22 Mayıs 2012 Salı

Sonsuz Maymun Teoremi Üzerine

"Canım dediklerim daktiloma sıçtılar."
                                                        Mike Phillips

Sonsuz Maymun Teoremi denen bir olay var birçoğunuz biliyordur, çok küçük/büyük sayılar, olasılık gibi saçmasapan işlerle uğraşıyorsanız mutlaka denk gelmişsinizdir. Bu teori belirsiz bir sürede bir maymunun klasik örnek olarak Shakespeare'in tüm yapıtlarını rastgele daktilo tuşlarına basarak neredeyse kesin olarak yazabileceğini öne sürer, kanıtlar neyse artık matematiksel kelimelerin normal dile girmesiyle söylenen her şey yanlış olabiliyor. Neredeyse kesin, ise, ancak ve ancak derken falan bir bakmışsınız yazı çöp olmuş. Zaten gerek de yok siz ne demek istediğimi anladınız.

Bu mevzuyu bir gün, merak edip deniyorlar Plymouth Üniversitesinde. Bu test için kullandıkları hayvanlar Türkçe'de "Sorguçlu Kara Şebek" olarak bilinen bir tür, bu türün fotoğrafını yukarıda görebiliyorsunuz. Matematik konusunda aşağı yukarı hiçbir bilgim yok, bazen gerçek hayatla içiçe olduğundan bahsediyorum ve övüyorum falan, ama şöyle bir şey var ki bir insan yukarıda fotoğrafını verdiğim vatandaş ve 5 tane arkadaşının Shakespeare'in tüm yapıtlarını yazabileceğiini hangi çürütülemez yöntemle kanıtlarsa kanıtlasın ben o adamla çok net bir şekilde ilişkimi keserim. Bu arada bu yazdıklarımı da sakillikten korumak için bu teoremin evrimle ilişkilendirilmesi kısmının beni ilgilendirmediğini belirteyim, zaten 2012 yılında evrimle ilgili tartışmak dahi yersiz, ama sonuçta ayda 15-16 hit alan bir site, google'da aratılsa konu hakkında bir şey çıkar ve yazımın http://www.kutubisittedemehdiveisa.com/ tipi sitelerinde yayınlanırsa hiç de memnun olmam.  Neyse, dönüyorum olaya. Bu vatandaşlar daktiloda paso S harfine basıyorlar vesaire ve en sonunda daktiloya işeyip sıçıyorlar. Çok eminim ki bunu yapanlar maymun olmasaydı sanat camiasının bir kısmıdan büyük bir alkış tufanına nail olabileceklerdi, lütfen bu konu hakkında aşağıdaki videonun 2'nci dakikasından sonrasına biraz bakınız:


"we live by worth, and apply value, but everything is shit" dediği anda videoyu kapamadıysanız çok çılgın yerler geliyor. Bu tip durumlarda ben doğrudan diyaloğu kesmeyi uygun buluyorum. Geçenlerde bir bakkalla Ingmar Bergman sineması hakkında konuşuyoruz, hastasıyım diyor Höstsonaten falan sayıyor. Ciddiyim bizim buranın bakkalları böyle, inanmayana ekmek dolabının üzerindeki Bergman alıntısının fotoğrafını yollarım aklı çıkar. Sonunda dedim ki, açıkçası Bergman'ın 5-6 filmini izledim sinemasını çok bilmiyorum,fakat (Bu arada Bergman sinemasıyla ilgili Jonathan Rosenbaum'un 5 yıl kadar önce New York Times'da çıkmış çok hoş bir eleştirisi var, bir saniye onun linkini bulayım, aha buldum bunu hyperlink olarak gömecektim ama gerçekten okunmasından memnun olacağım için açık bir şekilde yazıyorum http://www.nytimes.com/2007/08/04/opinion/04jrosenbaum.html?pagewanted=all ) benim de en sevdiğim yönetmen Luis Buñuel dedim, evet sadece bunu dedim yani gidip de sürrealist o süper, eşekle piyano çektirtiyor muhabbetlerine girmedim ve adam bana "Ne varsa eskilerde var" dedi karşılığında o an o tatlı muhabbetimizin anası sikilmiş oldu ve diyaloğumu adamla kesip gözyaşlarına boğulmuş bir şekilde eve doğru yola çıktım, rimellerim akıyordu, evet bir kadını bu şekilde ağlatmayı başarmıştı bunu diyerek bakkal, neden dedim bulutlara neden, sordum gözyaşlarımı kanalizasyonlardan...

Ay fenalık geldi, üç nokta da kullanınca hakikatten çok sevimsiz oldu da, aşağı yukarı ne anlatmak istediğimi örnek açıklamıştır sanırım, yani karşıdan gelen tepki eğer böyle anlamsızlık içeriyorsa dayanamıyorum. Nostalji hayatta en tiksindiğim olaylardan biri olmasının yanısıra, insanlığın gelişiminin önündeki en büyük engellerden biridir de aynı zamanda lanet olsun şu saplantıya. Nostaljinin elleri kurusun, kurudu da.


P.S: Bu arada şuraya Aguirre, der Zorn Gottes'in müziğini alttan alttan vermişken, Popol Vuh ve Werner Herzog ilişkisinin sinema tarihinde benim için "sevgisiz olmaz ama evlilikte önce saygı, uzun ve mutlu beraberliğin temeli bu" gibi lafının hakkını verecek derecede uzun bir ilişkileri olmasına imreniyorum diyebilirim.

