Hayatımda birinin sara krizi geçirdiğini ilk gördüğümde 11 yaşındaydım ve bir düğünde halay çekiliyordu. Bu esnada dondurma için annemden para dileniyordum ya da henüz saçmasapan plastik bir oyuncakla salona girmiştim, düğün için Türkiye'ye gelmiştik ve Salonun bulunduğu yerin adresinde Bağlar Caddesi ismi geçiyordu. O esnada şatomdan çıkmamış olduğumdan Fransız kentlerini dahi tanımıyordum. Bildiğiniz gibi Fransa'da Paris dışında tüm ülke kapitalizmin gelişiminin ardından dahi kırsaldır. Size Robert Brenner'la geliyorum, Merchants and Revolution'la geliyorum, çitlemeyle, agrarian origins of capitalismle geliyorum size canlarım, "görüntüleri izledim, ne yazık ki doğru :/". Neyse, bu esnada İstanbul'un Anadolu Yakası'ndaki meşhur caddeyle karıştırmış olduğumu bilmediğim için "Demek insanların övdüğü cadde buymuş, e bu bildiğin varoş sokağı" diye düşünmüştüm. Tam olarak düşünmemiştim tabii ki bunu 11 yaşında bir çocuk nasıl düşünürse öyle düşünmüştüm, yani sığır gibi. İçeri girdim. İnsanlar son düzlüğe girmiş yarışatı terliliğinde nefes nefese havasız düğün salonunda halay çekiyordu. Berbat, Brüt erkek parfümü kokusu havayı karbondioksitten beter zehirlemişti.
Halaydaki gençlerden biri aniden, sanıyorum ki düğün salonundaki ışıkların ve ritmik hareket neticesinde yere düşüp titremeye ve titreyerek salya saçmaya başladı. Olayın içeriği kapsamında halay esnasında sara krizi geçiren kişi karşısındaki çaresizlik bir anda insanın nasıl anlamsız bir hayat sürdüğünü anlamasına yol açıyor. Simlerin, topuzların, disko topunun, limonatanın ve damat halayının ortasında titreyerek salyalar saçan bir insan. Hemen yapılan müdahale esnasında evlatlarının çaresizliğinden ötürü kendileri de utanıp bir yandan da azap çeken anne babası ve hemen havalandırılan düğün salonu. Evlat kalktı ve düğünün geri kalanında tecrit edildiği köşesine kapatıldı. Nörobilimden anlamayan bir insanım, yazılımdan da anlamayan biriyim, ama beynin normal işlerken bir anda "çalışmayı durdurdu" uyarısı vermişçesine bir hali vardı. Bu osurukta gözlemleri tabii ki erişkin halimle yapıyorum, o esnada tüm salonun donukluğundan başka bir şey yok kafamda. Bir de çok ucuz salon ışıkları. Bu durumu aslında, Karl Ove Knausgard'ın Min Kamp'ının ilk cildindeki ölüleri ve hastaları hemen gözönünden kaldırma saplantımıza dair bir mevzuyu anlatmak için yazdım.
Geçen yaz bir caddede arkadaşımla beraber yürüyorduk. Adamın biri yerde yatıyor ve ağzından köpük saçarak belli aralıklarla titriyordu. İnsanlar bu kişinin yanından kendisi o esnada performans sanatı icra ediyormuşcasına gelip geçiyorlardı. İbn Haldun'un toplumların ömürlerine dair tespitlerine uzun uzadıya girmeyeceğim. Ancak anladım ki, bu esnada gördüğüm toplum artık ölmekte olan bir toplumdur. Ahlâki en alt seviyede bir buluşma noktası kalmamış,kriz geçiren bir insanı kaldırıp duvara dayamak dahi "ya cüzdanımı çalarsa", "ya gasp ederse" kaygısıyla silinivermiş bir toplum. Başka bir beyefendiyle beraber kaldırıp duvara dayadık ve yüzünü yıkadıktan sonra biraz kendine geldi, o esnada ambulansa haber verdiğimizden o da gelmişti. Böyle bir toplum yerin dibine batsın ve batıyor da. Kusura bakmayın böyle ayetvari oldu, Ebu Leheb'in elleri kurusun, kurudu da gibisinden. Ancak, biraz gündem takip edildiğinde fark ediyoruz ki, bir insan nasıl akıl sağlığını yitiriveriyorsa şok eden bir olay üzerine örneğin, bu bahsedilen toplum da benzer şekilde akıl sağlığını yitiriyor yavaş yavaş. Suratlardan akan mutsuzluk, gerginlik, ahlâkçılık kaynaklı had bildirme güdüsüyle dolu ahlâksız insanların dolduğu bir ülke, ekşisözlükteki tabirle "küçük kasabalardaki kokuşmuş merkez sağ atmosferi"nin bir ülkeye yayılmış hali. Had bildirmek tam bir uzmanlık haline gelmiş durumda, herkes aynı zamanda "kusura bakılmaması" kaydıyla, had bilmek durumunda. Zira hadler belirli bir ekip tarafından çizilmktedir. Herkes, imtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitle olarak ortak hudutta bulunmalı, aksini yapan nıçnıçlanmalı, belerterek bakılmalı, "neyse ya o da iyi" denmeli. Alman dostlarımınbu tip toplumları tam 12'den vuran bir kelimeleri vardır ki, o toplulukların iliklerine kadar işlemiştir:"schadenfreude"
Masalın nerede bittiğini, hayatın nerede başladığını farkedemiyorum. Bazen, suratıma garip bakıyorlar; o zaman uyanır gibi oluyorum. (Cin Ali ve Berber Fil, 370.sayfa)
5 Mart 2015 Perşembe
3 Mart 2015 Salı
Ouroboros Üzerine
"My beloved is a sergeant in the military police."
Mahmut Tuncer
Fakat mesele bence bunun üzerine çıkan bir şey, blog yazmak bilhassa google'ın servisi, artık atalarımın da dediği gibi passé bir olay. Ben en son birinin blogger'ını ne zaman okuduğumu açıkçası hatırlamıyorum. Daha yazmaya başladığım esnada tumblr çoktan kullanım rahatlığı ve amcıkağızlılara sunduğu şekil yapma imkânı vesilesiyle çoktan bu tip siteleri alt eder nitelikteydi. Bir diğer yandan uzun metin okumak internette artık anlamsız bulduğum bir şey. Milyonlarca insanın düşünüp tartmaya fırsatı dahi olmadan fikir kustuğu bir yerde herhangi bir fikrin pek bir değeri olduğunu düşünmüyorum. Porno izlemenin bile bu tip uğraşlardan değerli olduğunu düşünüyorum,(yanlış anlaşılmasın önceden de internette pornoya herhangi bir fikre ayırdığım zamandan daha fazlasını ayırıyordum. ancak daha yapısal bir meseleden bahsediyorum burada.) Hele twitter özelinde ve sosyal medya uzmanlığı gibi çuval tartma müdürü dandikliğinde bir iş kolu dahi çıkmışken insanların halâ umursandığını düşünmesi ilginç bir durum olurdu. Tabii bunu, "Gelecek kuşaklar azizim" ezikliğinde yakınarak anlatmıyorum. Zaten yüzlerce yıldır hemen kimsenin fikri bir önem teşkil etmiyordu, insanların yeni bir ortama uyum sağlaması sonucu böyle yanlış garip bir algı oluşmuş gibi. Bu vasatlığın hükümranlığından Aldous Huxley de yakınıyordu ve bu sebeple iyi üretimin vasatlığın arasından sıyrılmasının oldukça zor olduğunu söylüyordu. Şimdi ise, vasatın biraz üstünde bir şeye denk gelmek bile bir dehayla karşılaşılmış hissiyatı yaratıyor. Bunu tabii ki kendisini ve fikirlerini çok fazla ciddiye alan insanlar üzerinden söylüyorum, blog yazmak, twitter'da bir şeyler yazmak, blog yazarlığı gibi berbat bir alandan yola çıkarak kitaplarının basılmasını istemek ve hatta basılması, insanların nasıl olup da birkaç ay içerisinde sıkılmadığı şeyler aklım havsalam almıyor. Şu noktadaki zihnimle blog yazmaya başlar mıydım diye düşündüğüm oluyor. Bana burasının yararı bazı zamanlar yazarken gerçekten yazan insanların yaşadıkları hazzı bir anlığına yaşatabilmesi oldu. Anlatacak şeylerin anlatılanlara en kolay ulaştığı yer internet tabii ki günümüzde, ancak bu sadece havada uçuşan değersiz laflardan ibaretmiş gibi geliyor. Yani, bu ortalamaya çekilme örneği, bir bakanın twitter hesabı açması, ya da bir belediye başkanının hesabı olması gibi bir mesele. Hayatımda fikirlerini en merak etmediğim insanların sürekli çevresine laf yetiştiriyor olması, saçmalaması, garip bir sırnaşıklık halinde bulunması sevdiğim bir şey değil. Eline kağıt alıp sayfalarca yazı doldurmak yerine, buraya gelip bir şeyler saçmalamak; aslında bir enstrüman çalmayı öğrenmek yerine guitar hero oynamak kadar saçma bir şeymiş gibi geliyor. Neyse öyle. Siz benim gibi değilseniz fikirlerinizi merak ediyorum. Bunca saçmalığa karşı nasıl bir süzgeç kullandığınıza dair. Sadece birini takip etmemek gibi bir şey değil çünkü, vasatlık internetten löplöp taşan ve uzak durulması oldukça zor olan bir şey. Bu yazının da tabii ki öyle olmadığını söylemiyorum, bu da o hale dahildir.
Yazım hatalarım bozuk klavyeden kaynaklıdır.
Burada anlatn global village ve solidarite halini aksine mobil internetin kırmış ve televizyonun toplayıcı yönünün aksine kişileri yalnızlaştırmış olduğunu düşünüyorum. Hiçkimse hiçbir zama istediği kişinin yanında değilmiş gibi uzun zaman planlanan buluşmalarda dahi herkes yine başka birisiyle telefon aracılığıyla sürekli iletişimde kalıyor. Bu da geçmişteki örneğin, SMS'in aksine o esnada kişinin sosyal algısında gerçekliğe dair bir kırılmaya neden oluyor. Burada Stuart Hall parçalayacak değilim uzun uzadıya. Kısacası, neredeyse hiçbir zaman sevdiklerimizle tam anlamıyla biricik bir sosyal ilişki yaşamamızın bu noktada artık mümkün olmadığını düşünüyorum.
2 Haziran 2014 Pazartesi
Babaannemin Astığı Donmuş Çamaşırlar Üzerine
Death is a release from the impressions of the senses,
and from desires
that make us their puppets,
and from the vagaries of the mind, and from the
hard service of the flesh.
Marcus Aurelius
Çevrede, emaresini gördüğümüz, kokladığımız, sezdiğimiz zaman,
bir anlığına o saniyenin temsil ettiklerine dönmemizi sağlayan bazı serbest
uyarıcılar var. Örneğin karşıdan karşıya geçerken bir an yavaşlayıp yolun
çizgilerine bakınca beş yaşında atlattığımız kazayı veya sokakta yanından
geçtiğimiz birinin parfümünün eski bir gönül meselesini hatırlatması gibi. Bu
serbest uyarıcıların yoksunluğu da, zihnin meditasyonuna odaklandığı, örneğin gece
uyur uyanık haldeki hipnagoji safhası gibi kendiliğinden ortaya çıkabiliyor.
Hatta şimdi neden Marcus Aurelius’un meditasyonlarının böyle aydınlatıcı olduğunu
daha iyi anlıyorum:
1.bunları birileri okusun
diye değil kendine not düşer gibi yazmış olması.
2.bu sayede bir yapı
ortaya çıkarmanın fikrini düşünmeyerek her şeyi dürüst ve dolandırmadan o esnada kendiliğinden oluşarak yaratması, olabilir.
Şimdi bu emarelerin
yoksunluğunda, tıpkı Altered States’de William Hurt’ün dış etkenlerden tamamen
soyutlanıp, medidatif bir zihne girebilmek için su dolu bir tanka girmesi gibi,
bu uyur uyanık halin de gün içerisinde dalıp gitmelerimizde var olmasını
andırıyor. Geçenlerde tamamen duvara bakan bir kedi gibi dalmış, boşluğu
izlerken babaannemin kışın yıkadığı buz tutmuş çamaşırlar aklıma geldi. Bunları
zemheri zamanı, neredeyse gün aşırı kar yağdığı günler dahi yıkadıktan sonra
evinin bahçesine asardı. Hâlbuki hatırladığım kadarıyla, ısı ve rüzgâr
buharlaşmayı artıran etkenlerdir. Babaannem bu çamaşırları bir gün ya da her ne
kadar süreyse, bahçede kurumaları için bırakırdı. Bu ıslak çamaşırlar buz
tutmuş, kaskatı kesilmiş ölü bedeni gibi toplanırlardı sepete. Peki, bu birçok
kez mi oldu, yoksa bir kere gördüm ve taş kesilmiş bir fanila ya da kumaş
pantolon dokusu zihnime mi işlendi bilmiyorum. Beyaz fanilaların donup
ağırlaşmaları sebebiyle iplerin yorulup sarktıklarını hatırlıyorum. Neden evin
bir odasına serilmiyordu ki, sanırım bunları yaptığı esnada makinalar yarı
otomatikti ve sıkmak için merdaneden geçiriliyordu. Bu sebeple içeri almak
istemiyor olabilir. Fakat bu örneğin sadece benim bildiğim ve aklıma o donmuş
fanilanın görüntüsü geldiğinde gülümsediğim bir an olarak kaldı.
Bu olaydan yıllar sonra
dedemin cenazesinin her safhasında ben vardım. Mezarlığa götürmeden önce öldüğü
şehirden gömüleceği yere kadar iki saat kadar bir cenaze aracında taşıdılar.
Böyle kederli zamanlarda, son bir kez yüzünü görmek için açtıklarında,
kadınların bulunduğu ortamda bulunmak istemiyorum. Bir mahallenin toplu
histerisi esnasında(ki herkesin kederini kendi bildiği şekilde yaşaması için sonuna
kadar hakkı var. Sadece, ben öyle yaşamadığım için orada bulunmak istemiyorum.
Six Feet Under’daki tabun tırmanıcılarını gözlerinden kestirebildikleri gibi.)
feryat, figân içerisinde hüznümü yaşamıyorum. Daha müstakil, daha Depresif İbne
İngiliz müziği bir hüzün yaşamak istiyorum. O sebeple dedemi de yalnız
olduğumuz bir zaman uğurlamak istedim. Cesedi yıkanıp bir gece morgda kaldıktan
sonra, yerel cenaze aracı görevlilerine teslim edilmeden önce birlikte yalnız
kaldığımız bir an oldu. Yüzünü açtım. Bu tip durumları insan pek kavrayamıyor
zaten. Yani, günlük hayatta sık sık ölü yıkasan daha belirgin bir kavrayışı
olur insanın, ancak ikinci kez bir ceset gördüğümden pek bir şey hissedemedim.
Ardından yüzünü kapadım,
ayakları açıktaydı sarıldığı bezin içerisinde. Ayakucunda işlerin birileri
tarafından halledilmesini beklerken, neredeyse farkında olmadan ayak
parmaklarını kavradım bu esnada. Buz gibi ve kaskatıydı. Babaanemin kışları
yıkadığı, dedemin ve kendinin buz tutmuş ve ağırlaşmış çamaşırlarının anısı bir
de o zaman aklıma geldi. Yıllar önce çocukken de bu çamaşırlarda beni büyüleyen
şeyin aslında hayatta olan insanların ölü eşyalarının donukluğu olduğunu
anladım. Dedemin öldüğünden o zaman emin oldum.
