rakip isim olarak koyulabilir.)
Şirketin sahibi tabii hayatının 33 yılını kıraathanede geçirdiği için apış arasını kaşıyarak son noktayı koyuyor: "Kardeşim, bu sıvı cam silmiyor mu, siliyor.Spççkk(dişlerin arasında bir şey temizleme efekti) Adı da CamSil olacak bu kadar."

Bu gece yatmadan önce Tuncay Özkan'ın Penelope Cruz'la film çektiğini düşünün. Ben tam şu saniye düşünerek günlük stresimden uzaklaştım. Müzikleri de Fazıl Say yapsın mesela. Nasıl bir şey olur acaba? Sanırım Terminatör gibi bir şey olurdu. Çünkü sürekli bir korku ve baskı seziyorum Tuncay'da. Gömleğinin altından terli fanilası gözüken Gri takımlı Tuncay, Penelope'yi kurtarmak için Kanaltürk binasının üstüne düşer, fakat bu yükseklikten düşünce zarar görmesi gereken Tuncay'ın cebindeki Dia mendil paketleri yavaşlatarak düşüşünü yumuşatır. Böyle devamını siz yazın artık. Bir yazıda Tuncay Özkan'la Pedro Almadovar'ı aynı anda kullandığım için kendimi kötü hissediyorum inkar etmeyeceğim.

P.S: Şöyle bir şey var yalnız, diyaloglu şaka yazmışım yukarı. Camsille ilgili olan. Kendimi o kadar kötü hissettim ki okuduğum zaman, Hürriyet'in köşe yazarlarına yakışan bir hareket! Geçenlerde Ahmet Türk'le Erdoğan'ın görüşmesinde buna benzeyen bir rezalet yaşanmıştı. Hele şive taklidini yazıda yaptırmak kadar rezil çok az şey gördüm hayatımda, belki Kibariye'nin gülümsemesi olabilir.
Bir tane daha bu yazıyla ilgili sıkıntımı ekliyorum bir haftadan sonra. Yukarıda Louis Armstrong yazmışım, fakat o sırada tamamen İsmail Türüt'ü unutmuşum, o yüzden Louis'i yazdım. Yoksa artistlik yapmam okura. Bilindiği gibi Queensland'de yapılan terleme yarışmasına İsmail Türüt gidemese de ter bezlerini kargoyla yolladı ve birincilik madalyasını ter bezleriyle beraber ona geri yolladılar. Yarışmadan kazandığı paranın büyük bir kısmını Selpak'ın Ar-Ge bölümüne bağışladı.
 
Copyright © 2010 MONTEYN