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Blogger'ın Yeni Arayüzü Üzerine

Değerli dostlar blogger isimli bûlokçuluk sitesi yeni arayüzüne geçtiği için nasıl kullanacağımı bilemediğimden hiçbir şey yazamıyorum bunu da bilen bir arkadaşa dikte ettiriyorum. İnternet siteleri yeni arayüze geçtikleri zaman çok samimi bir şekilde o şirketin CEO'sunun kayınpederine kadar sövüyorum size o kadar diyeyim. Bugün böyle bir şey yapsa sövmeyeceğim tek insan Apple'ın kuruluşunda rol oynamış saygısever abimiz Steve Wozniack'tır onun da bende yeri ayrı çünkü Francis Ford Coppola'yla beraber terleyen hafif şişman sakallı adam kontenjanından yüreğimde küçük de olsa bir yeri var. Bu arada fotoğrafın bu kadar kötü düzenlenmesinin sebebi tabii ki benim bilgisayardan anlamayan arzuhalcimin işi, yoksa bildiğiniz gibi kesinlikle en azından yarı profesyonel yazılımlar kullanmaktan çekinmiyorum yazılar için hazırladığım görsellerde.

Kardeş gibiydiler diye bir film vardı ama ne olduğunu hiç hatırlamıyorum. Kadir İnanır'ın kimyacı olup babası geldiği zamanlar "haşohaşikio" şeklinde zikrederken, Müjdat Gezen tarafından gizli mabet ayarında depoya kale hazırlanması ve kendisini de müziğe vermesiyle sinsice meraklarının peşinden gittikleri film olarak varsayacağım bu filmi. Oradaki ortam da değme Amerikan Filmi Garajına taş çıkartır özelliklere sahipti, hatırlarsanız Kadir İnanır'ın attığı gollerin kalede kaçıncı derecelere geldiğini gösteren 90, 80, 70 gibi yazılar bulunur, bir de kimya dolapları çevrildiği zaman ardından 70lerin az erotik fakat otuzbirden de maruz bıraktırmayacak seviyede bir çıplaklık içeren kadın resimleri ortaya çıkar. Açıkçası bu filmdeki ortamdan benim aklım çıkmıştı fakat hiçbir yeteneğim olmamasından mütevellit, evin tavanına balon bantlayarak bu isteğimi gidermiştim, gerçekten çok zor bir çocukluk geçirdim. Karşınızdaki yaratıcı olaydan aldığınız ilhamla tavana balona bantlamak kadar sefil bir şey varsa o da Action Manle hayvan evladı gibi ortalığı kırıp paraşütle oraya buraya attıktan sonra yorulduğunu varsayıp sümüklü mendilinizi yorgan olarak kullanarak uykuya yatırmaktır ki bu örneği verdiğime göre bir arkadaşımın bunu yaptığını tahmin edebilirsiniz sanırım.

Neyse efendim, bu filmdeki Müjdat Gezen ve Kadir İnanır'ın pantolonlarına bakarsanız ispanyol paça pantolonun altın çağının tam doruk noktası olduğunu varsayabilirsiniz, çünkü Kadir İnanır pantolonunu yelken bezinden yaptırdığı için aynı zamanda rüzgarlı havalarda eve ulaşımını pantolonunun paçalarıyla gerçekleştirerek çevre dostu bir yöntem kullanıyor. Ayrıca kendisinin 1996 yılında pantolonu son kullandığı zamanlarda çift katlı otobüslerdeki Tamek Reklamlarını almaya başlayan ilk insanlardan olduğu da çeşitli fotoğraflarla kanıtlanmıştır.

Param yok, şakşakşak, pulum yok şakşakşak, malım mülküm olmasın ziyanı yok, aşk dolu şu kalbim, işte budur benim servetim


Ayrıca bir saniye, adam kimya okumuyor futbol peşinde de insan babasını böyle alçakça kandırmaya çalışmasını bu kadar mı küçük düşerek gösterir, tamam o zaman wikipedia yok da,  ne bileyim kuantum fiziği falan var yani, max planck falan desen kuantum desen Peder Bey'in dibi düşecek zaten. Bu arada Hulusi Kentmen oynadığı filmlerin aşağı yukarı %93'ünde baba olmasına rağmen dönemin şartları(zeitgeist vesaire) gereği saygısızca Peder Bey kullanımına maruz kalmıştır ben öyle evlatların ağzını kırarım arkadaş. Neyse bundan 3 yıl kadar önce Hulusi Kentmen'in bıyıklarından bahsettiğim bir yazı vardı ona da bakabilirsiniz isterseniz bir ara.

Bugün ikinci bahsetmek istediğim bir konu, dün gece gördüğüm bir rüya, rüyamda televizyon statiği izledim dostlar. Evet, bilinçaltım öyle pırılpırıl olmuş ki, ne bir ata binme, ne de böyle birden halkın ortasında çırılçıplak kalma gibi şeyler görmüyorum. Tamamen arınmış insan-ı kâmil şeklinde televizyon statiği izledim rüyamda çok uzun süre boyunca. O ne öyle yapısökümcü gibi rüya görmeceler falan. Sizinle Yahudi Surf Rock yapan bir grubu paylaşarak bu yazıyı sonlandırıyorum şalom alehem.