30 Mayıs 2014 Cuma
Angelopoulos Üzerine
"Why mother nothing happens as we wish? Why?Why does one have to rot in silence... torn between pain and desire? Why did I live my life in exile? Why, when I felt at home, only when I could speak my own language? My language, when I could find the lost words or bring the forgotten words out ıf the silence. Why only at that very moment could I heat the echo of my own footsteps in the house? Tell me mother, why can't one learn to love"
Mia aioniotita kai mia mera
Andrew Largeman: You know that point in your life when you realize the house you grew up in isn't really your home anymore? All of a sudden even though you have some place where you put your shit, that idea of home is gone.
Sam: I still feel at home in my house.
Andrew Largeman: You'll see one day when you move out it just sort of happens one day and it's gone. You feel like you can never get it back. It's like you feel homesick for a place that doesn't even exist. Maybe it's like this rite of passage, you know. You won't ever have this feeling again until you create a new idea of home for yourself, you know, for your kids, for the family you start, it's like a cycle or something. I don't know, but I miss the idea of it, you know. Maybe that's all family really is. A group of people that miss the same imaginary place.
Sam: [cuddles up to Andrew] Maybe.
Garden State
Bir şeyler diyecektim. Kafamdaki iki filmin mevzusunu kopyalarken unutuverdim. Ama aşağı yukarı şöyle bir şeydi. Ulis'in Bakışı'nda Harvey Keitel'in aşık olduğu fakat aşık olmadığı kadına sarılıp "seni sevemediğim için ağlıyorum" dediği yeri izleyenler hatırlayacaktır; onu hüzünle değil, tutkuyla söyleyerek sırtını okşayarak ağlıyor.(Lenin simgesi beklenmeyecek kabalıktaydı. Angelopoulos'un zihni adına utanıyorum. En fazla emir kusturika seviyesinde bir balkan göndermesiydi. Midem bulandı.) Bir yerde yuvadan falan da bahsedecektim onu küçük yaşta evinden ayrılan çocuklarla bağdaştıracaktım falan onu da unuttum. Halihazırda yatağımda yatmaktaydım, işemek için kalktım ve yazmak istedim.
Ama şöyle bir şeydi. Angelopoulos'un hemen hiçbirimizin ulaşamayacağı mutlak mutluluk anını her zaman bilmesi sanırım kendisinin külliyatını oluşturuyor. Burada merak ettiğim mesele, şimdi Fransızım diye demiyorum ama objet petit a'nın bir külliyatı nasıl oluşturduğudur.
Neyse, hatırısayılır bir topluluğun aşağıdaki taraflardan biri veya diğeri olarak yaşadığını düşünüyorum. Proust dostum bu konuda 5000 sayfalık kitap yazarak en azından üzerimden bir yükü çekip almış oldu. Yani normalde düşünmezdim ama gerçekten de bazı insanlar demek böyle düşünüyor ki hakkında kallavi kitap yazılmış.
Ya Allasen o kadar her türlü ezikliği gözlemiş ki şunu dahi demiş:
"Saint-loup'nun bana beslediği dostluk ve hayranlık, benim gözümde hak ettiğim şeyler değildi ve bunlara ilgisiz kalmıştım. Birden gözümde değer kazandılar; bunları Mme de Guermantes'a bildirmesini isterdim; hattâ kendisinden böyle ricade bulunabilirdim, çünkü âşık olduğumuz anda, sahip olduğumuz anda, sahip olduğumuz bütün bilinmeyen küçük ayrıcalıklarımızı sevdiğimiz kadına duyurabilmeyi isteriz; hayatta zavallıların ve can sıkıcı insanların yaptığı gibi. Sevdiğimiz kadının bunlardan habersiz olması bize ıstırap verir; kendimizi teselli etmeye çalışır, bunlar hiçbir zaman görünür olmadığı için, belki de sevdiğimiz kadının, bizimle ilgili fikrine, bu bilinmeyen meziyetler ihtimalini eklediğini düşünürüz." (le côté de guermantes)
Ayyyy düşünmez olaydın Marcel de böyle durduk yere kahrolmayaydın. Albertine de böyle senin sonra götünden kanı alır işte. Bat Proust, bat!
Filmin dediğim sahnesi:
Bir de ertelenmiş haz gibi bir şeyden bahsedecektim ama blogun okur sayısının 150 civarında olduğunu gördüm. Bunun 50'sini zaten ben sayfanın düzenini ayarlarken toparlıyorum. Geri kalan yüz kişinin de yanaklarından öpüyorum. Umarım hiçbiriniz bu yazıda sırtı sıvazlanan taraf ya da sırtı sıvazlayan taraf değilsinizdir. Şaka şaka tamam biliyorum, onun da tadı başka. Yanaklarınızdan öperim. Yani siz de en aktif olduğum dönemde artmadınız, sonra baktım yazmıyorum yine aynı sayfa görünme sayısı var. Ben ne yapabilirim?
Şarkıyı da şöyle yapalım:
Ya bu filmde Venus'ü mü Vermeer'in avradını mı ne oynayan hatunun inanılmaz bir çekiciliği vardı ama 1982-1996 arası siyah çorap giymiş hemen tüm kadınların garip bir çekiciliği var zaten. Her zaman var zaten de, o hissiyatı o dönem arası için çaktığınızı varsayıyorum. Olaydan alakasız olarak aklıma Şebnem Paker geliyor, elektro bağlama geliyor. Oryantalizm geliyor. Dostum rahmetli Edward Said'in şu sözleri kulağımda yankılanıyor: "Verse sikmez misin?"
P.S: Ben bu yeni bûlokçuluğu kullanmayı öğrenemedim her paragraf ayrı renk ve boyutta oluyor:(
P.S: Ben bu yeni bûlokçuluğu kullanmayı öğrenemedim her paragraf ayrı renk ve boyutta oluyor:(
27 Mayıs 2014 Salı
L’Inconnue de la Seine Üzerine
Gravedigger: Is she to be buried in Christian burial when she wilfully seeks her own salvation?
Hamlet
Ölüm
maskeleri, nev-i şahsına münhasır büyüleyicilikleriyle ölümün kendisini
donduruvermiş vücuda bürümüş yapılar. Burada verilen örnek Seine Nehri’nde
bulunmuş bir hanımefendiye ait az sonra rahmetlinin dev bir kedi oluşundan ve
benzer bir kaderi paylaşmış başka bir şahıstan daha doğrusu Tamam Shud olarak
bilinen bir davadan bahsedeceğim.
Dünya
Tarihi’nde Tutankhamun’un altından maskesi zihinde Varyemez Amca’nın havuzu
misali sarışın parlaklığıyla canlanmaya pek yatkın. Altından maske ve kemik
yapısını kullanarak National Geographic zamanında yüzünün bir yeniden
canlandırmasını yapmıştı da adamın Anelka’ya benzediği ortaya çıkmıştı. Ölüm
maskesi olayı sonradan heykel şeklinde değil de, Orta Çağ civarı yüze alçı
kalıbı dökülerek yapılmaya başlanıyor. Bu sebeple örneğin Blaise Pascal, Oliver
Cromwell, Keats, Dante gibi tiplerin yanı sıra İngiltere Kralı, Rahmetli Başkan
Kennedy, Taçsız Kral Pele, Backenbauer, Kaleci Mayer, Nadya Komanaçi, Brigitte
Bardot ve Fenerbahçeli Cemil gibi insanların ölüm maskelerine ulaşabilmek
mümkün.
Bunun
gelişmiş teknolojisini kullananı ise Viktoryen Çağın maşallahlık çılgınlığı post
mortem fotoğrafçılık. Hayatımda da en çok korktuğum olaylardan biridir süslenip
püslenmiş bebek cesedini kucağına almış ya da elini tutan annenin siyah beyaz
fotoğrafları. O dönemde bilhassa büyük çoğunlukta hastalıktan ve bazen de
uykuda çocuk ölümleri gerçekleştiğinden ekseriyetle bebek cesetlerini görmek
geceleri emektar Donald Duck’lı(fotosellidir) gece lambamı takmama sebep oluyor. Aslında bunun biraz da, yeni teknoloji hakkında neler yapılacağından emin olunamamasından kaynaklandığını düşünüyorum. Fotoğraf çıktığı zaman yaşasam bana da garip gelirdi. "Abi resim gibi ama tam değil yani resim. Eski Dutch Üstatların resimleri hani böyle gerçek gibi ya, onun gibi düşün ama onun siyah beyaz olanı." Ne diyorsun ammmına koyyim, NE DİYORSUN??? Resimli radyo dalgasından bile berbat. Bunu da bulunca erken dönemde böyle kültürel bir olay ortaya çıkıyor.
Kafada oluşmuş olan çeşitli betonlar öyle sertleşmiş ki horasan harcı gibi. Geçenlerde kurtarılmış ve elde kalan bilgilerle yeniden üretilmiş Roma ve Mısır müziklerini dinliyorum. Roma Müzikleri denince hiç dinlememiş insanın aklına yine bir şekilde antik de olsa yıllarca izlediği filmlerden ilişkilendirdiği batı müziğivari bir yapı geliyor. Fotoğraf mevzusu da bizim için böyle bir şey. Bir önceki yazıda da bahsetmiştim ama süreç içerisinde günümüzün örneğin kendi fotoğrafını angıl dingil pozlar vererek çekmek de, çağrı atmak gibi bir şey olacak. "Ulan diyeceğiz, amma malmışız lan." Belki de olmayacak, götümden sıkıyordum. Herhalde insanoğlunun narsisizmini doyurabilen en muhterem teknik olabilir günümüzün selfie metodu. Bir süre böyle devam eder. Ha neyse Roma Müziği diyordum. Hiç de batı değil yani. Dinleyin ve altınıza sıçın, medeniyetini siktiğim yavşakları ya:
Kafada oluşmuş olan çeşitli betonlar öyle sertleşmiş ki horasan harcı gibi. Geçenlerde kurtarılmış ve elde kalan bilgilerle yeniden üretilmiş Roma ve Mısır müziklerini dinliyorum. Roma Müzikleri denince hiç dinlememiş insanın aklına yine bir şekilde antik de olsa yıllarca izlediği filmlerden ilişkilendirdiği batı müziğivari bir yapı geliyor. Fotoğraf mevzusu da bizim için böyle bir şey. Bir önceki yazıda da bahsetmiştim ama süreç içerisinde günümüzün örneğin kendi fotoğrafını angıl dingil pozlar vererek çekmek de, çağrı atmak gibi bir şey olacak. "Ulan diyeceğiz, amma malmışız lan." Belki de olmayacak, götümden sıkıyordum. Herhalde insanoğlunun narsisizmini doyurabilen en muhterem teknik olabilir günümüzün selfie metodu. Bir süre böyle devam eder. Ha neyse Roma Müziği diyordum. Hiç de batı değil yani. Dinleyin ve altınıza sıçın, medeniyetini siktiğim yavşakları ya:
Ölüm
maskesi denen mevzunun gelenekselleşmesinde en yatkın yönün Latince “memento
mori” denen nane olduğu şüphesiz. Belki de şüphelidir. Bu tip mevzular hakkında
engin bilgiye sahipmişim numarasını yapmaya çok alıştığımdan okuduğumda inanır
hale geldim. Örneğin mevzunun Latince oluşu sebebiyle -tabii şimdi
St.Augustine’i falan geçiyorum rahmetlinin cevşenleriyle büyüdük benim Latince
yazan arkadaşlarım da var- fakat Roma’ya dayandığını daha da düşündüm ve hemen
sığ zihnimle kullanabildiğim tek bilgi kaynağı olan wikipedia’ya dadandım.
Bulduğum şok edici gerçekleri hemen sizinle paylaşmak isterim organik
entelektüel görevi edinip. Efenm, bu olay zafer kazanmış Roma Komutanı’nın
ardına bir köle yerleştirip şunu dedirtme şeklinde gerçekleşiyormuş: “ Arkana
bak ve tıpkı onun gibi bir fani olduğunu hatırla! Öleceğini hatırla!” şeklinde,
bunu doğrudan Latince’den çevirdim bu arada. Neyse, peki bu olay neyle
benzeşmektedir değerli dostlarım? “Mağrur olma Padişahım, senden büyük Allah
var.” Aynı yapıda değil midir? Ne kadar eklektik kültür, ne kadar embracing
cultures, ne kadar global warming değil mi?
Maskelere
baktıkça, ölümü hatırlamaya dair hediyelik eşya tutkusuyla dökülmüş bu
gelenekle arama semavi bir mesafe koymaya çalışıyorum. Koyamayanlar olmuş, zira
Peder Beyin iki yalısının da bulunduğu Seine nehri kıyısında 1900 yılında
bulunmuş bir hanımefendinin cesedinin ölüm maskesinin büyüleyici etkisi bu
dönemde hatırı sayılır miktarda yazarı etkilemiş olacak ki, başuçlarına
yerleştirdikleri bu maskenin kopyasıyla kendilerinden geçip Sabah Ezanı’nın da
saba makamıyla beraber gazladığı ürpertici etkiyle 06.00 sularında yazmaya başladıkları
birçok hacimli kitap ortaya koymuşlar. Örneğin, Rilke’nin tek romanı bu maske
ve yaylı tambura eşliğinde yazılmıştır. Max Frisch’in yine oyunlarından biri de
aynı isimli karakter içermektedir. Nabokov’un doğrudan aynı isimli bir şiiri
var zaten, burada ismini dahi önümü ilikleyerek anıyorum kendisinin. Yine
Aragon falan da bu işlerle uğraşmış vesaire vesaire. Ne yazık ki bu büyüleyici
hanımefendinin kimliği hiçbir zaman ortaya çıkmamış. Yüzünden yola çıkarak
yaşının aşağı yukarı 16 civarında olduğu tahmin ediliyor öldüğü esnada.
Açıkçası bu ölüm maskesini Walter Benjamin’in elinde bulunan Klee’nin Angelus
Novus’uyla etkileyicilik ve semavilik açısından bir tutarım.
II.
İkinci
mesele Tamam Shud vakası. Zamanında medya tarafından “Taman Shud” şeklinde
yanlış aktarıldığından ötürü internette ararsanız yanlış bir şekilde ona
yönlendirecektir ismini. Fakat bu “Tamam Şâd” hikâyesi Ömer Hayyam’ın bir
Rubai’sinin bitişinden alınma, taman da tamam işte, yani şişkebabçokguzel
dingilliği. Öncelikle burada kendisinin ismini andığım için kusuruma bakmayın
ama davayla ilgili olduğundan bahsettim, yoksa 2018 yılında bir metinde hâlâ
Ömer Hayyam’ın ekmeğinin yenmesi en kaba tabiriyle ayıptır. Sizin de çevrenizde
geçmişte Ömer Hayyam’ı övmüş bir arkadaşınızın olduğunu tahmin ediyorum, bu
tipler genelde otlanmaya yatkın olmasına rağmen paket alırsa Winston Box
içerler, bu dönemlerde en sevdikleri yönetmen Kubrick’tir falan filan. Benim
için Hayyam’ın matematikçi yönü yeterli.