13 Nisan 2012 Cuma

Sanatorium Pod Klepsydra ve Jackson C. Frank Üzerine





Uzun zamandan beri, müzik ve sinema gibi muhabbetleri önermiyordum, fakat 5-6 ay kadar önce izlediğim Sanatorium Pod Klepsydra'yı önermek için de içim içimi kemiriyordu.(filmde meme falan da var onu belirteyim. 21 yüzyılda, porno çağında halâ normal filmlerde meme görünce aileyle pazar günü televizyonda imdb'den 6.2'den aşağı puan almış film izlercesine utanıyorum. Yok ya hu ne utanacağım tam deli zamanları şimdi onların gençler eğlensin.) Sonunda filmi internetten bile izleyebileceğiniz şekilde buldum. Dili Lehçe ve aynı zamanda İspanyolca altyazı gömülmüş, bu blog'u takip edenler arasında İspanyolca veya en azından Lehçe bilmeyen olmadığını tahmin edebiliyorum. Öteki türlü zaten kendisine bir adet tavırlı Demet Akalın şarkısı sözü yollarım, yani google'dan aratsın onu bile yapamam ne İspanyolca ne Lehçe bilmeyen insana. Bu arada Lehçenin de mesela Krakow Lehçesi gibi kendine ait Lehçeleri var(Vedat Özdemiroğlu yavaş yavaş vücudumu ele geçiriyor!!) Filmin şu kelimesinin üstüne basarak ulaşabileceğiniz anlardaki delilik performansı aşağı yukarı tüm film boyunca devam ediyor. Az çok bilindiği gibi bir tane bile film analizi yapmışlığım yok blogda. Genellikle dijital televizyon platformlarındaki gibi filmin özetini veriyorum. Mesela atıyorum, Kibar Feyzo için "Feyzo askerden dönmüştür. Fakat başına neler geleceğini bilmemektedir...(süre:82 dakika)" ya da işte atıyorum The Sixth Sense için "Meğerse Bruce Willis ölüymüş...(süre:107 dakika)" gibi açıklamalar yaptığım için, bu film için de bir sonraki paragrafta film hakkında söyleyeceğim çok az şey olacak.

Edebiyatta ve sinemada estetik kaygısının, simetrini hastasıyım. Bu filmin en önemli avantajı eğer havalı görünmek istesem "sirküler bir senaryoya sahip olması" diye götümden uyduracağım bir kavramla destekleyeceğim içeriğe sahip olması. Yani şöyle diyeyim film için, bu filmin üç boyutlu senaryosu çizilse düz bir çizgide değil, bir çember şeklinde olurdu kaldı ki bu çemberi de size çizeyim bir saniye


Yalnız bunu sanıyorum ki eliptik geometri denen olaya göre çizdim şu Lobachevsky denen adamın ortaya attığı. Bu tip mevzularda çok az bilgim olduğu için düzeltmek isteyen kişiden seve seve yardım alabilirim. Neyse anlatmak istediğim şu şekilde, istesem Mspaint'te çember çizebilirdim ama çizmedim. Yani bu saçmasapan şekle tepeden baktığımızda aslında bu bir çember, ama bu şekilde baktığımızda filmin temposunu gösterir bir şekil, evet aynen öyle. Film işte aynen bu kadar akıldışı bir içeriğe sahip, çünkü bir de geometriyle nasıl anlatacağıımı bilemiyorum ama bu çemberde aslında devamlılığı kesip alternatif bir çembere geçen zaman kaymasını gösteren içi boş bırakılmış noktalar olmalıydı. Evet, tam olarak bu şekilde açıklanabileceğini düşünüyorum filmin, izlemek isteyenlere de neşe diliyorum, çünkü hakikatten müthiş bir film, çıktığı zaman bebiş insan Ingrid Bergman'ın(<3) başkanlığını yaptığı 1973 Cannes Film Festivalinde de ödül almış, yazıyı yazmadan önce yeni öğrendim.

Başlıktan da görebileceğiniz gibi ikinci önereceğim insan Jackson C. Frank. Adamın adeta pamuk tarlalarında katır tepip kör olmuş 1920'lerin Zenci Delta Bluescuları(1920'lerde ve 30'larda kör olmayan bluescu neredeyse yok gibi bu arada, isterseniz aratın. Keza sonradan bu akıma Aşık Veysel de katılır.) gibi hayatı olmuş, bir anlatayım da,gitarına ilmek ilmek, ılgıt ılgıt işlediği acısını,sevdasını, memleket hasretini falan filan(bu arada dikkatinizi çekti mi ama Blog şu an gece 12'de rtük'ün 1992 yılında çektiği bir belgeseli ceza olarak sike sike yayınlatması olayına dönüşüyor adeta. İlmek ilmek, sevda falan filan derken)siz de acısını paylaşın. Önce kendisinin sahip olduğu tek albümün kapağını koyayım.
Şimdi şöyle oluyor bu adam 11 yaşındayken okullarında bir patlama oluyor ve bulunduğu müzik sınıfına doğru ateş topu geliyor, ateş topu ya hu yuh. Adamın 15 arkadaşı ölüyor, kendisinin de vücudunun yarısı yanıyor. Bu sırada hastaneye yatırıldığında oyalansın diye buna gitar veriyorlar, bu da onu bızıklıyor falan. 21 yaşına girince bu patlamadan ötürü 110,500 dolar sigorta parası geçiyor eline, basıp İngiltere'ye geçiyor. Albümünün yapımcılığını Simon & Garfunkel deyu deyu bildiğimiz ikilinin Paul Simon'ı üstleniyor. Fakat adam o kadar utangaç ki, bir perdenin ardına saklanarak kaydediliyor falan. Sonra albüm çıkıyor, biraz tutuluyor ama sonradan birkaç insan hariç kimsenin umrunda olmuyor (Nick Drake de bu birkaç insandan biri bu arada.) Sonra işte çocukluk travması vesilesiyle depresyona giriyor, 70lerde evleniyor, çocukları kistik fibrozis yüzünden ölüyor.Ya sonra da adamı kaldırımda buluyorlar falan, bir süre bakıyorlar ediyorlar, sokak çocukları ateş mi atıyor ne oluyor bir de sol gözü kör oluyor üstüne üstlük. Zaten bulduklarında Syd Barrett'ın Wish You Were Here kayıtlarındaki hali gibi bir şeymiş adam. Sonra da kansızlık ve damar tıkanıklığından ölüyor adam 1999 yılında, yarak gibi hayat yaşamış, yazık adama. Bu da bir şarkısı, zaten albümü müthiş, dinlemeyene bundan sonra blog'da Lehçe veya İspanyolca bilmiyormuş muamelesi yapacağım.