Neyse
Tamam Şâd vakası şöyle bir şey. Avustralya’da 1 Aralık 1938’de sabah 06.30’da
Somerton sahilinde bir ceset bulunuyor, fakat cesedin herhangi bir ipucuna
kaynaklık edebilecek niteliği yok. Polis bunu bulduğunda bir tane kulak arkası
sigarası var, bir tane de sönmüş sigarası ceketinin sağ yakasının üzerine
düşmüş vaziyette. Ne bir diş izi, parmak izi hiçbir şey bir ipucu niteliği
taşımıyor. İki tane bilet çıkıyor, biri hemen bir kilometre ötedeki otobüs
durağından kalkacak, diğeri de bir tren bileti. Otobüs bileti bir kilometredeki
istasyonda inildiğini gösteriyor, tren bileti ise kullanılmamış. Bir gün önce
birkaç kişi şahsa benzer birini gördüklerinden bahsediyor. Adamın otopsisinde
ortalamanın üstünde bir vücut yapısına benzerlikten hatta uzun mesafe
koşucularına benzediğinden ciğerlerinin de bu şekilde gelişmiş olduğundan
bahsediliyor. Otopside muhtemelen zehirlenmiş olabileceği ihtimali üzerinden
düşünülüyor ancak bilinen bir zehir tespiti yapılamıyor. Kimse hakkında hiçbir
şey bilmediği ve üst sınıftan bir karaktere benzediğinden ne yapacağını
bilemeyen Polis sonunda davanın ilerleyebilme ihtimaline karşı adamı
mumyalıyor. Bu arada kendisinin bir de ölüm maskesi alınmış durumda, o yüzden
aklıma bu vaka geldi. Gazetelere adamın resmi dağıtılıyor ve kimse tarafından
tanınıp tanınmadığı soruluyor. Burada birçok insan gelip kendisine benzer
birini tanıdığından bahsediyor ama ipuçları hiçbir sonuca varmıyor. Hatta
olaydan 10 yıl sonra polis 251 tane bu tip çözüm geldiğinden bahsediyor.
Olaylar adamın ölümünden bir buçuk ay sonra iyice kızışıyor ve Adelaide Tren
İstasyonu’ndaki emanette şahsın ölümünden bir gün önce 30 Kasım öğleninde
bırakılmış bir valiz bulunuyor. Valizin içinde Avustralya’da hiçbir örneği
bulunmayan Barbour marka mini bir dikiş takımı bulunuyor, şahsın cebindeki
söküğün dikimi için kullanılan ipin aynısını içeren. Terlik, pijama, iç
çamaşırı, pantolon, matkap ve sofra bıçağı bulunuyor. Ürünlerde ismin ortaya
çıkabileceği her şey kazınmış vaziyettedir. Bunların yanı sıra bütün gün
şehirde gezmiş olmasına rağmen yeni parlatılmış ayakkabılarla sahilde ölmüş
olduğu gibi şüpheler sebebiyle şehirde bir soruşturma başlatılıyor. Soruşturma
esnasında adamın pantolonun çakmak cebinde üzerinde “Tamam Shud” yazan ve bir kitaptan
koparılıp kıvrılmış ufak kâğıt bulunuyor. Tüm Avustralya’ya son sayfasının son
dizesindeki “Tamam Shud” kısmı yırtılmış
Rubailer arama emri yollanıyor. Adamın ölümünden iki hafta önce, öldüğü
kasabadaki bir arabanın arka koltuğunda başka birisi Tamam Shud kısmı yırtılmış
ilk basım Rubailer kitabı buluyor. Kitabın arkasında şunlar yazılıdır:
WRGOABABD
WTBIMPANETP
MLIABOAIAQC
ITTMTSAMSTGAB
Hayatı
Goodwill Hunting tadında yaşamak istiyorsanız deneyebilirsiniz fakat
çözülememesinin açıklaması yapılmıştır çeşitli kaynaklarda. Bu meselenin
çözülmemesiyle kalmasının üzerine daha bir ton olay yaşanıyor falan daha
anlatamayacağım, adam ölünce mezarında çiçekler çıkıyor vesaire vesaire.
Bunları aptal bir komplo teorisyeni edasıyla anlatmadım. Sadece gerçekleşmiş ve
çözülemeyen adli bir vakadan bahsettim. Burada delillerin yavaş yavaş ortaya
çıkarken olayın daha da karmaşıklaşması gibi durumlar beni çok etkilemişti.
Avustralya yapımı Wake in Fright isimli bir film var tüm kopyaları kaybolup
5-10 yıl önce ortaya çıktı. Bu şahsın mevzusu ne kadar X-files dalgası ise o
filmdeki daralmışlık hissi de bir o kadar benzer ve Tamam Shud Vakası’na benzer
duruma insanların nasıl yöneltildiğine dair müthiş Kafkaesk bir yapıt bana
kalırsa. Söyleyeceklerim bu kadar.
P.S: Swans'ın geçen albümünü de birkaç yıl önce övmüşrüm. To be kind o kadar fazla ilkel ki, evde üzerimi çıkarıp sadece iç çamaşırlarımla göğsüme vura vura sol yanımı çürütüyorum bir yandan da evin ortasına ateş yakıp çevresinde deli gibi pagan dansları yapmamak için zor tutuyorum kendimi. Geçen gün sokakta, A Little God in my Hands'i dinleyip göğsümü yumruklarken kendimi yakaladım. Testosteron seviyesinin artmasından ötürü, sakallarım iki haftada orman gibi oldu. Artık kedi yavrularının videolarını izledikten sonra toparlanabilmek için She Loves Us'ı, Toussaint L'ouverture'ü dinleyerek toparlanıyorum. The Seer gibi yine Swans'e başlanabilecek bir albüm olmuş.
P.S: Swans'ın geçen albümünü de birkaç yıl önce övmüşrüm. To be kind o kadar fazla ilkel ki, evde üzerimi çıkarıp sadece iç çamaşırlarımla göğsüme vura vura sol yanımı çürütüyorum bir yandan da evin ortasına ateş yakıp çevresinde deli gibi pagan dansları yapmamak için zor tutuyorum kendimi. Geçen gün sokakta, A Little God in my Hands'i dinleyip göğsümü yumruklarken kendimi yakaladım. Testosteron seviyesinin artmasından ötürü, sakallarım iki haftada orman gibi oldu. Artık kedi yavrularının videolarını izledikten sonra toparlanabilmek için She Loves Us'ı, Toussaint L'ouverture'ü dinleyerek toparlanıyorum. The Seer gibi yine Swans'e başlanabilecek bir albüm olmuş.
11 Ocak 2014 Cumartesi
Eugéne Atget ve Instagram Üzerine
Eugene Atget, Karl Bloßfeldt gibi adamlar Walter Benjamin'in de pek hoşlandığı insanlardan.(Bu arada Benjamin kültürel ziyonistim muhabbeti yapıyor gençliğinde ama kendisi için Küçük Mücahit Bünyamin demenin daha uygun olduğunu düşünüyorum.) Örneğin Bloßfeld doğa fotoğraflarında şimdiye kadar doğayla sahip olmadığımız nev-i şahsına münhasır bir ilişkinin yakından kapısını aralıyor. Çünkü Benjamin'e göre fotoğraf teknikle başlar.Burada kendi tekniğini ayıran Man Ray'in de ismini analım. Biz fotoğraf sayesinde bu yıllardır fark etmediğimiz optik şuursuzluğumuzun farkına varıyoruz, hadi beni siktiredin Dadaloğlu diyor. Dünyayı fark etmediğimiz yeni bir filtreden kavramamızı sağlayarak -çok özür dileyerek kullanacağım bu kelimeyi ama- farkındalık yaratıyor. O yüzden instagram'da eski sevgilimizin yeni sevgilisinin eski sevgilisinin yeni sevgilisinin fotoğrafını görmek gibi durumlar bizi daha çok yaralamaktadır, açın Pasajlar'ın 78'inci sayfasına bakın Benjamin aynen böyle söylüyor. "Abi çok kötü ya hiç sorma o meseleleri:/" diye bitiriyor.
Bilhassa Atget için "wow, such aura, so nostalgic, much sepia, such art" tepkileri veriyor, hatta Atget için "fotoğrafta yeni bir kademe" demişliği var. Bilhassa Atget için bunu demesinin sebebi objeyi sanatın haresinden ayırıp yeniden üretim koşullarında dönüştürebilmesi olayı. Bu baştan beri yazdığım bilgi mastürbasyonu kısmını zaten herhangi bir teorik metinde okuyabilirsiniz, o yüzden bunu geçiyor ve birkaç Atget fotoğrafı paylaşıp, ardından meramımı paylaşıyorum
http://sientateyobserva.files.wordpress.com/2011/05/atget1.jpg
http://citysobriquet.files.wordpress.com/2012/07/rue-de-la-montagne-sainte-genevieve.jpg
http://pixntxt.files.wordpress.com/2012/07/atget-albumen-9.jpg
Gördüğümüz resimler aşağı yukarı 90-100 yıl önce çekilmişler. fakat muhtemelen bir kısmımızın hiç gitmemiş olduğu Paris'e dair unuttuğumuz anılarımızı hatırlatır gibiler değil mi?(Ben bu birçoğunuza dahil değilim çünkü Kayıp Zamanın İzinde 2'yi yazmak için birkaç yılımı Paris'te geçirdim.) Biraz uğraşılsa sanki iki yan sokaktaki fırından baget ekmek alınabilirmiş gibi geliyor bunlara bakarken. Fotoğrafın bu gücünü fark ettiğimde anladım ki, instagram'da eklenen bu filtreler aslında olmayan bir hayata/geçmişe sahip olmamızı sağlayabilen kılıflar. Bir nevi gerçek fotoğraf çekmek, teknik bilmek yerine, yani 100% dana sucuğu yemek yerine paramız olmadığı/teknik bilmediğimiz için içinde patates nişastası olan sucuk yemek gibi.
10 yıl önceki kameralı cep telefonlarını hatırlıyorsunuzdur cıf düzeyinde fotoğraf çeken. Hemen silip atsak hiçbir anlamı olmayacak, bir şeyi kaydetmeye bile yaramayan bulanık renkler silsilesi. Ama tekniğin tıpkı Benjamin'in de bahsettiği gibi gelişimiyle herbirimiz kendi tarihimizi instagram gibi araçlar üzerinden değer vererek kurgulamaya başladık. Böylece başka birinin daha 1 hafta önce gittiğimiz lokantada yediği yemeği görünce, "Adamın yaşadığı hayata bak be" dedirtecek noktaya geldi. toparlarsam şunun için anlattım, tekniğin gelişmesiyle beraber, Benjamin'in bahsettiği sanatın demokratikleşmesi olayına bana kalırsa instagram darbe vurmuş bir gereçtir. Geçmişi kendine has özelliğinden sıyırıp, naylon poşet bir aura ve Frankfurt Okulu şarlatanlarının pek sevdiği "false consciousness" denen olayı yaratmasına sebep olan bir şeydir. O yüzden instagramın anasını bacısını sikeyim.
27 Aralık 2013 Cuma
Adolesan Cinsel Röhahı Üzerine
Neler yapmadık ki şu seks için
Kimimiz ailemizin seksini duyup primal fear'dan darbe aldık
Kimimiz şarkı söyledik.
Orhan Bey
Epigrafın sonu için diyorum, ortadan başlayıp alt düzey ekonomi seviyesi restoran personeli seslenişiyle açmak istedim. Günlük hayatta birbirine, Muzo, Yarrağım, Aga diyen insanlar son 8-10 yıldır birbirlerine Muzaffer Bey, Yarrağım Hanım ya da Tarık Akan'ın Aga Tişörtü şeklinde sesleniyor. Köylü burjuva değil, aileden burjuva olduğumdan ötürü gitmedim ama Paper Moon'da bu tip durumlara dikkat ediliyormuş ve sanıyorum ki personel birbirini isimleriyle çağırıyor, samimiyet gösterisinde bulunuyormuş. Açıkçası bir yerde onurlu çalışmanın ön koşullarından biri bu olabilir, bir süre sonra içselleştiriliyor bu rezalet ve bunu dışarıdan sizin dediklerinizin saçmasapan sıfatlar olduğunu anlamaz hale geliyorlar. Bu arada tabii ki, "aman diğerlerinden ayrı görünelim, personele değer veriyormuşuz hesabı" yaklaşım normal "x bey" diye seslenenlerden katmerli bir varoşluğa delalet etmekte. Pisuvara işerken yan pisuvara gelen şahıs yüzünden sidiğin kesilmesi gibi bir şey bu.
Bugün konum ergenlik öncesindeki cinsel uyanışlarımın bir kısmı. Birçok var olsa gerek mutlaka. Fakat The Squid and the Whale hasebiyle net bir örnekten bahsedeceğim. Normalde Jesse Eisenberg'in oynadığı filmleri izlemiyorum. Bunun öncelikli sebebi Michael Cera'yla aynı oyunculuk kabiliyetine sahip olmaları. Yani bir şeyi anlamazmış gibi şaşkınca bakmak, kararsız kalmak ve ağzın gerizekalı gibi açık olması durumu. Oyunculukta böyle kemikleşmiş aptal metotlar bulunabiliyor. Yakından işin içine girmişliğim yok fakat zamanında bir tiyatro oyunu oynarken(ki tiyatro zaten öldü bu konuda tartışmayı dahi abes buluyorum) vurgularımı birisinden aldığımı fark ettiğimde utanarak kabullenmiştim bunu. Ne acı. Bu arada yanlış anlaşılmasın Jesse Eisenberg, Michael Cera gibi oyuncular ya da benim gibi Ecole Normale Superieur'ün Süper kısmında oynama şansı bulmuş insanlar doğal olarak oyuncu, aktör vs. sayılmıyorlar tabii ki. Neyse The Squid and the Whale'in soundtrack'inde Tom Cruise'un oynadığı "Risky Business"de kullanılan bir müzik bulunmaktadır. Bu en başta dinleyebileceğiniz Love on a Real Train'dir. İsteyen filmde ne denmek istediğinden yola çıkar, bir şeyler anlatır vesaire vesaire. Bunları anlamsız buluyorum, fakat bir sonraki paragrafta başka bir şeyi anlatacağım.
Love on a Real Train, bu 1995-2015 arası Amerikan Dysfunctional Ailesi Bağımsız Filmleri standardı içinde kendi başına ayrılmış bir müzik seçimi şaheseri. Bir ergenin şehir şebekesinin voltajının azalıp artarcasına oynayışlarıymışcasına cinsel uyanışına ideal tren pistonlarının seslerini birebir yansıtıyor. Tangerine Dream'i tabii ki övecek değilim. Zamanında müzik hakkında yeteri kadar konuştum diye düşünüyorum. Dinleyenlerin tümüyle aynı hissi paylaşmayı beklemiyorum fakat nasıl bir şey olduğunu anlatacağım. Tarihsel süreçte kendimi 0 olarak alırsam -3 ve +1 yaşlarında erkek kuzenlerim bulunmaktaydı. Biz cinselliği toplu keşfettik. Hani ortaokulda evinize çağırıp pornoyla beraber olan otuzbir çekme ayinleri hesabı. Gerek uydu yayınları, gerek sinsice çaldığımız vhs kasetler olsun böyle hastalıklı bir yapıydı. Bunun tabii ceremesi çekiliyor falan sonradan fakat o anda ayı gibi yün kazağa kerkinen ergen kedi yavrusuymuşcasına yastığa yüklendiği oluyor insanın. Biz de bunu yaptık. İki yastık arasındaki boşluğa kerkindik hiçbirimiz hiçbir şeyi bilmiyoruz. Venus Tv, 69 X tv falan filan derken hasbelkader bu tip olaylara toplu bir sidik yarışıymışcasına girişmiş bulunduk. Bu yaşlar, ortaokul ve lisedeki aptal ve zorunlu erkek muhabbetini yapan herkes biliyordur "seninki renkli mi aga", "yok benimki şeffaf" hikayesinden de önceki aptal adolesan uyanış dönemine denk geliyor neredeyse.
Bu dönemin genelini düşündüğüm zaman o zaman hissettiğim heyecan ve ne yapacağını bilemezlik duygusu tam da bu şarkının o yeknesak ritmine uygun geliyor bana. Bu noktada olayı kendimle ve filmdeki ergen arkadaşla bağdaştırdığım zaman çok da anlamsız eşleşmeler bulmuyorum. Film zaten sik gibi o yüzden spoiler falan vermiyorum. Filmdeki bu 12-14 yaşları arasındaki arkadaş bu şarkının çaldığı anlarda ya kızlara bakıp öc alırcasına otuzbir çekip oraya buraya menisini sürüyor ya da gerçekten o yaşlarda bira/viski olaylarıyla pre-alkolik konumda yine cinsel uyanış yaşayıp hayvandan farksızcasına çoğalmanın yokluğu içinde tamamen boşluğa yolluyor spermleri. Bu dönemi düşündüğüm zaman aile yönünden boşanmanın eşiğinde olmayı bırakın bu konudaki gelişimimi bozabilecek bir problemim dahi yoktu, sanıyorum ki bu konudaki en şanslı ve mutlu bireylerden biriyim. Fakat bunun dışındaki çarpıcı bir anıyı net şekilde hatırlıyorum.
Biz yine bahsettiğim bu iki kuzenimle hiçbir şey bilmez erken ergen deneyimlerimizden birini yastığa kerkinerek yaşamışız. Gecenin ikisi civarı uyandım. Bu esnada 10-12 yaşlarında olduğuma eminim. Beyaz külot giyiyorum ve mayoz bölünmenin tek hücreden başladığına dair bir bilgim var. Bu esnada elimi beyaz küloduma götürüyor ve spermden habersiz, zihnimle külottaki bir pamuk parçasının elime gelmesiyle gözyaşlarına boğuluyorum. Bu küçük pamuk parçasına "evladım, oğlum" diyerek ağlamaya başlıyorum. Yani zihnimde o andan itibaren bir daha çocuk sahibi olamayacağıma dair absürt katastrofik bir an işleniyor. Ne anlamsız ve ne komik. Ayrıca neden "oğlum" olduğunu şimdilerde sık sık düşünüyorum.
Aslında bu komik olarak da anlataılabilirdi, fakat anlatmadım çünkü mizah zaten bu saçmasapan işler üzerinden çok sık faydalanıyor. Böyle bayat bir konuyu kullanmak istemedim.
Aslında bu komik olarak da anlataılabilirdi, fakat anlatmadım çünkü mizah zaten bu saçmasapan işler üzerinden çok sık faydalanıyor. Böyle bayat bir konuyu kullanmak istemedim.
Bu da benim böyle bir otuzbirim.
6 Aralık 2013 Cuma
Üstte Görünsün Diye 1 Yıldız Vermek Üzerine
Selamun aleykum ve rahmetullahi ve berakatahü yani kısaca Şalom değerli okurlar. Bir nevi, dinlerin kucaklaşması hesabı aynı anda hem kilise, hem sinagog, hem cami olan bina gibi cümle kurmak istedim. Şu gerginlik dolu günlerde bütün sosyal sıkışmayı almış bulundum üzerinizden ne mutlu bana. Zamanında bunun bina halini rahmetli madalyalı müntehir İhsan Doğramacı'nın yaptırtmışlığı var sanırım okuluna. Hiç gitmedim, ama açıldıktan 1 ay sonra ne hale geldiğine dair kalıbımı basarım. Rutubetli anneanne evinde sobasız olan oda soğukluğuna mahkum kalmıştır. İki Pazar Ayîni yapılmaz, bazı kiliseler var öyle değil rükûya varınca yerden ısıtmalı. Yapmış adamlar sonuçta, neyse. Konuya gelmeden önce açıklamam gereken bir şey var.
Geçenlerde bu bûloğu tuttuğum hesaba gireyim istedim belki yeni bûlok yazısı yazasım gelir gün olanda! Davullar dövülende diye. Giremedim. 40 gün önce hesabımın şifresini değiştirdiğime dair uyarı aldım. Bir de yani aşağı yukarı 6 yıldır kullandığım 3-4 tane şifre kombinasyonu var, mutlaka bir tanesi tutmak zorunda. ZO-RUN-DA! Tutmadı. Şaşırıyorum, yani insan o anda şaşırıyor. Sonra kafama dank etti, bûlok yazdığım hesapla bir gece sarhoşken birisi de mi vardı ne vardı bir porno siteye üye olmuştum ve kullanmasın diye şifremi o paranoya esnasında değiştirmiştim sanırım. Yani aşağı yukarı böyle bir şeydi ama işin içinde porno site vardı, zaten kimseye herhangi bir şifre verecek kadar dingil değilim ama detayları hatırlayamıyorum. Son zamanlarda tor browser kullanarak pornonun keyfini sürüyorum, kendisini bunun için kullanacağımı hiç sanmazdım. Normalde silah kaçakçılığı, kokain ve beyaz kadın ticareti amacıyla kullanıyorum çünkü, silkroad falan da kapandı biliyorsunuz işler kesat. Velhasılkelam şifreyi hatırlayabilmek çok uzun zamanımı aldı, şöyle bir şey yapmışım Monti*.1789 hem küçük hem büyük harf hem sembol hem de sayı kullanmışım. Normalde böyle şeyler yapmıyorum, ama sarhoşken demek ki pornonun ehemmiyeti limbik beyinde öne çıkıyor olsa gerek. Yoksa analitik zekam çok kötüdür yani. Ne alakası varsa analitik zekayla artık. Ama hoşuma gidiyor, analitik, diskur, hegemoni gibi kelimeler insanı zeki gösteriyor. George Orwell'in bu tip yavşakları aşağıladığı mmuazzam bir yazısı vardır. Durun size bulayım onu. Buldum keyfiniz olursa okursunuz https://www.mtholyoke.edu/acad/intrel/orwell46.htm
Kısaca şunu diyor. İngilizce'yi bu tip entelektüel mastürbasyon kelimelerine mahkûm ederek dilin anasını siktiniz. Genel olarak da böyle bana kalırsa, günümüzde bir sosyal bilimcinin(bu arada yanlış anlaşılmasın sosyal bilim denilen bir şeyin varlığını kabul etmiyorum. öyle ismi tutulduğu için yazıyorum şimdilik. Keyfim olursa bir gün size neden böyle bir alanı kabul etmediğimi ve spekülatif bir safsata alanı olduğundan bahsetmek isterim. Ama iyidir yani, insan kendini bir şeyler biliyormuş gibi hissediyor.) makalesini okumak bir dirhem bal için bir çeki keçi boynuzu çiğnemeye benziyor. Şahsın yazdığı 65 sayfayı okumak yerine ya sonucu ya en baştaki özeti okumak ya da ikisini birden yapmak aslında yeterlidir. Neyse bu tip insanlarla uğraşamayacağım, herkes oyuncu olabilir ama hayatımın yönetmeni benim. İstediğime rol veririm, istediğime YOL veririm!
Konumuza gelelim. Hasbelkader 1,5 yıl civarı bir tablet kullanıyorum. Ayı gibi faydalandım kendisinden 400 civarı film izlemişim mesela sadece üzerinden, zaten hesabımı da öyle yaptım 1200 franka almıştım sanırım o esnada. 1200/5=240 film hesabı yaptım. Her filme 5 frank değer biçip hemen amortisman hesabımı yaptım. Böyle küçük hesaplar sayesinde hayata tutunuyorum. 240 filmi izlediğim gün aleti kaşağıladım, brppüff aferin yavrum prpssss dedim küp şeker yedirdim. Yani bunun dışında da boş işler için kullanıyorum genelde, zaten bilgisayarı kimsenin başka bir amaçla kullandığını sanmıyorum. İşteki kullanımı da sayılmıyor bu arada, excel'de kutucuk doldurmak, autocad'le dişli hazırlamak, program yazmak gibi şeyler dünyaya faydalı eylemler değil birbirimizi kandırmayalım. Olmasa da olurdu. Belki, parçacık fiziği alanında kullanılırsa kabul edebilirim işte. O tip şeyler yani.
Neyse, bunun bir marketi var. Bir ülkeye dair ümitlerinizi yitirmek istiyorsanız buraya bakmanızı rica ederim. Eğitim sistemi nasıl bir çöküntü içindedir en net ortaya koyan sistem bu marketteki uygulamalara yapılan yorumlarda ortaya çıkıyor. Şöyle şeyler var(şaka değil şimdi bakarak yazıyorum bunları
"Program sikim gibi oynayanında yükliyeninde götünü sikim.",
"gözüksün diye 1 puan verdim Zonguldaktan halalarıma selamlar."
"buneya aminakoyim seni icatedenin sabahtanaksamakadarinmedi amkodum oyunu"
"emeğe saygı"(diyip bir yıldız vermiş)
"o.ç ne lan bu yaram siktir git bunu anana sok... Yavsak"
"oç koyduğunuz reklamların anasını skm indirmeyin"
"amcıklar sikim ebenin ami amina koyuyum yarragi orospu cocugu piçi"
Böyle bir ortam oluşmuş. Açıkçası bu konuda bir aşağılama çabası içerisine girmeyeceğim, fakat en büyük dingillik "çok güzel üstte görünsün diye 1 yıldız verdim. mutlaka indirin" diyenler. Ya hu, böyle bir ilgi orospuluğu olabilir mi? Sen hayatında ufacık bir ilgiye sanal bir mekanın yorum kısmında duyuyorsun ne oluyor? Zonguldak'taki halalarına selam yollamış bir de. Ya hu gözlerimle görmemiş olsam komiklik olsun diye yazdım diyeceğim ama resmen gördüm bunu. Yazık ya hu, internet insanları nasıl bu kadar ilgiye muhtaç hale getirmiş, bir de yani bu mikro düzeyde bir şey. Bunun bu arada nörobilimsel açıklamasını Dan Ariely'nin Predictably Irrational'ında bulabilirsiniz, şu mail'leri sürekli kontrol etme ve ödüllendirilmeyle ilgili olan bölümde bahsediyordu. Aminkoyim anasnı sktim orosbu çocugu piçi düzgün kitab yazamamış ebenin amına atlıyım.
2013'ün en iyi hip-hop albümünü paylaşıyorum
27 Eylül 2013 Cuma
90'lar Pop'u New York Klipleri Üzerine
Evet değerli dostlar, bugün karşılaştırmalı edebiyat tarzında, karşılaştırmalı klip olayına giriyorum. Bunlar, Tarkan'ın Ölürüm Sana'sı, Rafet El Roman'ın Macera Dolu Amerika'sı ve Burak Kut'un Yaşandı Bitti'si.
Fakat ondan önce bir süredir aklımda olan ve bûloğa aktarmak istediğim bir bilgiyi sizinle paylaşacağım. İddia ediyorum ki bu çıkarımı başka bir yerde şimdiye kadar okumuş olmanız mümkün değildir. Efenm, "troubadour" geleneğini bilenleriniz vardır. Evropa'da bir cevelan olan bu dostlarımız 11'inci yüzyılın başından itibaren bir yandan gezmiş, şiirlerini şarkılarını da söylemiş, hafif alkolik takılmış, kumarbazlık, oyunbazlık, dengbejlik yapmıştır. Aslında bu isimleri genel olarak Roll vs. gibi dergilerde sürekli Bob Dylan, Cohen vs. gibi tipler övülürken denk geliyor ancak siklemiyordum. Çünkü bu tip dergilerin her şeyi abartmaya bir eğilimi vardı. Artık o dergiler de yok, o vasat dergiler o vasat atlara binip gittiler. Fakat asıl troubadour'luk müessesesini vatandaşlarım black metalci gençlik Peste Noire sayesinde inceleme fırsatı buldum. Normalde black metal dinlemiyorum zekamın gerilemesini istemediğim için fakat Peste Noire'da kendiliğinden bir çöplük havası olduğu için merak edivermiş bulundum. O sırada da wikipedia sendromu denen, bir black metal grubuyla başlayıp sonunda 12'inci yüzyıl troubadour'larını okurken kendimi buldum. Fakat bu olay o kadar eski ki, şu an tam hatırlayamıyorum bile neleri okuduğumu. Neyse efenm, zaten böyle serseri kılıkla insanlar hakkında siz de benim gibi wikipedia'dan bilgi edinerek, sığ bir vikipedi çöplüğü olabilirsiniz, öneririm.
Fakat asıl mesele, troubadour'un etimolojik kökenine inince ortaya çıkıyor, benim de anlatmak istediğim budur. Troubadour kelimesinin kökeni her ne kadar aşırı Fransızca gibi görünse de aslında Arapça kaynaklı. Tıpkı Jean Reno'nun aslında İspanyol olması gibi bir durum. Bu kelimenin kökeni de Arapça "d-r-b" (ilk harf dal oluyor sanırım düz d değil.) harflerine dayanıyor. Bildiğiniz gibi darp, zarp, mustarip, mızrap vs. gibi kelimelerin de kökleri aynı şekilde bu kökenlerden ortaya çıkıyor. Peki başka hangi kelime çıkıyor değerli dostlarım, monamilerim?(cennet mahallesi tadı vermek) "DERBEDER" evet, yani Fransızca söyleyince hatunlarının pelvis çevresi kaslarının gevşemesine sebep olan bu kelime aslında bildiğimiz DERBEDER kelimesidir. Peki e be amınakoduklarım, yıllardır niye "Cohen troubadour geleneğinden geliyor şekerim" , "Ay Bob Dylan'a bitiyorum." derken çıkıp Ferdi Tayfur'u neden övmediniz??? Çünkü hepiniz Şarkiyatçılık'ın kölesi olmuşsunuz da o yüzden anasını satıyım. Şimdi de Ferdi Tayfur'dan Derbeder'i paylaşıyorum burada.
İşte, şimdiye kadar kimsenin bu tip bir çıkarımı yapmadığını söylerken de bundan bahsediyordum. Aslında gezgin şair denen insan, alkoliktir, hırsızdır vs.dir ama benim Fransız vatandaşım olunca değere binerken sizin kendi memleketinizden olunca ezik oluyor "ay arabesk dinlemem" oluyor. Amerika'daki "everyth,ng but country and rap" diyenlerden bir farkınız kalmıyor. Ha bunların kadın versiyonları da "troubairitz" oluyor ki o da "Bergen"in karşılığı oluyor.
Fakat ondan önce bir süredir aklımda olan ve bûloğa aktarmak istediğim bir bilgiyi sizinle paylaşacağım. İddia ediyorum ki bu çıkarımı başka bir yerde şimdiye kadar okumuş olmanız mümkün değildir. Efenm, "troubadour" geleneğini bilenleriniz vardır. Evropa'da bir cevelan olan bu dostlarımız 11'inci yüzyılın başından itibaren bir yandan gezmiş, şiirlerini şarkılarını da söylemiş, hafif alkolik takılmış, kumarbazlık, oyunbazlık, dengbejlik yapmıştır. Aslında bu isimleri genel olarak Roll vs. gibi dergilerde sürekli Bob Dylan, Cohen vs. gibi tipler övülürken denk geliyor ancak siklemiyordum. Çünkü bu tip dergilerin her şeyi abartmaya bir eğilimi vardı. Artık o dergiler de yok, o vasat dergiler o vasat atlara binip gittiler. Fakat asıl troubadour'luk müessesesini vatandaşlarım black metalci gençlik Peste Noire sayesinde inceleme fırsatı buldum. Normalde black metal dinlemiyorum zekamın gerilemesini istemediğim için fakat Peste Noire'da kendiliğinden bir çöplük havası olduğu için merak edivermiş bulundum. O sırada da wikipedia sendromu denen, bir black metal grubuyla başlayıp sonunda 12'inci yüzyıl troubadour'larını okurken kendimi buldum. Fakat bu olay o kadar eski ki, şu an tam hatırlayamıyorum bile neleri okuduğumu. Neyse efenm, zaten böyle serseri kılıkla insanlar hakkında siz de benim gibi wikipedia'dan bilgi edinerek, sığ bir vikipedi çöplüğü olabilirsiniz, öneririm.