11 Nisan 2012 Çarşamba

Henry David Thoreau'nun Radikal İslamcı olması Üzerine

"Suskunluğum asaletimdendir. Her lafa verilecek cevabım vardır. Lakin lafa bakarım laf mı diye. Adama bakarım adam mı diye. Anlayana!!..."
Oscar Wilde, Best of Alıntıs

Merhaba değerli okurlar, bir zamanlar internette verilen her türlü alıntının aslında Oscar Wilde'a mal edilebileceğini anlatan bir yazı okumuştum. Açıkçası böyle bir şey okuyup okumadığıma dair hiçbri fikrim yok, sanırım Uncyclopedia'daki her alıntının Oscar Wilde'a mal edilmesinden ötürü ufak bir kafa karışıklığı yaşıyorum. Ama bu arada yazının girişindeki alıntıyı bizzat Oscar Wilde'ın 1992 yılında 4. basımı yapılmış alıntılarının toplandığı kitaptan yaptığıma dair bir yalan atacak değilim. Bu arada geçen yazıda atlardan bahsetmiştim hatırlayacaksınız, bence atların da suskunluğu asaletinden geliyor, maşallah Terrence Mallick filmi gibi hayvanlar.

Bugün, Thoreau'dan ve gizli Radikal İslamcılığından bahsedeceğim. Çünkü, baktım seksli yazılar tutmuyor, komplo teorisi sikine yüklenme kararı aldım. Çünkü geçenlerde emin değilim ama ortalama 250 yıldan beri bilinen Fedex amblemindeki ok işaretinin çok fena sübliminal mesaj olduğunu anlatan bir şeye mi denk geldim öyle bir şeyler oldu emin değilim, tabii bu tip insanlar ziyanlık doğal olarak, ciddiye alanların zeka seviyesi 13 yaşlarındayken görülen ilk erotik kanal şaşkınlığıyla tüm aklın yitirildiği anla birebir özellikler yaşıyor, sadece limiti sonsuza gidiyor o kadar. İyi ki bu tip safsatalara inanan arkadaşlarımın üzerine Zippo yakıtı döküp yakıyorum. Bu arada aklın yitirildiği an falan derken, Radikal Gazetesi'nde yarak gibi simgesel futbol karikatürleri çizilen bir köşe var "Mantığın bir anlık çöküşü" diye öncelikle şunu diyeyim kötü çünkü didaktik amaç içeren hiçbir karikatür yeryüzünde şimdiye kadar kimseye anlamlı ve zekice gelmemiştir yapanlar da dahil buna bu arada. Sonra da asıl söylemek istediğim kısıma geleyim hakikatten yaratıcı yoksunluğun yanısıra embesilce "A Momentary Lapse of Reason" gibi bir albümün ismini(ki isminden başka elle tutulur pek yanı yok zaten) çalması açıkçası bana kalırsa sadece sefilce. Bu köşeye, çok iddialı değilim ama 90ların ortasında başladığına emin gibiyim, çünkü ancak o dönemde böyle yarrak gibi, ama çok zekice olduğu sanılan isimler tutabilirdi.

Doğal olarak burada Picasso'nun sözü gibi bir şey aklınıza gelmesin lütfen. Şu kötü sanatçı taklit eder, iyi sanatçı çalar. olan . Çünkü bu çalma işi biraz daha akıllıca şeyler içermesi gereken bir şey, ya da montaj falan. Amele sümüğü gibi çeviri yapıp tahtadan geçirmeyi içermiyor.

Thoreau bildiğiniz gibi kendini doğaya salmış, eşekçi birisiydi. Sivil İtaatsizlik falan diye bazı yazılar karaladığını ve anarşizm hususunda bazı mevzuları etkilediğini falan az çok biliyoruz. Ancak şunu bilmiyorduk, geçenlerde ormanda korunmuş ahşap evinin tahtalarından birinin altında bulunmuş günlüğünde kendisinin radikal islâma yatkın olduğuna dair bazı metinler çıktı!!! Tabii ki ne bir ağaç evim oldu, ne de ahşap kulubede günlüğümü saklayabileceğim bir gizli bölme vesaire. Halbuki koltuk minderinden kale yapmayı falan da çok severdim. Neyse, kendisinin zaten sakallarından ele verdiği oldukça belli olmasına rağmen El-ezher Üniversitesi'ndeki mollalar gibi aynı zamanda secdeye varırken kafasını sertçe yere vurarak alnını morarttığına dair bilgi geldi.