Fakat asıl mesele, troubadour'un etimolojik kökenine inince ortaya çıkıyor, benim de anlatmak istediğim budur. Troubadour kelimesinin kökeni her ne kadar aşırı Fransızca gibi görünse de aslında Arapça kaynaklı. Tıpkı Jean Reno'nun aslında İspanyol olması gibi bir durum. Bu kelimenin kökeni de Arapça "d-r-b" (ilk harf dal oluyor sanırım düz d değil.) harflerine dayanıyor. Bildiğiniz gibi darp, zarp, mustarip, mızrap vs. gibi kelimelerin de kökleri aynı şekilde bu kökenlerden ortaya çıkıyor. Peki başka hangi kelime çıkıyor değerli dostlarım, monamilerim?(cennet mahallesi tadı vermek) "DERBEDER" evet, yani Fransızca söyleyince hatunlarının pelvis çevresi kaslarının gevşemesine sebep olan bu kelime aslında bildiğimiz DERBEDER kelimesidir. Peki e be amınakoduklarım, yıllardır niye "Cohen troubadour geleneğinden geliyor şekerim" , "Ay Bob Dylan'a bitiyorum." derken çıkıp Ferdi Tayfur'u neden övmediniz??? Çünkü hepiniz Şarkiyatçılık'ın kölesi olmuşsunuz da o yüzden anasını satıyım. Şimdi de Ferdi Tayfur'dan Derbeder'i paylaşıyorum burada.
İşte, şimdiye kadar kimsenin bu tip bir çıkarımı yapmadığını söylerken de bundan bahsediyordum. Aslında gezgin şair denen insan, alkoliktir, hırsızdır vs.dir ama benim Fransız vatandaşım olunca değere binerken sizin kendi memleketinizden olunca ezik oluyor "ay arabesk dinlemem" oluyor. Amerika'daki "everyth,ng but country and rap" diyenlerden bir farkınız kalmıyor. Ha bunların kadın versiyonları da "troubairitz" oluyor ki o da "Bergen"in karşılığı oluyor.
Klibi de yarın anlatma kararı aldım canım sıkıldı birden.
22 Temmuz 2013 Pazartesi
Büyülü Gerçekçilik Üzerine
Merhaba saygısever okurlar.
Blogger yeni sisteme geçtiğinden beri nasıl kullanacağımı çözemediğim için açıkçası bûlokçuluk işinden soğumuştum. Ayrıca şimdiye kadar yazdıklarımın çoğuna sebep olan çocuksu öfkeyi yitirdiğimi hissediyordum bir miktar. Önceden yazdıklarıma baktıkça içim sıkılıyordu. Fakat bazı geceler, içim içimi kemiriyor gülmeçksli şeyler yazmamak için kendimi zor tutuyordum. Yataktaki o gelip giden bilinç anlarında insan her şeyi gerçekleştirebileceğine dair garip bir yanılsama yaşayabiliyor böyle zamanlarda. Bugün aslında büyülü gerçekçilikten her zamanki gibi bahsetmeyeceğim. Aslında biraz bahsedeceğim ama çok değil.
Yüzyıllık Yalnızlık'ı ilk kez okurken uyku dışında yastığa akıttığım salyalar haricinde de gerçek anlamda salya ilk kez bir büyülenmeyle akmıştı ağzımdan. Onun dışında biraz büyük götlü olduğum için 6 kattan yüksek binaların merdivenlerini çıkarken de son merdivene geldiğimde de salyam akıyor ama yalan atmayacağım, böyle durumlarda, merdivenlerde gördüğünüz tükürükler çoğunlukla benim gibi rezil insanların tükürükleri oluyor.
Anlattıkları, değerli vatandaşım René Laloux'nun filmlerine uygundu ama hiçbir zaman onun kadar gerçeklekle bağını yitirmiş gibi değildi. Gelip Marquez hakkında analiz yapmayı şu noktada uygun bulmuyorum zira, bu tip şeyleri birçok gerizekalı ve ilgi orospusu blogda görebilmeniz mümkün, açıp okuyabilirsiniz. Kekremsi lügat'ta da hemen herkes bir girisinin altına bûlok linki vermeyi ihmal etmiyor, tıpkı daha anlamsızı olan tevatür linklerini paylaşmaları gibi. Fakat konu bu değil, konu büyülü gerçekliğin nasıl hayatımızın içine kadar girebildiğini geçenlerde fark etmiş olmam.
Yaklaşık olarak bir ay önce Valide Hanımla hasbıhal ediyorduk. Konu flamingolara ve yedikleri karideslerin onlara verdikleri pembe renge geldi. Bir yandan bu ters dizkapaklı hayvan kardeşlerimizle kehkehkeh diye dalga geçerken Valide Hanım aka Anamın bir gerçeği yüzüme çarpmasıyla aydınlandım. Bir akrabamız aslında flamingoymuş!
Yani flamingo değilmiş fakat yine de içten içe flamingoluk taşıyormuş. Bu şahıs ki mesela adına Anna Teyze diyelim, havuç ve portakal delisi bir insan olarak sürekli bunları yediğinden ötürü bir gün kendini turuncu olarak bulmuş. Avuçlarının içi resmen portakal rengiymiş, zaten zayıfçacık bir insan olduğu için yüzü de havuca benzemiş. Açıkçası doktorların bu konuda bilgili olduklarını ve birçok şeye şaşırmadıklarını biliyorum. Bugün hatta Amerikalı ünlü bir doktorun "ben hiçbir şeye şaşırmam" dedikten sonra Tucker Max'in röntgen cihazında kaydedilmiş oral seks videosunu izleyip şaşkınlığını gizleyemediğini öğrendiğimden ötürü, havuç portakal gibi şeyler anlamsız gelmeye başladı. Bu sebeple doktor da havuç ve portakalı kesmesini önermiş falan filan ve sonunda tabii cildi normale dönmüş. Böyle bir olay, sonra başka bir akrabamızda daha aynı durum geçen sene nüksetmiş.
Tehlike grubunda bulunduğum için bu iki meyveyi de bıraktım. Zaten aranızda da bazı insanların yemeklerin içine havuç koyduğunu biliyorum. Hiçbirinizin yemeğini yemeyeceğimi deklare etmek isterim. Evet, havuç güzel bir (burada havuç bir sebze mi yoksa meyve mi bilemediğim için interneti kolaçan ettim) sebze, fakat yemeklere yakışmıyor ne yazık ki. (Ayrıca birçok şeyin sebze mi yoksa meyve mi olduğunu açıkçası bilmiyorum. Tadını seviyorsam meyve, sevmiyorsam sebze olarak nitelendiriyorum. Benim için kriter budur.)
Halihazırda sebze konusu açılmışken konuyu kabağa da getirmek istiyorum. Bugün hep fallik sebzelerden bahseder olduk, ardımı dövdürmeye bu kadar meraklı olduğumu bilmiyordum açıkçası. Bildiğimiz bu yemeklik düz kabağın olayı nedir değerli okurlar? İki ay kadar önce ilk defa kabak yedim. Çok sarhoştum ve o sırada yiyebileceğim sadece kabak vardı, içkili anlarda kelle, paça, taşak, koyun götü falan yemek gibi bir şey. Zaten sakatat piyasasının tamamen sarhoşlar sayesinde ayakta kaldığına dair bir teorim var. Zira normalde yemenin mantıklı olmadığı göz, taşak, bağırsak, mumbar falan gibi şeyler sarhoşlara kakalanan ürünler. Neyse, kabak da benim için sakatat görevi gördü.
Açıkçası kabağı doğduğumdan beri tüketmemiş birisi olarak hayal kırıklığına uğradım. Yıllardı övdüğünüz sebzenin olayı bu muydu arkadaşlar? Tadı olmayan bir sebzeyi küresel bir komplo ağıyla benden uzak tutmaya çalışmanızın sebebini çok merak ediyorum açıkçası. Dünya üzerinden şu an
1.yemekte maydonoz
2.kabak
yok olsa nasıl bir eksiklik hissedilirdi çok merak ediyorum. Jim Morrison'ın uçergenlik örneği göstererek kendisine "Lizard King" diemesi gibi The Honourable Count of Zucchini demeyi uygun görüyorum. Ya hu, mıçmıç bir şey zaten, sokayım öyle sebzeye. Bunu bulamayanlar da var bile demez herhalde annem bu sebze için. Zira kereviz gibi bunu da yerken yediğinden daha fazla kalori harcıyorsun zaten Afrika'ya kabak mı yolluyordunuz ne yapıyordunuz çok merak ediyorum. Ya hu bir dilde "kabak tadı vermek" diye bir deyim varken, mutfağında kabağın büyük bir rol oynamasını açıkçası anlayamıyorum. Resmen "adamın gol diyor" gibi bir şey. Dile oturmuş sebzenin tadının siktiriboktanlığı fakat yine de yeniyor. Burada hazırlandıktan sonra üzerine pekmez dökülüp fırınlanmış değerli balkabağı kardeşimi tenzih ediyorum. Aynı familyadan gelmiş olması onun böyle izansız, ahlâksız tiplerle anılmasının önşartı olamaz. Keza, tam bir görev adamı olan su kabağını ve yakın familyalardan bulunan öncelikle hıyar kardeşim olmak üzere karpuzu da tenzih ediyorum.
Yemeklik kabak koskoca bir bitki familyasının utanç verici bir örneği. Sarah Jessica Parker'la kapçıkağızlı Corey Feldman'ın akraba evliliğinden doğmuş bir küfür aka blasphemy!
Neyse öyle yani. cirkingecekusu Leonard Cohen'le ilgili bir yazı istenmiş ancak tarihte böyle bir şey yazmışım gibi hatırlıyorum. Son zamanlarda Cohen'e bir miktar antipati duyduğumu hissediyorum o sebeple o değerli okuru üzmemek istediğim için bir süre Cohen'le ilgili yazmasam daha iyi olur diye düşünüyorum. Vasat şiirle ve aynı melodi üzerinden yürüyerek yıllarca gençlerin hayatlarıyla oynamış gibi geliyor son zamanlarda. Zira Görkemli KAybedenler falan zaten çok kötü kitap ama zaten hangi müzisyen bir şeyler yazmaya kalkınca sıçıp batırmıyor ki? (Bob Dylan'ın gerçek bir şair olmasından ötürü onu ayrı tutuyor ve size tabiî ki Chronicles, vol.1'ı öneriyorum.)
Exlibris de normalde benim kapasitemin kesinlikle yetmeyeceği incelikte çatmış.Bazı insanlar ne kadar güzel çatıyor, kendisini tebrik ediyorum. Ben birinin bûlok yazmasını istesem "yazsana ulan ayı" derim, halbuki Exlibris'in tutunduğu bu müstehzi tutumdan ötürü kendisini tebrik ediyorum ve Monteyn'in en müstehzi okuru seçiyor, tebrik ediyor ve kadınsa bir kahve kıps diyor; erkekse bir şey demiyorum müstehziliği hayırlı olsun.(içimden "tüh erkekmiş" diyorum tabii ama konunun bununla alakası yok.)
Yine güzel bir şarkıyla bitirelim bu uzun süreden sonra gelen yazıyı::
P.S: Ya hu şarkıyı çok seviyordum da klibini ilk kez izledim. Hayatımda hiç bu kadar kendini bir bok sanan basçı görmemiştim. Ne coştu ya it. İyi ki bas gitarın görece önde olduğu grupta çalıyorsun ha, gidip bir de adam zaten sonradan sanırım gruptan atılmış şimdi baktım. Ben de frontman olsam grubumda böyle coşkun basçı istemezdim. Aga gruptaki herkes ayrı falsoymuş yalnız, sanki mesaiden çıkıp klibe yetişmişler. Davulcu zaten bariz egzoz ustası. Amerikan bağımsız filmlerindeki yol kenarındaki oto tamircilerinden. Keza gitarcı onu yetiştirmiş zaten o da kaporta ustası olabilir şöyle bir geçmişlerine göz atmak yeterli sanırım. Wyoming Oto Sanayii'nde çıraklık eğitimi gördüklerinden emin gibiyim.
Blogger yeni sisteme geçtiğinden beri nasıl kullanacağımı çözemediğim için açıkçası bûlokçuluk işinden soğumuştum. Ayrıca şimdiye kadar yazdıklarımın çoğuna sebep olan çocuksu öfkeyi yitirdiğimi hissediyordum bir miktar. Önceden yazdıklarıma baktıkça içim sıkılıyordu. Fakat bazı geceler, içim içimi kemiriyor gülmeçksli şeyler yazmamak için kendimi zor tutuyordum. Yataktaki o gelip giden bilinç anlarında insan her şeyi gerçekleştirebileceğine dair garip bir yanılsama yaşayabiliyor böyle zamanlarda. Bugün aslında büyülü gerçekçilikten her zamanki gibi bahsetmeyeceğim. Aslında biraz bahsedeceğim ama çok değil.
Yüzyıllık Yalnızlık'ı ilk kez okurken uyku dışında yastığa akıttığım salyalar haricinde de gerçek anlamda salya ilk kez bir büyülenmeyle akmıştı ağzımdan. Onun dışında biraz büyük götlü olduğum için 6 kattan yüksek binaların merdivenlerini çıkarken de son merdivene geldiğimde de salyam akıyor ama yalan atmayacağım, böyle durumlarda, merdivenlerde gördüğünüz tükürükler çoğunlukla benim gibi rezil insanların tükürükleri oluyor.
Anlattıkları, değerli vatandaşım René Laloux'nun filmlerine uygundu ama hiçbir zaman onun kadar gerçeklekle bağını yitirmiş gibi değildi. Gelip Marquez hakkında analiz yapmayı şu noktada uygun bulmuyorum zira, bu tip şeyleri birçok gerizekalı ve ilgi orospusu blogda görebilmeniz mümkün, açıp okuyabilirsiniz. Kekremsi lügat'ta da hemen herkes bir girisinin altına bûlok linki vermeyi ihmal etmiyor, tıpkı daha anlamsızı olan tevatür linklerini paylaşmaları gibi. Fakat konu bu değil, konu büyülü gerçekliğin nasıl hayatımızın içine kadar girebildiğini geçenlerde fark etmiş olmam.
Yaklaşık olarak bir ay önce Valide Hanımla hasbıhal ediyorduk. Konu flamingolara ve yedikleri karideslerin onlara verdikleri pembe renge geldi. Bir yandan bu ters dizkapaklı hayvan kardeşlerimizle kehkehkeh diye dalga geçerken Valide Hanım aka Anamın bir gerçeği yüzüme çarpmasıyla aydınlandım. Bir akrabamız aslında flamingoymuş!
Yani flamingo değilmiş fakat yine de içten içe flamingoluk taşıyormuş. Bu şahıs ki mesela adına Anna Teyze diyelim, havuç ve portakal delisi bir insan olarak sürekli bunları yediğinden ötürü bir gün kendini turuncu olarak bulmuş. Avuçlarının içi resmen portakal rengiymiş, zaten zayıfçacık bir insan olduğu için yüzü de havuca benzemiş. Açıkçası doktorların bu konuda bilgili olduklarını ve birçok şeye şaşırmadıklarını biliyorum. Bugün hatta Amerikalı ünlü bir doktorun "ben hiçbir şeye şaşırmam" dedikten sonra Tucker Max'in röntgen cihazında kaydedilmiş oral seks videosunu izleyip şaşkınlığını gizleyemediğini öğrendiğimden ötürü, havuç portakal gibi şeyler anlamsız gelmeye başladı. Bu sebeple doktor da havuç ve portakalı kesmesini önermiş falan filan ve sonunda tabii cildi normale dönmüş. Böyle bir olay, sonra başka bir akrabamızda daha aynı durum geçen sene nüksetmiş.