Bu arada bu süper bir geyik bilmeyen varsa diye anlatıyorum. Bu adamlar, kafayı sert vuruyorlar secdeye varırken alınları morarıyor, açarsanız Mısırlı Mollaların alnında ceviz büyüklüğünde morluklar görebilirsiniz. Neyse, aga işte bu meğerse imanın gücünü temsil ediyormuş falan, allah sevgisiyle kendini salıyor yere falan ki bizzat beni doğduğumdan beri traş eden berberim 93 yaşındaki dedeme bunu önerdi, yani bir nevi islamique Süper Mario modası olmuş son zamanlarda, internette isterseniz La mode islamique de Super Mario diye aratıp konu hakkında daha detaylı bilgiye sahip olabilirsniz. Kafayı kutuya vura vura leblebi gibi topluyorsun sevapları bir nevi. Yıldız çıkıyor, sormalık sarı çiçek çıkıyor. Sormalık sarı çiçek ne ya hu. Sormalık sarı çiçek gelmiştir.(bu son cümleyi ben değil, Vedat Özdemiroğlu ve Alpay Erdem bir haftalık çalışma sonucunda yazdılar onu söyleyeyim bu arada. Bildiğiniz gibi bu kadar kötü şaka yapmamak için önce arkadaş çevremden onay alıyorum.)

İşte, Thoreau'nun bahsettiğim fotoğrafı, internette başka bir yerde bulmanız mümkün değil bu ibretlik fotoğrafı.
Kendisi gibi Lincoln hakkında da çeşitli söylemler var ama kanıt olmadan kimseyi zan altında bırakmak istemem yani. Bugün bir klasikle veda ediyoruz radyo monteynin gönül dostları ve bu şarkı Lyon-Bordeaux seferini yapmakta olan Métro Tourisme'in Berceste Dinlenme Tesisindeki yolcularına geliyor:

21 Mart 2012 Çarşamba

Bağnaz Metal Fanlarının Dünya Gelişimine Etkisi Üzerine


Değerli okurlar, yıllarca fotoğraflarımı merak ettiniz, belki de rüyalarınıza da girdim falan, fakat aşağı yukarı şu çizime benziyorum, böylece bu yılların hasreti de sonlanmış oldu.
Şekle ilk baktığımda ben de çözemediğim için söyleyeyim, bu 4 yaşındaki bir kuzenimin, beni yatakta uyurken çizdiği resimdir.("Hikayet-i Kazan Begün Oğlu Uruz Han Tutsak Olduğudur" gibi bir şey biraz aslında) Uyuyorum, Valide Hanım benim kuleme gelip "Ay Monti bak ne kadar güzel çizmiş değil mi?" deyince beynimden vurulmuşa döndüm. Ne yalan söyleyeyim ondan daha iyi çizemem, ama ikimizin de sik gibi resim yeteneği olduğu gerçeğini değiştirmiyor bu. Ben de o yaşta çizsem aşağı yukarı bunu çizerdim, şimdi de yine buna benzer bir şeyi çizerim.

Gelecek görememenin yanısıra, demek büyüyünce kafa dengim olmayacak bir akrabam daha olacak, yapacak bir şey yok diye içimden geçirdim. Öyle bir şey var çünkü, belki sizin de muzdarip olanlarınız vardır. Abi çocukken sidik yarışı yaptığım adam(gerçekten, klozet başında, en uzun süre kim işeyecek şeklinde) şimdi tamamen bir yabancı olmuş, yüzünü gördükçe "biz büyüdük ve kirlendi dünya:((((" diyesim geliyor.(ben hep kaybederdim, idrar yollarım geniş olduğundan ötürü sanırım.)(Aslında penisle de ilgili bir durum sanırım, sonuçta onun da genişliği çıkış hacmini ve tazyiğini ayarlayan bir şey. Bilhassa bizden bir küçük olanın oldukça dar bir çıkışı vardı sanırım, biliyorum çünkü klozette projectile motion'ı en yüksek olan oydu gibi hatırlıyorum. neyse önemli değil.)

Bugün, size Dünya gelişiminin önündeki en büyük engelleri sıralayıp bir tanesi üzerinde de biraz konuşacağım.

1. Bencillik(çözüm yok, geç)
2. Ahlaksız politikacılar (anarko nihilizm)
3. Dolmuş Şoförleri (çözüm yok, surata levye yenebilir)
4. Bağnaz Metal ve Pink Floyd fanları (şimdi aşağı geliyorum)
Geldim. Efendim, metal müzik ben de dinliyorum, benim
metal müzik dinleyen arkadaşlarım da var, benim Katalan arkadaşlarım da var yani bu bilinsin. Fakat bu dinleyici tipi şöyle "Abi Mozart, Bach vs. yaşasa kesin metal müzik yapardı." diyen tip. Eğer bunu diyen bir çevreye sahipseniz çok büyük ihtimalle arkadaşınızın zeka yaşı 16, doğrudan bağlarınızı koparmanızı tavsiye ederim. Çünkü NAH METAL MÜZİK YAPARDI. Arkadaşım şunu kafana bir sok artık, teknik gelişmişlik müziği daha değerli kılmıyor. Ayrıca Malmsteen gibi tiplere asla prim vermeyen biri olarak, müzikte virtüözite olayını ne yalan söyleyeyim biraz küçümsüyorum. Ulan ne alaka diyecek olursanız, yani şu şekilde diyeyim.
Allah bunların belasını versin. Öyle yani. (Frank Zappa hariç)(canım benim ya)

Buna mantıklı bir çözüm yok malesef, sonuç olarak 16 yaş kolay atlatılan bir dönem değil, kendimden biliyorum Hürriyet'in Kelebek(Papillion) ekine bile otuzbir çekerdim. Bu arada değerli dostlar, Cemal Süreya'nın ve Robert Crumb'ın iflah olmaz otuzbirciler olduklarını biliyor muydunuz? Yeri gelmişken belirteyim, halâ Robert Crumb'ın hayatını anlatan Crumb belgeselini izlemeyen varsa, izlesin. Yıl olmuş 2012 hala bu belgeseli izlemeyen var çünkü.