Tehlike grubunda bulunduğum için bu iki meyveyi de bıraktım. Zaten aranızda da bazı insanların yemeklerin içine havuç koyduğunu biliyorum. Hiçbirinizin yemeğini yemeyeceğimi deklare etmek isterim. Evet, havuç güzel bir (burada havuç bir sebze mi yoksa meyve mi bilemediğim için interneti kolaçan ettim) sebze, fakat yemeklere yakışmıyor ne yazık ki. (Ayrıca birçok şeyin sebze mi yoksa meyve mi olduğunu açıkçası bilmiyorum. Tadını seviyorsam meyve, sevmiyorsam sebze olarak nitelendiriyorum. Benim için kriter budur.)
Halihazırda sebze konusu açılmışken konuyu kabağa da getirmek istiyorum. Bugün hep fallik sebzelerden bahseder olduk, ardımı dövdürmeye bu kadar meraklı olduğumu bilmiyordum açıkçası. Bildiğimiz bu yemeklik düz kabağın olayı nedir değerli okurlar? İki ay kadar önce ilk defa kabak yedim. Çok sarhoştum ve o sırada yiyebileceğim sadece kabak vardı, içkili anlarda kelle, paça, taşak, koyun götü falan yemek gibi bir şey. Zaten sakatat piyasasının tamamen sarhoşlar sayesinde ayakta kaldığına dair bir teorim var. Zira normalde yemenin mantıklı olmadığı göz, taşak, bağırsak, mumbar falan gibi şeyler sarhoşlara kakalanan ürünler. Neyse, kabak da benim için sakatat görevi gördü.
Açıkçası kabağı doğduğumdan beri tüketmemiş birisi olarak hayal kırıklığına uğradım. Yıllardı övdüğünüz sebzenin olayı bu muydu arkadaşlar? Tadı olmayan bir sebzeyi küresel bir komplo ağıyla benden uzak tutmaya çalışmanızın sebebini çok merak ediyorum açıkçası. Dünya üzerinden şu an
1.yemekte maydonoz
2.kabak
yok olsa nasıl bir eksiklik hissedilirdi çok merak ediyorum. Jim Morrison'ın uçergenlik örneği göstererek kendisine "Lizard King" diemesi gibi The Honourable Count of Zucchini demeyi uygun görüyorum. Ya hu, mıçmıç bir şey zaten, sokayım öyle sebzeye. Bunu bulamayanlar da var bile demez herhalde annem bu sebze için. Zira kereviz gibi bunu da yerken yediğinden daha fazla kalori harcıyorsun zaten Afrika'ya kabak mı yolluyordunuz ne yapıyordunuz çok merak ediyorum. Ya hu bir dilde "kabak tadı vermek" diye bir deyim varken, mutfağında kabağın büyük bir rol oynamasını açıkçası anlayamıyorum. Resmen "adamın gol diyor" gibi bir şey. Dile oturmuş sebzenin tadının siktiriboktanlığı fakat yine de yeniyor. Burada hazırlandıktan sonra üzerine pekmez dökülüp fırınlanmış değerli balkabağı kardeşimi tenzih ediyorum. Aynı familyadan gelmiş olması onun böyle izansız, ahlâksız tiplerle anılmasının önşartı olamaz. Keza, tam bir görev adamı olan su kabağını ve yakın familyalardan bulunan öncelikle hıyar kardeşim olmak üzere karpuzu da tenzih ediyorum.
Yemeklik kabak koskoca bir bitki familyasının utanç verici bir örneği. Sarah Jessica Parker'la kapçıkağızlı Corey Feldman'ın akraba evliliğinden doğmuş bir küfür aka blasphemy!
Neyse öyle yani. cirkingecekusu Leonard Cohen'le ilgili bir yazı istenmiş ancak tarihte böyle bir şey yazmışım gibi hatırlıyorum. Son zamanlarda Cohen'e bir miktar antipati duyduğumu hissediyorum o sebeple o değerli okuru üzmemek istediğim için bir süre Cohen'le ilgili yazmasam daha iyi olur diye düşünüyorum. Vasat şiirle ve aynı melodi üzerinden yürüyerek yıllarca gençlerin hayatlarıyla oynamış gibi geliyor son zamanlarda. Zira Görkemli KAybedenler falan zaten çok kötü kitap ama zaten hangi müzisyen bir şeyler yazmaya kalkınca sıçıp batırmıyor ki? (Bob Dylan'ın gerçek bir şair olmasından ötürü onu ayrı tutuyor ve size tabiî ki Chronicles, vol.1'ı öneriyorum.)
Exlibris de normalde benim kapasitemin kesinlikle yetmeyeceği incelikte çatmış.Bazı insanlar ne kadar güzel çatıyor, kendisini tebrik ediyorum. Ben birinin bûlok yazmasını istesem "yazsana ulan ayı" derim, halbuki Exlibris'in tutunduğu bu müstehzi tutumdan ötürü kendisini tebrik ediyorum ve Monteyn'in en müstehzi okuru seçiyor, tebrik ediyor ve kadınsa bir kahve kıps diyor; erkekse bir şey demiyorum müstehziliği hayırlı olsun.(içimden "tüh erkekmiş" diyorum tabii ama konunun bununla alakası yok.)
Yine güzel bir şarkıyla bitirelim bu uzun süreden sonra gelen yazıyı::
P.S: Ya hu şarkıyı çok seviyordum da klibini ilk kez izledim. Hayatımda hiç bu kadar kendini bir bok sanan basçı görmemiştim. Ne coştu ya it. İyi ki bas gitarın görece önde olduğu grupta çalıyorsun ha, gidip bir de adam zaten sonradan sanırım gruptan atılmış şimdi baktım. Ben de frontman olsam grubumda böyle coşkun basçı istemezdim. Aga gruptaki herkes ayrı falsoymuş yalnız, sanki mesaiden çıkıp klibe yetişmişler. Davulcu zaten bariz egzoz ustası. Amerikan bağımsız filmlerindeki yol kenarındaki oto tamircilerinden. Keza gitarcı onu yetiştirmiş zaten o da kaporta ustası olabilir şöyle bir geçmişlerine göz atmak yeterli sanırım. Wyoming Oto Sanayii'nde çıraklık eğitimi gördüklerinden emin gibiyim.
17 Ekim 2012 Çarşamba
Yezidilik Üzerine
Çok garip bir şekilde bir süredir Yezidilik üzerine yüzeysel bilgi ediniyordum ki Diyarbakır'da bir organizasyon olduğunu duydum. Neyse garip bir şekilde kesiştiği için şaşırdım.
Biliyorsunuz endogami var Yezidiler'de öyle Nemrut'un Kızının seni yandırması, efendime söyleyeyim Suzan Süuzi(Suzy, Sue) falan gibi bir durum yok. Bir kısım dezenformasyona yol açmak istemem bu sebeple dediklerimin büyük bir kısmını ciddiye almayabilirsiniz.Öncelikle bir hikâyeyle başlayıp konuyu çok şaşırtmacalı yerlere bağlayacağım, meğerse Paul Newman ve Robert Redford bütün kumpası baştan planlamışlar yaaa diyeceksiniz.(Artık Dövüş Kulübü ve Altıncı His göndermeleri yapmak istemiyorum. Başka filmlerden örnek vereceğim)
Pandora'nın kutusu açıldı bütün kötülükler ortaya saçıldı falan, aslı çömlektir ya neyse. O dönemde kutuyu nereden bulacaksın amına koyayım 16 liraya not defteri 20 liraya sikik karton kutu satan büyük kitabevleri yok zaten biliyorsunuz o dönemde. Hayır söyleyin varsa biz de gülelim. Pandora Dünya'daki ilk kadın, çeşitli taklalar vesilesiyle Prometyus'un kardeşine yamamışlar. Yok işte hamile bıraktın, abim görürse kemiklerimi kırar falan filan.Kürtaj yasak zaten o dönemde, Yılanların Öcü filmindeki gibi sırtına taş bağlayıp merdivenden atlayıp bebeği düşürüyorlar. Neyse Pandora Abla kutuyu açıyor, ve her türlü pislik, adilik, karmanyolacılık, tantanacılık, tırnakçılık ve dahi bilumum yan kesicilik, torbacılık ortalığa saçılır. Yalnız kutunun dibinde umudun ruhu "elpis" kalır. Pandora da yumurta kapıya dayanınca neyse bari kapayayım da bu kalsın içeride der.
Peki bunu neden anlattım? Çünkü madem Pandoranın Kutusunda kötülükler ortalığa saçılıyor o zaman umut kötü bir şey mi ki o da kutunun içerisinde onlarla beraber bulunuyor? Bu soruyu, hikayeyi annemden 7 yaşındayken öğrendiğimden beri kendi kendime soruyorum. Tıpkı mest üzerinden abdest almayı anlayamayışım gibi bu konuya da bir açıklık getiremiyorum. hayır mest deri olacak ama mesela sahte deri de olabilir mi? Ya da mes varken arada çorap olsa bile abdest alınabiliyor ama çorapla abdest alınamıyor. Ne biçim insansınız siz hiç anlamıyorum ki. İşte, madem kutuya umudu hapsediyorsun, neden bunun içinde tutacağına umudu da salıvermiyorsun ki kötülükle baş etsin, insanlar için gizli saklı bir şey olmasın. Hikâye aslında tırt diyebiliriz, tıpkı Minerva'nın Baykuşu kullanımının süper bir kullanım olarak durması ama aslında arka planını araştırınca pek bir numarası olmadığını Hegel sağ olsun biraz ün yaptığını öğrenmemiz gibi bir şey. Umut ve uyanışla ilgili hep boktan hikâyeler anlatılagelmiş geçmişten günümüze. En güzeli Amerikan Rüyası arkadaşım, kafan rahat.
İşte böyle böyle derken Yezîdilere geliyorum. Neden dışarıdan evlenmiyor Yezîdiler bunu anlatmak istiyorum. Kafadan en kral kutsal kitap ismi Kara Kitap'ı ben de inancımın temeline koysam ben de evlenmem dışarıdan kimseyle öncelikle onu söyleyeyim. Kara Kitap sonuçta arkadaş,. Lovecraft da az bilgi sahibi olup leş öykülerini anlatırken(o zaman internet olmadığı içni normal) Yezîdiler şeytana tapıyordu yok şöyleydi böyleydi diye anlatmışlığı var. Zaten ondokuzuncu yüzyıl mistisizminin kendini bilmez aptallıklarına katlanamıyorum. Her şey korkunç, her şey 2 yüzyıl önce çizilmiş gravürlerden korkmaya dayanıyor. Bu kadar mal bir medeniyet dönemi olamaz. Bakın Baphomet diye bir varlık var, 19 yüzyıldaki okültistler yüzünden günümüzde şeytanla özdeşleştirilen imaja sahip olmuş bir vatandaş. Aslında alâkası yok, isteyen araştırsın. İsmi de Muhammet'ten geliyor bu arada. Salak bir şekilde kendi kendilerinin imanlarından korkup bir de iyice sıvamışlar. Yani mohammad mohhamad olmuş sana Baphomet falan. Borges bunu bilse hamiyetten gözlerinin yaşını tutamazdı biliyorum.
Kara Kitap'ta şöyle anlatılır. Adem ve Havva çocuk yaratabilme hikmetinin kime ait olacağı üzerinde bir anlaşmazlıktadırlar. İkisi de döllerini ayrı kavanozlara koyup beklemeye başlarlar. Havva'nın kavanozundan böcekler, ve çocuk komedilerinde üzerlerine düşen kurbağa, yılan, sıçan, sevan nişanyan boku falan çıkar. Adem'in kavanozundan ise nur yüzlü bir oğlan doğar. Bu doğan oğlan büyüyüp bir huriyle evlenir. İşte Yezîdiler bu soydandır. İnsanlığın geri kalanı ise Adem ve Havva'nın birlikte yaptığı çocuklardan doğmuşlardır. Tabiî bu anlatının devamında mesela Nuh Tufanı rol oynuyor mu bilemiyoruz o konuda bir şey diyemeyeceğim. Fakat böyle bir soydan gelince tabiî insan bir moda girer yani normaldir.
İşte efendim, ben bu anlatıyı, Pandora'nın da ilk kadın olmasına istinaden onun mitine de benzettiğim için size de bunu anlatmak istedim. Şimdi de Chet Baker'la kapanışı yapalım.
Biliyorsunuz endogami var Yezidiler'de öyle Nemrut'un Kızının seni yandırması, efendime söyleyeyim Suzan Süuzi(Suzy, Sue) falan gibi bir durum yok. Bir kısım dezenformasyona yol açmak istemem bu sebeple dediklerimin büyük bir kısmını ciddiye almayabilirsiniz.Öncelikle bir hikâyeyle başlayıp konuyu çok şaşırtmacalı yerlere bağlayacağım, meğerse Paul Newman ve Robert Redford bütün kumpası baştan planlamışlar yaaa diyeceksiniz.(Artık Dövüş Kulübü ve Altıncı His göndermeleri yapmak istemiyorum. Başka filmlerden örnek vereceğim)
Pandora'nın kutusu açıldı bütün kötülükler ortaya saçıldı falan, aslı çömlektir ya neyse. O dönemde kutuyu nereden bulacaksın amına koyayım 16 liraya not defteri 20 liraya sikik karton kutu satan büyük kitabevleri yok zaten biliyorsunuz o dönemde. Hayır söyleyin varsa biz de gülelim. Pandora Dünya'daki ilk kadın, çeşitli taklalar vesilesiyle Prometyus'un kardeşine yamamışlar. Yok işte hamile bıraktın, abim görürse kemiklerimi kırar falan filan.Kürtaj yasak zaten o dönemde, Yılanların Öcü filmindeki gibi sırtına taş bağlayıp merdivenden atlayıp bebeği düşürüyorlar. Neyse Pandora Abla kutuyu açıyor, ve her türlü pislik, adilik, karmanyolacılık, tantanacılık, tırnakçılık ve dahi bilumum yan kesicilik, torbacılık ortalığa saçılır. Yalnız kutunun dibinde umudun ruhu "elpis" kalır. Pandora da yumurta kapıya dayanınca neyse bari kapayayım da bu kalsın içeride der.
Peki bunu neden anlattım? Çünkü madem Pandoranın Kutusunda kötülükler ortalığa saçılıyor o zaman umut kötü bir şey mi ki o da kutunun içerisinde onlarla beraber bulunuyor? Bu soruyu, hikayeyi annemden 7 yaşındayken öğrendiğimden beri kendi kendime soruyorum. Tıpkı mest üzerinden abdest almayı anlayamayışım gibi bu konuya da bir açıklık getiremiyorum. hayır mest deri olacak ama mesela sahte deri de olabilir mi? Ya da mes varken arada çorap olsa bile abdest alınabiliyor ama çorapla abdest alınamıyor. Ne biçim insansınız siz hiç anlamıyorum ki. İşte, madem kutuya umudu hapsediyorsun, neden bunun içinde tutacağına umudu da salıvermiyorsun ki kötülükle baş etsin, insanlar için gizli saklı bir şey olmasın. Hikâye aslında tırt diyebiliriz, tıpkı Minerva'nın Baykuşu kullanımının süper bir kullanım olarak durması ama aslında arka planını araştırınca pek bir numarası olmadığını Hegel sağ olsun biraz ün yaptığını öğrenmemiz gibi bir şey. Umut ve uyanışla ilgili hep boktan hikâyeler anlatılagelmiş geçmişten günümüze. En güzeli Amerikan Rüyası arkadaşım, kafan rahat.