İşin iyi yanlarından biri Criterion Collection'dan çıkması. Criterion Collection benim için Casablanca'yı listesine almadığını bildiğim günden beri değerli bir kurum özelliği taşıyor. Aşağıdaki amblemi de gördüğünüz herhangi bir film, çok büyük ihtimalle kol gibi çıkacaktır
Janus Roma'da değişimin tanrısı, saygıdeğer bir kişilik, arkadaş çevresi tarafından da "iyi çocuk" olarak nitelendiriliyor. Tabiî o zamanlar daha Tanrı değil, bir gün Forum'da herkes yanına mermerden yapılmış facebook'unu getirmiş, bir şeyler kazıtıyor falan. Duvarına "Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir!!!11bir!" yazdırtan ilk kişi olduğu için Tanrılık mertebesine yükseltiliyor. Aynı zamanda "sessizliğin sesi" ve "Jül Sezar'ı bu ülkeye çok yararı olduğu için öldürttü kahbelerrrrr.... Anlayana" gibi daha az popüler paylaşımları da olduysa da en çok dediğim gibi bu değişim sikinden ekmek yedi. Tabii Roma yıkılınca falan, elinde avucunda ne varsa satıp bir film şirketi kurdu. Janus Filmcilik yapmayalım abi, Erler Film gibi aile şirketi ismi gibi duruyor biraz değiştirelim falan deseler de dinlemedi. Açıkçası iyi de yapmış, ben bu sahneyi filmin başında gördüğüm an genellikle titreyip kendime geliyorum korkudan.

Neyse, Pink Floyd fanlarına da değinip bitireyim. Açıkçası bu konu çok çetrefilli, sanırım blogda önceden de bahsetmiştim ama tam hatırlayamıyorum belki sadece düşünmüşümdür de. Ama sadece şunu söyleyeyim Pink Floyd dünyanın en iyi grubu değil ve elemanlarına sürekli tanrı vesaire diyerek yüceltmek de basitlik ve hayatında ilk kez büyük bir grup keşfetmiş bir insan basitliği ve sığlığı içeriyor. Ben de seviyorum Pink Floyd'u kardeşim, ama yeter ya hu, adamları adeta dokunulmaz yaptılar. Al David Gilmour geçenlerde The Orb'la beraber sik gibi bir albüm çıkardı, Roger Waters her daim cacıktı zaten siktiret. Diğer iki elemanı saymıyorum, gruba olan katkılarından daha çoğunu ben bir dönem birkaç tane PF albümü satın alarak maddi bir şekilde yapmışımdır muhtemelen. İşte şarkı:


P.S: of ya ne pink floyd'u amınakoyayım tartıştığım konuya bak.

27 Şubat 2012 Pazartesi

Atlar ve Atların Travmatik Anlara Etkileri Üzerine

Yukarıdaki albümü,halihazırda fotoğrafını da koymuşken Neutral Milk Hotel sevenlere önereyim. Karısının travesti olduğunu öğrenip ondan hamile kalan bir adam hakkında konsept albüm, sözler gayet başarılı, at mat demişken halihazırda bu albümü de önereyim dedim sadece konudan biraz uzak olarak.

Kişiler kendilerini sarsan deneyimler yaşayabiliyorlar, ilkokuldayken yapılan zalimce bir yavru hayvan cinayeti( sakın yanlış anlaşılmasın Ömer Seyfettin'in öyküsü İlk Cinayet aklıma sonradan geldi.),yakın akrabanın ani ölümü intiharı gibi. Godfather'da adamın yatağında kesilmiş at başıyla uyanması mesela bu anlardan biri. Bir gün Mme. Monteyn'le bir yerlerdeyiz, bacaklarında yatarken fırsssss diye bir ses duydum, gözlerimi açtığımda bir atla yüzyüze geldik.

Yalan atmayacağım, at psikolojisinden zerre anlamıyorum(allah kahretsin Ömer Seyfettin'i, şimdi de akıma Kaşağı geldi. EVET BENİM İÇİN KAŞAĞI'DAKİ ÇOCUĞUN KUŞ PALAZI OLUP ÖLMESİ DE, BOMBA'DAKİ SEKSLİ AYIPLI SAHNELER DE ÇOCUKLUĞUMDA BÖYLE DERİN YARALAR AÇTI TAMAM MI:'( ) bu sebeple ata gitmesi için ne yapılması gerektiği, ya da nasıl sevilmesi gerektiğini bilmiyorum. Atlık müessesi benim için tamamen bir muamma, çok küp şeker verilince kör oluyorlar sanırım, bir de at arabalarında koşarken yollara sıçmasınlar diye şoförle(aka at arabacısı) at arasındaki bölüme buğday çuvalları geriliyor bunlar genel bilgilerim.