İşte böyle böyle derken Yezîdilere geliyorum. Neden dışarıdan evlenmiyor Yezîdiler bunu anlatmak istiyorum. Kafadan en kral kutsal kitap ismi Kara Kitap'ı ben de inancımın temeline koysam ben de evlenmem dışarıdan kimseyle öncelikle onu söyleyeyim. Kara Kitap sonuçta arkadaş,. Lovecraft da az bilgi sahibi olup leş öykülerini anlatırken(o zaman internet olmadığı içni normal) Yezîdiler şeytana tapıyordu yok şöyleydi böyleydi diye anlatmışlığı var. Zaten ondokuzuncu yüzyıl mistisizminin kendini bilmez aptallıklarına katlanamıyorum. Her şey korkunç, her şey 2 yüzyıl önce çizilmiş gravürlerden korkmaya dayanıyor. Bu kadar mal bir medeniyet dönemi olamaz. Bakın Baphomet diye bir varlık var, 19 yüzyıldaki okültistler yüzünden günümüzde şeytanla özdeşleştirilen imaja sahip olmuş bir vatandaş. Aslında alâkası yok, isteyen araştırsın. İsmi de Muhammet'ten geliyor bu arada. Salak bir şekilde kendi kendilerinin imanlarından korkup bir de iyice sıvamışlar. Yani mohammad mohhamad olmuş sana Baphomet falan. Borges bunu bilse hamiyetten gözlerinin yaşını tutamazdı biliyorum.Kara Kitap'ta şöyle anlatılır. Adem ve Havva çocuk yaratabilme hikmetinin kime ait olacağı üzerinde bir anlaşmazlıktadırlar. İkisi de döllerini ayrı kavanozlara koyup beklemeye başlarlar. Havva'nın kavanozundan böcekler, ve çocuk komedilerinde üzerlerine düşen kurbağa, yılan, sıçan, sevan nişanyan boku falan çıkar. Adem'in kavanozundan ise nur yüzlü bir oğlan doğar. Bu doğan oğlan büyüyüp bir huriyle evlenir. İşte Yezîdiler bu soydandır. İnsanlığın geri kalanı ise Adem ve Havva'nın birlikte yaptığı çocuklardan doğmuşlardır. Tabiî bu anlatının devamında mesela Nuh Tufanı rol oynuyor mu bilemiyoruz o konuda bir şey diyemeyeceğim. Fakat böyle bir soydan gelince tabiî insan bir moda girer yani normaldir.
İşte efendim, ben bu anlatıyı, Pandora'nın da ilk kadın olmasına istinaden onun mitine de benzettiğim için size de bunu anlatmak istedim. Şimdi de Chet Baker'la kapanışı yapalım.
31 Ağustos 2012 Cuma
Yazın Çok Güzel Bir şekilde Devam Etmesi Üzerine
Serdar Ortaç'la açılışı yaptım, çünkü yaz halâ devam ediyor ve havalar da gayet çok sıcak. Yeter ulan bu yaz bitti muhabbetleri!! Tanıyorum bu tip insanları, bunlardan biri de Valide Hanım. Biliyorsunuz burada yazılanların bir kısmı tam olarak doğru olmayabiliyor fakat bu sene Haziran'ın 23'ünde bir gece serin olduğu için "işte yaz da bitti" dediği an stresten aft çıkmıştı ağzımda. Biliyorsunuz şöyle bir teori var, insan yaşadıkça zamanı kavraması hızlanıyor. Yani çocukluğumuzda bitmek bilmeyen günün şimdilerde "bugün de doyduk" kıvamına gelmesi durumu. İşte bu sebeple insan ömrü çok fazla uzatılsa bile, zaman algısı oldukça hızlanmış olduğu için bir süre sonra günlerin nasıl geçtiğini anlayamayacak noktaya gelecek zihni. İşte 60-95 yaş arası insanlarda bunu gözlemliyorum. Hangi mevsim varsa, daha ilk ayı'nın ortasında o mevsimi bitmiş varsayıyorlar, ama karpuzdan ve portakaldan da vazgeçemiyorlar!! Bu ne tutarsızlık!
Eminim ki Kış'ın gelmesini romatizmalardan ve soğuktan şikayet etmek için istiyorlar. Çünkü biliyorsunuz yaz aylarında kalp krizi ve beyin kanaması gibi durumlar haricinde, şikayet edilebilecek mevzular normal yaştakilerle aynı düzeye iniyor yani programcılık bilsem aşağı yukarı şöyle bir şey olurdu (böyle bir program var mı bilmiyorum. yoksa da sikimde değil tek kelime programcılık bilgim yok az sonra görebileceğiniz gibi)
if sıcaklık >38 celsius
print: {çok sıcak evladım}
if nem oranı > %83
then print: {sıcak değil de ağır ağır]
end
Bunu zaten biliyorsunuz herkes söylüyor. Yaşlıların birçoğunun egoist ve hatta ne egoisti, egoistlik çok da sıradışı değil olabilir, narsist olduğunu biliyoruz ilgi manyaklığından ötürü. Neyse, herkesle aynı hastalığa sahip oldukları için önceliklerini yitirmiş oluyorlar. Bu yüzden bir an önce Kış gelsin de hastalıkları siyatikleri, ve ne tip 13 poşet ilaç kullanmaları gereken hastalıkları varsa onlar azsın diye dört gözle bekliyorlar.
Peki, yaşlıları neden böyle diyorum? Çünkü büyük çoğunluğu narsist ve hatta sadist olduğundan ötürü gerçekçi yaklaşıyorum. Burada teyzelik mefhumundan bahsetmek dahi istemiyorum bu çok ayrı, benim dediğim yaşlılığın adeta bir öncelik gibi görülmesi gibi. Eğer herkesin biraz aklı olsaydı Hunter S. Thompson gibi kendine ideal bir yaş biçip ardından da eğer geçerse mutlaka tüfekle kendini vururdu. Biliyorsunuz fazla yaşadığı için intihar etti kendisi, ne kadar süper bir insan olduğunu buradan da anlayabilirsiniz. En iyi arkadaşları arasında Johnny Depp, Benicio Del Toro, Nixon(sic) falan bulunuyordu, hanginizin dedesi ninesinin Johnny Depp'le arkadaşlığı var? Bence yok çünkü.
Bir ay içerisinde 88 yaşındaki babaannem(doğal ölüm) ve 93 yaşındaki dedem(babaannemin ölümüne üzüntüden ötürü 23 gün sonra beyin kanaması) öldü. İkisi de narsist, sadist ve acizlik halinde değillerdi. Dedem gördüğüm en sağlam mizah anlayışına sahip olan insanlardan biriydi, ve asla "sıcak değil hava ağır ağır" muhabbeti yapmazdı, beyin kanaması geçireceğini bile bile ilaç kullanmadı, bu da ne kadar taşaklı bir adam olduğunu gösteriyor ben de yaşlandığım zaman yavşakça poşetlerce ilaç içip insan müsveddesi olacak kadar küçülmeyeceğim. Hayatımda anne ve babamdan sonra en sevdiğim kişiydi bu yazıyı kendisinin de hakkıyla küçük gördüğü ezik yaşlılara adıyorum.(dedem aynı zamanda tanjeviç'ti)
P.S: Swans'ın The Seer albümü mükemmel.
1 Ağustos 2012 Çarşamba
Çocuklarda Para Kavramının Yokluğu Üzerine
Birçok normal insan gibi çocukları hiç sevmem. Halktan biriyim imajı vermek için değil, sadece doğal olanın bu olduğunu belirtmek için "normal insan" dedim. Bana kalırsa anne ve babaları hariç zaten çocukları kimse sevmemeli, çocuklar buna haiz olmamalıdırlar. Neyse bu konuyu tartışmaya değer bile görmüyorum, aklı başında herkes beni onaylayacaktır.
Hayatımın bir döneminde çok burnum sürttü, pazarda limon sattım, dev arabalarda plastik fruko şişeleri topladım falan. Yükseliş dönemime geçerken bir dönem bakkal da işlettim. Bakallık genel olarak ferah bir meslek psikolojik olarak yıpratması haricinde. Uzun dönemli emek sürecinde(6 aydan uzun sürelerde sabah 7 akşam 10 çalışma aralığıdan bahsediyorum) bir süre sonra çikolatalı gofretlerle yakın bir bağ kuruyorsun, sırf bu sebepten "hayır ben tüccar değilim!! eğitimciyim!!" diyerek bakkalı kapatıp maddesel arzularını kavunla gerçekleştiren birçok bakkal olduğunu bizzat biliyorum.
Fakat, bu ortamın ne yazık ki en kötü yanı çocuklar. İnsan bildiğiniz gibi ampirik zekaya sahip, deneyimlerden bir şeyler öğrenebiliyor, eli sobaya değip yanarsa dokunmuyor, meyveli sabunlarının tadı da meyveli sanıp yalamaya kalkışırsa ağzı köpürdüğü için bir süre sonra bunları yapmamaya başlıyor. Ne yazık ki çocuklar insan değiller, çocukluk zamanla geçen bir hastalık gibi. Ne "ne hoştu, biz büyüdük ve kirlendi dünya." ne de "off çocukken toprak yerdik lan" gibi bir durum var, hiç güzel değil. Üstüne üstlük kurtulmak için bedelini çok ağır bir şekilde ödediğiniz ergenlik döneminden geçtiğiniz bir felaket. Ben açıkçası söyleyeyim sizin de çocuğunuz varsa sizin çocuğunuzu da hiç sevmiyorum, otobüste yanyana geldiğimiz zaman siz elinden tutarken çocuğunuza somurtarak bakıyorum ve ayağımla itiyorum. Neyse bakkala dönersek mesela bir tane kız çocuğu vardı kendisini 4 yaşından beri tanıyordum, 8 yaşına kadar hemen hemen günaşırı gelip (sizin para biriminizi kullanayım) 5 kuruşa ne olur diye soruyordu. Evet 5 kuruşa hiçbir şey olmaz, fakat ya Beckett'ten feyz alıp "Hep denedin hep yenildin, yine dene yine yenil." sistemini benimsiyor ya da hakikatten ampirik zeka yoksunu olduğundan ötürü bunu öğrenmesi mümkün olmuyor. Her gün ısrarla bunu sormasına anlam veremiyorum, paradan para kazanbilirken(temel bankacılık yetisi) iki gün sonra 10 kuruşla gelip sakız alırken, neden 4 yıl boyunca hiç şaşmadan bunu sormaya devam etti. Bildiğiniz gibi dostum Camus'ye göre asıl ümitlerimiz varsa buna ulaşamama düşüncesiyle intihara kalkışırız, yani "artık kaybedecek hiçbir şeyim yok:( intihar edeceğim" gibi bir salaklığa girmemiz muhtemelen ilgi çekmeye çalışan bir embesil olduğumuzu ortaya çıkarır falan filan. Neyse, işte bu kız çocuğu ümidinin sürekkli kırılmasına rağmen ısrarla intihar etmeyerek ne yalan söyleyeyim gözlerimi doldurmuştu biraz. Kendisini ilk defa böylece 20 yıl önceki merdaneli çamaşır makinalarında kullanılan çamaşır sopalarıyla vurarak kovmadım 4üncü yılın ortalarına doğru.
Orada burada okursunuz kapitalizm açmazda, yarrağı yedi falan diye. Bugün kapitalizmin en büyük açmazı çocuk işçileri doğrudüzgün çalıştıramaması durumudur. İş gücüne en azından 7 yaşında girerek 7 yıllık bir kayıp ve bağımlılık, kaynakların boşuna harcanması durumu vardır, bunun bir de üniversiteye kadar okuyanları ve Özgür Bolat gibi ömrünü öğrenciliğe vakfedenleri var ki işte asıl bugün bu sistemin yapması gereken en önemli şey çocuklara besi tavuklarını büyüten bir ilaçtan verilerek en azından 20 yaşlarına getirilerek iş gücüne katması, mesai saatlerini tekrar yükseltmesi ve asgari ücreti en azından dörtte üç oranında düşürmesidir. Bernard Shaw'un sanırım normalde çalışma günlerinin 3 güne indirilmesine dair analizlerini de içeren bir makalesi vardır, Bernard'ı severim çünkü kedileri sever falan fakat bu konuda ne yazık ki ona katılamayacağım, her gün çocukla karşılaşmaktan ve insanların çocuk yapma konusunda hevesli olmasından içim sıkıldı.
Unutmayın çocuk yukarıdaki fotoğrafta her zaman asıl sağda olandır.
P.S: Bernard Shaw değil Bertrand Russell'mış ve günlük çalışma saatlerinin 4'e indirilmesinden bahsediyormuş. İkisini sürekli karıştırdığım için şaşırmadım yine hata yapmama. İnsaniyet olarak değil, isim olarak Tıpkı Henry David Thoreau'yu ömrüm boyunca hatırlayamayacak olmam gibi, sivil itaatsizlik dendiğinde birden adamın adı aklımdan siliniyor iyice zihnim boşalıyor ve dövüş klübü falan aklıma gelmeye başlıyor o anda bırakıyorum her şeyi ve kafamı rahatlatmak için bunu açıyorum:
Hayatımın bir döneminde çok burnum sürttü, pazarda limon sattım, dev arabalarda plastik fruko şişeleri topladım falan. Yükseliş dönemime geçerken bir dönem bakkal da işlettim. Bakallık genel olarak ferah bir meslek psikolojik olarak yıpratması haricinde. Uzun dönemli emek sürecinde(6 aydan uzun sürelerde sabah 7 akşam 10 çalışma aralığıdan bahsediyorum) bir süre sonra çikolatalı gofretlerle yakın bir bağ kuruyorsun, sırf bu sebepten "hayır ben tüccar değilim!! eğitimciyim!!" diyerek bakkalı kapatıp maddesel arzularını kavunla gerçekleştiren birçok bakkal olduğunu bizzat biliyorum.
Fakat, bu ortamın ne yazık ki en kötü yanı çocuklar. İnsan bildiğiniz gibi ampirik zekaya sahip, deneyimlerden bir şeyler öğrenebiliyor, eli sobaya değip yanarsa dokunmuyor, meyveli sabunlarının tadı da meyveli sanıp yalamaya kalkışırsa ağzı köpürdüğü için bir süre sonra bunları yapmamaya başlıyor. Ne yazık ki çocuklar insan değiller, çocukluk zamanla geçen bir hastalık gibi. Ne "ne hoştu, biz büyüdük ve kirlendi dünya." ne de "off çocukken toprak yerdik lan" gibi bir durum var, hiç güzel değil. Üstüne üstlük kurtulmak için bedelini çok ağır bir şekilde ödediğiniz ergenlik döneminden geçtiğiniz bir felaket. Ben açıkçası söyleyeyim sizin de çocuğunuz varsa sizin çocuğunuzu da hiç sevmiyorum, otobüste yanyana geldiğimiz zaman siz elinden tutarken çocuğunuza somurtarak bakıyorum ve ayağımla itiyorum. Neyse bakkala dönersek mesela bir tane kız çocuğu vardı kendisini 4 yaşından beri tanıyordum, 8 yaşına kadar hemen hemen günaşırı gelip (sizin para biriminizi kullanayım) 5 kuruşa ne olur diye soruyordu. Evet 5 kuruşa hiçbir şey olmaz, fakat ya Beckett'ten feyz alıp "Hep denedin hep yenildin, yine dene yine yenil." sistemini benimsiyor ya da hakikatten ampirik zeka yoksunu olduğundan ötürü bunu öğrenmesi mümkün olmuyor. Her gün ısrarla bunu sormasına anlam veremiyorum, paradan para kazanbilirken(temel bankacılık yetisi) iki gün sonra 10 kuruşla gelip sakız alırken, neden 4 yıl boyunca hiç şaşmadan bunu sormaya devam etti. Bildiğiniz gibi dostum Camus'ye göre asıl ümitlerimiz varsa buna ulaşamama düşüncesiyle intihara kalkışırız, yani "artık kaybedecek hiçbir şeyim yok:( intihar edeceğim" gibi bir salaklığa girmemiz muhtemelen ilgi çekmeye çalışan bir embesil olduğumuzu ortaya çıkarır falan filan. Neyse, işte bu kız çocuğu ümidinin sürekkli kırılmasına rağmen ısrarla intihar etmeyerek ne yalan söyleyeyim gözlerimi doldurmuştu biraz. Kendisini ilk defa böylece 20 yıl önceki merdaneli çamaşır makinalarında kullanılan çamaşır sopalarıyla vurarak kovmadım 4üncü yılın ortalarına doğru.
Orada burada okursunuz kapitalizm açmazda, yarrağı yedi falan diye. Bugün kapitalizmin en büyük açmazı çocuk işçileri doğrudüzgün çalıştıramaması durumudur. İş gücüne en azından 7 yaşında girerek 7 yıllık bir kayıp ve bağımlılık, kaynakların boşuna harcanması durumu vardır, bunun bir de üniversiteye kadar okuyanları ve Özgür Bolat gibi ömrünü öğrenciliğe vakfedenleri var ki işte asıl bugün bu sistemin yapması gereken en önemli şey çocuklara besi tavuklarını büyüten bir ilaçtan verilerek en azından 20 yaşlarına getirilerek iş gücüne katması, mesai saatlerini tekrar yükseltmesi ve asgari ücreti en azından dörtte üç oranında düşürmesidir. Bernard Shaw'un sanırım normalde çalışma günlerinin 3 güne indirilmesine dair analizlerini de içeren bir makalesi vardır, Bernard'ı severim çünkü kedileri sever falan fakat bu konuda ne yazık ki ona katılamayacağım, her gün çocukla karşılaşmaktan ve insanların çocuk yapma konusunda hevesli olmasından içim sıkıldı.
Unutmayın çocuk yukarıdaki fotoğrafta her zaman asıl sağda olandır.
P.S: Bernard Shaw değil Bertrand Russell'mış ve günlük çalışma saatlerinin 4'e indirilmesinden bahsediyormuş. İkisini sürekli karıştırdığım için şaşırmadım yine hata yapmama. İnsaniyet olarak değil, isim olarak Tıpkı Henry David Thoreau'yu ömrüm boyunca hatırlayamayacak olmam gibi, sivil itaatsizlik dendiğinde birden adamın adı aklımdan siliniyor iyice zihnim boşalıyor ve dövüş klübü falan aklıma gelmeye başlıyor o anda bırakıyorum her şeyi ve kafamı rahatlatmak için bunu açıyorum:
11 Temmuz 2012 Çarşamba
HP Pavillion Üzerine
Sonunda birisi, zerre ilgim olmayan konuda yazmamı istemiş, konu Hp Pavillion Laptoplar. Şimdi buna geleceğiz, çünkü biliyorsunuz Hp Pavillion Laptoplar'ın bilhassa ısınma sorunlu tasarımıyla beraber doğan çocuklar şu an ilkokul 2'nci sınıfa geçmiş durumda, halâ bu soruna çözüm bulunmuş değil. Fakat öncelikle sizinle bugün bir dergide okuduğum, adeta bûlokta en sevdiğim köşe olan "Monteyn'le eğlenelim, öğrenelim"(çok iğrenç ve sübyancılık kokan bir altmetni varmış bu ismin açıkçası tiksindim.) köşesine dahil etmek istediğim bir bilgiyi paylaşacağım.
Bugün Ussain Bolt'un yemek düzenini öğrendim. Günde 6 öğün yemek yiyormuş kendisi, %60 protein, %30 karbonhidrat, %10 da yağdan oluşuyormuş bu yemek düzeni. Tabii ki böyle bir insanın gidip de sefil öğrenciler gibi makarna yemesini beklemiyorum.Bu arada öğrenci demişken.Öğrencileri hiç sevmem, birçok kez fikir danışmak için gelenini şatoya almamışlığım, uşaklara dövdürtmüşlüğüm, sırtlarına kızgın demir bastırtıp, semer vurdurup, kendi binek hayvanım yapmışlığım vardır. Bilhassa mühendislik öğrencilerinden nefret eder ve üstüne acırım. Yaptıkları bayağı şakalardan nefret ederim. "Bi erkeğe x erkek düşüyor vs." şeklinde abazanlıklarını ucuzca ortalığa sermeleri daha çok küçülmelerine sebep olur gözümde, hepsinin otuzbir çekerek ölmesi vicdanımı hiç rahatsız etmezdi.
Ne olduğunu tahmin edemediyseniz diye söyleyeyim, kendisi bir hayat kadını(aka fahişe) yollayacağı mail'in taslağını not defterinde hazırlamıştı. Böyle tertemiz insanların var olduğunu bilmek gerçekten yüreğime su serpti. Bilmiyorum siz tanıdınız mı ama ben bir hayat kadınına mail atmak içintaslak hazırlayan bir insanla tanışmıştım hayatımın o döneminde.
Ussain Bolt'tan sonra kendi yemek düzenimi ortaya koyduğumda da şu korkunç tableu ile karşılaştım: %80 ekmek %15 cips ve çikolata %5 ekmeğin arasına koyduğum peynirden gelen protein. Lifli besin, ruşeym gibi tanımlarla hiçbir bağlantım yok. Hatta bir keresinde ruşeymli ekmek almıştım bir hafta boyunca bu ekmeği arkadaşıma da övdüm. Sonra ekmeği de bir daha almadım, sanırım verdiği yararın yeterli olduğunu sonucuna vardım. Burada bahsetmek istediğim diğer bir konu da tıpkı ruşeymli ekmek gibi, "etli salam" hikayesi. Etli salam deyince benim de aklıma fallik simgeler(Ron Jeremy) geliyor, fakat dana etinin bulunduğu salamdan böyle bahsetmek üzgünüm ki yersiz ve çiçeklerim solacak.
Evet, konu Hp Pavillion Laptoplar. Bir dönem çok zenginken şatoya 16 tane alarak elektrikli soba masrafından kısmışlığım vardır. Açıkçası günümüzde artık kimse almıyor sanarken bu yorumun gelmesiyle halâ tuzaklarına tertemiz kalpli insanları düşürdüklerini açığa çıkardı. dv5, dv6000, dv5000, ze5000 modellerini kullandığım bu aletten kucağı en iyi ısıtanlar dv6000'lerdir. Muhtemelen kedi sahibi olanlar laptoplarını kendilerinden çok kedilerinin adet dönemlerinde sıcak su torbası niyetine kullanırcasına karınlarını yayarak yattıklarına defalarca şahit olmuşlardır.
Açıkçası, termodinamik hakkında hiçbir bilgim yok, hatta ısı/sıcaklık mefhumlarıyla ilgim "Acaba şu an Beyrut'ta hava kaç derecedir?" diye düşünüp internetten bakmaktan öteye geçmiyor. Bir de yaz sıcağından kavrulurken bile babama söylediğim "Peder Beyciğim hava çok sıcak" cümlesine aldığım "Sıcak değil de ağır ağır" cevabı, fizik ilimi(ilim dememden de anlayabileceğiniz gibi dine bağladım bu vesileyle sürekli quantum fiziğiyle ilgileniyorum. Zira kuantum fiziği ve Allah, Allah ve Atom, Orbital ve Yaradılış isimli milyonlarca kitabı şehirlerarası otoyollardaki duraklarda görebilirsiniz.) ve coğrafyayla sonunda bağlarımı koparmama sebep oldu. Fakat şöyle bir düşüncem var, durun dalga geçmeyin yalnız. Bakın şöyle yapıyoruz, havalar sıcakken bunu depoluyoruz ve borular yardımıyla güney yarım küredeki evlere aktarıyoruz, kış bu tarafa geldiğinde de güney yarımküreden de buraya dağıtılıyor ısı borular yardımıyla. Gördüğünüz gibi temiz enerji, bu ısıyla su kaynatılarak da türbinleri çalıştırıp elektrik elde ediyoruz. Şimdiye kadar kimsenin aklına böyle bir çözümün gelmemiş olmaması şaşırtıcı. Şimdi size bu konuda ilkokul 2'deyken tasarladığım ve öğretmenime gösterdiğim fakat beni ciddiye almadığı hidroelektrik santralinin planını da çizeceğim ki, Dünya'daki enerji sorununu tamamen sonlandırmanın mümkün olduğu artık anlaşılsın aslında çok basit bakın:
Gördüğünüz gibi dünyadaki enerji sorununa çözüm çok kolay. böyle yuvarlak bir dere yatağı yapıp suyu bayır aşağı salıyoruz ve dönüyor. böylece hidroelektrik enerji elde etmiş oluyoruz. Ayrıca doğaya büyük bir zararı yok. Aksaray'a, Bartın'a, Gümüşhane'ye ya da işte kimsenin sikinde olmayan birkaç ile bunlardan kurulabilir. Evet, bugün de Hp Laptopların ısı sorunu vesilesiyle dünyanın sorunlarını çözmüş olduk. Hepinize sevgilerimi sunarım. Size halkımın kültürünü tanıtmaya geldim:
Bugün Ussain Bolt'un yemek düzenini öğrendim. Günde 6 öğün yemek yiyormuş kendisi, %60 protein, %30 karbonhidrat, %10 da yağdan oluşuyormuş bu yemek düzeni. Tabii ki böyle bir insanın gidip de sefil öğrenciler gibi makarna yemesini beklemiyorum.Bu arada öğrenci demişken.Öğrencileri hiç sevmem, birçok kez fikir danışmak için gelenini şatoya almamışlığım, uşaklara dövdürtmüşlüğüm, sırtlarına kızgın demir bastırtıp, semer vurdurup, kendi binek hayvanım yapmışlığım vardır. Bilhassa mühendislik öğrencilerinden nefret eder ve üstüne acırım. Yaptıkları bayağı şakalardan nefret ederim. "Bi erkeğe x erkek düşüyor vs." şeklinde abazanlıklarını ucuzca ortalığa sermeleri daha çok küçülmelerine sebep olur gözümde, hepsinin otuzbir çekerek ölmesi vicdanımı hiç rahatsız etmezdi.
Tabii bu olay, yaklaşık olarak 25-30 yıl önceye kadardı. O dönemde Sorbonne'da Latince dersleri veriyordum. Bu anlatacağım gerçeklerle siz de sarsılacaksınız biliyorum ancak, bazı zamanlar okuduklarımız içimize öyle işler ki, elimizden kitabı attıktan sonra bile bize tesir eden cümlelerin aklımızda mor kıvılcımlar çıkararak gerçekleri düşünmemizi engellediğini fark eder, zihnimizi ferahlatmak için başka şeylerle ilgilenme gereği duyarız. Bu cümleyi tabiî ki son zamanlarda Kayıp Zamanın İzinde 2'nin ikinci cildini yazarken Proust denen iti okurken etkilenmem sonucu yazdım.
Neyse, olaya dönüyorum. Bu mühendislik öğrencisi bir gün not defterini sınıfta bırakıp çıkmıştı. Not defterinde şöyle bir not vardı:
"Merhaba, resminizi internette gördüm, çok beğendim. Sizinle iş yapmak isterim.
Benim için hijyen çok önemli. Banyo yapıp geleceğim.
Gecelik mi?
Saatlik mi?
(üçün beşin hesabı)
Sizin evinize gelmek istiyorum."
Ussain Bolt'tan sonra kendi yemek düzenimi ortaya koyduğumda da şu korkunç tableu ile karşılaştım: %80 ekmek %15 cips ve çikolata %5 ekmeğin arasına koyduğum peynirden gelen protein. Lifli besin, ruşeym gibi tanımlarla hiçbir bağlantım yok. Hatta bir keresinde ruşeymli ekmek almıştım bir hafta boyunca bu ekmeği arkadaşıma da övdüm. Sonra ekmeği de bir daha almadım, sanırım verdiği yararın yeterli olduğunu sonucuna vardım. Burada bahsetmek istediğim diğer bir konu da tıpkı ruşeymli ekmek gibi, "etli salam" hikayesi. Etli salam deyince benim de aklıma fallik simgeler(Ron Jeremy) geliyor, fakat dana etinin bulunduğu salamdan böyle bahsetmek üzgünüm ki yersiz ve çiçeklerim solacak.
Evet, konu Hp Pavillion Laptoplar. Bir dönem çok zenginken şatoya 16 tane alarak elektrikli soba masrafından kısmışlığım vardır. Açıkçası günümüzde artık kimse almıyor sanarken bu yorumun gelmesiyle halâ tuzaklarına tertemiz kalpli insanları düşürdüklerini açığa çıkardı. dv5, dv6000, dv5000, ze5000 modellerini kullandığım bu aletten kucağı en iyi ısıtanlar dv6000'lerdir. Muhtemelen kedi sahibi olanlar laptoplarını kendilerinden çok kedilerinin adet dönemlerinde sıcak su torbası niyetine kullanırcasına karınlarını yayarak yattıklarına defalarca şahit olmuşlardır.
Açıkçası, termodinamik hakkında hiçbir bilgim yok, hatta ısı/sıcaklık mefhumlarıyla ilgim "Acaba şu an Beyrut'ta hava kaç derecedir?" diye düşünüp internetten bakmaktan öteye geçmiyor. Bir de yaz sıcağından kavrulurken bile babama söylediğim "Peder Beyciğim hava çok sıcak" cümlesine aldığım "Sıcak değil de ağır ağır" cevabı, fizik ilimi(ilim dememden de anlayabileceğiniz gibi dine bağladım bu vesileyle sürekli quantum fiziğiyle ilgileniyorum. Zira kuantum fiziği ve Allah, Allah ve Atom, Orbital ve Yaradılış isimli milyonlarca kitabı şehirlerarası otoyollardaki duraklarda görebilirsiniz.) ve coğrafyayla sonunda bağlarımı koparmama sebep oldu. Fakat şöyle bir düşüncem var, durun dalga geçmeyin yalnız. Bakın şöyle yapıyoruz, havalar sıcakken bunu depoluyoruz ve borular yardımıyla güney yarım küredeki evlere aktarıyoruz, kış bu tarafa geldiğinde de güney yarımküreden de buraya dağıtılıyor ısı borular yardımıyla. Gördüğünüz gibi temiz enerji, bu ısıyla su kaynatılarak da türbinleri çalıştırıp elektrik elde ediyoruz. Şimdiye kadar kimsenin aklına böyle bir çözümün gelmemiş olmaması şaşırtıcı. Şimdi size bu konuda ilkokul 2'deyken tasarladığım ve öğretmenime gösterdiğim fakat beni ciddiye almadığı hidroelektrik santralinin planını da çizeceğim ki, Dünya'daki enerji sorununu tamamen sonlandırmanın mümkün olduğu artık anlaşılsın aslında çok basit bakın:
Gördüğünüz gibi dünyadaki enerji sorununa çözüm çok kolay. böyle yuvarlak bir dere yatağı yapıp suyu bayır aşağı salıyoruz ve dönüyor. böylece hidroelektrik enerji elde etmiş oluyoruz. Ayrıca doğaya büyük bir zararı yok. Aksaray'a, Bartın'a, Gümüşhane'ye ya da işte kimsenin sikinde olmayan birkaç ile bunlardan kurulabilir. Evet, bugün de Hp Laptopların ısı sorunu vesilesiyle dünyanın sorunlarını çözmüş olduk. Hepinize sevgilerimi sunarım. Size halkımın kültürünü tanıtmaya geldim:
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