Kalkıp attan uzaklaşıp başka bir yere oturduk ama at ardımızdan gül satmaya çalışan çiçekçi gibi geliyordu, tam her şeyi hazırladık fırsssss diye yavaşça yanımıza geldi. Bazen büyük şehirlerde gezerken takip edildiğimi düşündüğüm oluyor, işte bu atla yüzleştiğimden beri şüphelerim daha çok arttı. Hayvan öyle bir bakıyordu ki "Sorunun ne birader?" diye sorsam suratımda çizgi film rezil olmuşu gibi nal izi çıkacağı kesin. Ya da nasıl bir hayvandı biliyor musunuz? Hani otobüste bir yerde duruyorsunuzdur, sizi yan yan iterek yerinizden eden hayvan evlatları vardır, ya da konserlerde de oluyor sanırım, işte onların hepsi bu atın soyundan geliyor. Bunu yapan birine doğrudan "Kardeşim at mısın sen, bana pasif agresif yöntemlerinle zulmediyorsun?" diye sorabilirsiniz. Sonra kalktık at da siktir oldu gitti zaten, meğerse amacı sadece halkın huzurunu ve toplumsal düzeni bozmakmış, ki bildiğim kadarıyla kabahatler kanununa göre 69 lira ceza kesilmesi gerekiyor, şikayet etmedik tabii ki atı gidip bir köşede durdu. Atlar biliyorsunuz ayaklarındaki kilit mekanizması vesilesiyle ayakta uyuyabiliyor, bir nevi 2-4 nöbetindeki erlerle benzer bünyeye sahipler diyebiliriz.

İşte benim atlarla ilgili hissiyatım burada bitmiyor çünkü, asıl bahsetmek istediğim konu yaklaşık 3 yıl önce kadar gerçekleşmişti. Bir gün küçük bir kasabada yolda yürüyorum, hava kurşun gibi ağır ve ben de bağır bağır bağırıyorum. Çünkü kulaklıklarım var kulağımda ve şarkı söylüyorum. Önümden bir at arabası geçiyor, adam saman taşıyor karısıyla iki çocuğu da samanların üzerine oturmuşlar neşeli olmasa da kendi hallerinde yolda gidiyorlar(bu arada dikkatinizi çekerim şimdiki zamana geçtim merak öğesini belki arttırırım düşüncesiyle) Bir şey oluyor, deprem falan değil, at huysuzlanıyor şaha kalkıp kendini birden yan tarafa doğru atıyor, ki boyunduruklarıyla beraber tüm at arabası 4 tekerlek üzerinde dengede olmasına rağmen araba devriliyor. At yerdeyken debelenmeye başlıyor, ne olup bittiğine dair hiçbir fikrim yok ama boynuna tahtalar vurulmuş yerde debelenen at ciddi anlamda korkunç bir görüntü. Bazı hayvanlar acı çekmeseler bile ani hareketleri vesilesiyle sanki ızdırap içindelermiş gibi durur fakat bu at resmen acı içerisinde yerde kıvranıyordu. Samanlar yerlere dağılmış iki çocuk da sümük içinde ağlıyor. Arabacı atını seviyor belli, zulmetmiyor hayvana. Önce kafasını okşayıp sakinleştiriyor, ardından da arabayı da bir yandan iterek düzeltiyor arabayla atı. Hayvan sakinleşiyor, hiçbir şey olmamış gibi yine bomboş bakıyor, çocuklar kıpkırmızı olmuş sümük içinde anneleri de çocukları sakinleştiriyor. Adam samanların bir kısmını topluyor ve kadınla çocukları arabaya almıyor bir daha böyle bir şey yaşanırsa diye, kadınla çocuklar yollarına yürüyerek devam ediyorlar. Arabacı hayvanı biraz daha sevip ardından yemliğini takıyor bir köşede ve yollarına devam ediyorlar.

İnternette ciddi anlamda çok fazla gore video,çirkin olaylar vesaire izledim fakat o anda gördüğüm atın gözlerindeki öfke, korku karışımı hissiyat kadar hiçbir şey beni şok etmedi değerli okurlar. İşte bu sebeple atları çok sevmeme rağmen, biraz da korkuyorum.

Bu yazıyı da çok çirkin bir şey yapıp atlarla ilgili olmasa da atlı bir şarkıyla bitireyim de konsept tamamlansın.

23 Şubat 2012 Perşembe

Yanlışlıkla Gangsta Rap Camiasına Girmek Üzerine

Alfred Hitchcock sonradan Amerikan Vatandaşlığına geçmesine rağmen, gönlümde hep İngiliz olarak kalmış bir insandır. Hatta bir zamanlar Amerikalı bir tanıdığıma bu konuyu açtığımda "Dostum senin derdin ne ha, tabii ki de İngiliz" diyerek onaylamıştı. Alfred Hitchcock'a gelmeden önce sizi bu yazının "eğlenelim öğrenelim" kısmına davet ediyorum, tabii ki bu kısımdan sonra yazının sonunda "Okuduklarımızı Anladık mı? Cevap Verelim" de olacak, bilemeyenlere teneke eksi atacağım. David Lynch'in Dune'u çekmesinden çok önce Jodorowsky abimiz de bu girişimde bulunmuş ve film müziklerini Karlheinz Stockhausen, Magma ve Pink Floyd'a yaptırtacağı bu filmin başrollerinde Salvador Dali, Orson Welles, Alain Delon ve Mick Jagger gibi tipler oynayacaktır, tabii Dali hayvan gibi para ister, bunu dışında çeşitli yapım masraflarının çıkması sonucu iş tamamen Terry Gilliam'ın Lost in Mancha hikâyesine döner, bildiğiniz gibi Terry Gilliam uzun zamandır çeşitli filmler çekmeye devam etmesine rağmen yaklaşık 25-30 yıldır Don Quijote(quijote ya!)yi de çekmeye çalışıyor. Tabii filmde ölenler mölenler kalıyor, en son Robert Duvall'ın Don Quijote'yi oynayacağını duymuştum ama The Road'daki yaşlı halini gördükten sonra onun da filmin çekimlerinin ilk gününde öleceğine dair kanım perçinlendi. Bu olaylar iki yıl önce oluyor bu arada, iki yıl önce düşündüğüm şeyleri yazıyorum nedense ben de anlamadım.

Konuya dönelim, geçenlerde çok uzun zamandır izleme listemde bulunan Notorius'u izleme kararı aldım. Açıkçası Hitchcock'un kelek attıp bunalttığı filmini daha hiç izlemedim, çok güzel bir durum. NeyseTorrent'e abandım doğal olarak, birkaç versiyonunu buldum. Bu arada daha yüksek boyutlusunu buldukça bir küçüğünü siliyorum. Neyse, her şey oldu bitti, yaklaşık 1.6 gb'lık bir dosyada Notorius'u açtım, ve açtığım gibi şu altta posterini görmüş olduğunuz film açıldı.
Şimdi Nigârlık, hip-hopçılık, rapçilik(lan KIRAÇ!) camiasına saygım sonsuz olmasa da, yine de dinlemekten imtina etmem, kökleri Isaac Hayes'le harmanlanmıştır, post-modern zamanların en temel öğelerinden pastiche'i kullanır falan filan. Fakat filmi izledikten sonra birkaç arkadaşımla birleşip kokain satıp çok bol pantolonlar giyip, yukarıdaki vesikalığı çektirince(oroyin satma lisansı için) başlayınca tamamen olayı yanlış anladığımı, Hitchcock ve tezcanlılığım vesilesiyle gangsta olduğumu fark ettim. Her akşam oraya buraya zarflar için kesik parmaklar yollamadan uyuyamıyordum falan. Tabii sonradan dedim ki, madem filmlerden bu kadar kolay etkilenen biriyim, neden başka bir film izleyip şöyle bir kendime gelip bu tip kötü olayları bırakmıyorum. Öncelikle Le Samourai'la ortamı biraz yumuşatıp efendi bir serseri oldum, sonra aniden ortayaş Woody Allen filmlerine yüklenip şehirli entelektüel oldum. Yani sonra da bu blog'u yazmaya başladım iki üç yıl önce. Şaka maka blog da 3üncü yılını doldurdu diyebiliriz. Doldurdu da ne oldu derseniz, bu süreçte dönüp de baktığım zaman "lan böyle rezil bir şeyi de mi yazmışım" diyeceğim 250'ye yakın yazı oldu.

Açıkçası yazdığım bir tek yazıdan bile utanmazlık etmedim, hepsinden ayrı utanıyorum, ama Kafkalık yapmaya lüzum yok. 159 okur da olsa, blogculuk müessesinde 16000 takipçisi olup yarak gibi yazanlar da var. Bizim girişim başarılı olamadı biraz(dikkatinizi çekerim ezikliği gidermek için birinci çoğul şahısa çekerek kendine değer atfetmenin bir örneği sunuluyor burada) Neyse ya öyle, bu arada birileri geçenlerde "Porto Riko hakkında yaz" demiş. Gerçi adam da uzun uzun halini anlatmış, medya gibi oldum. anasını satıyım. Neyse, o arkadaşa buradan bir cevap vereyim, din, siyaset ve Porto Riko hakkında konuşmuyorum kardeşim. Porto Riko'da çok acı çektim. Ama bu konuda da az çok ilgili olduğumu belirtmek için Porto Riko'da Amerika'nın bir eyaleti olmayı destekleyen politik bir partinin bulunduğunu belirteyim.

Şimdi The Chameleons'dan Less Than Human'ı paylaşacağım, bu arkadaşlar yaptıkları müzikle Joy Division'ı aşmış fakat pazarlama stratejilerinin güçsüzlüğü sebebiyle biraz daha az duyulmuş tipler olarak kalmışlar. Boru mu abi Joy Division/New Order Factory Records'a bağlı. Videoaki emmocu arka plana dikkat etmenizi öneririm. Videoyu hazırlayanın çok acı çektiğine ve onu kimsenin anlamadığına emin gibiyim:(



Okuduğumuzu Anladık mı? Cevap Verelim.

1.Yazar bu yazıda bayrağa mı sesleniyor?
2.New Order'ın tekrar birleştiğini biliyor muydunuz?
3.Kaprofili içeren pornolar da olmasına rağmen 2 Girls 1 Cup'taki bokların gerçek bok olmadığını biliyor muydunuz?
4.Monteyn'in twitter.com/monteynaga isimli bir hesapla sosyal medya sikinde atılım yapmak amacıyla birbuçuk iki yıl kadar önce hesap açtığını fakat kullanmayı bilmediği ve onu öğrenmek yerine Porto Riko'nun Amerika'ya katılmasını isteyen politik parti saçmalıklarını okuduğu için hiç tweet atmadığını biliyor muydunuz?
5.Yazıda gizlenmiş şifre de ne diyor?
6.Yukarıdaki sorum cümlesinde ki yazım hatası nedir?
7.Peki yukarıdaki cümledeki hata nedir?
8.Yukarıdakinde bir hata var mı?
9.Eski Yunan'da kimin okuluna matematik bilmeyenler giremiyordu?
10.Monica Belluci'den halâ geçmedi değil mi?
 
Copyright © 2010 MONTEYN