22 Temmuz 2013 Pazartesi

Büyülü Gerçekçilik Üzerine

Merhaba saygısever okurlar.

Blogger yeni sisteme geçtiğinden beri nasıl kullanacağımı çözemediğim için açıkçası bûlokçuluk işinden soğumuştum. Ayrıca şimdiye kadar yazdıklarımın çoğuna sebep olan çocuksu öfkeyi yitirdiğimi hissediyordum bir miktar. Önceden yazdıklarıma baktıkça içim sıkılıyordu. Fakat bazı geceler, içim içimi kemiriyor gülmeçksli şeyler yazmamak için kendimi zor tutuyordum. Yataktaki o gelip giden bilinç anlarında insan her şeyi gerçekleştirebileceğine dair garip bir yanılsama yaşayabiliyor böyle zamanlarda. Bugün aslında büyülü gerçekçilikten her zamanki gibi bahsetmeyeceğim. Aslında biraz bahsedeceğim ama çok değil.

Yüzyıllık Yalnızlık'ı ilk kez okurken uyku dışında yastığa akıttığım salyalar haricinde de gerçek anlamda salya ilk kez bir büyülenmeyle akmıştı ağzımdan. Onun dışında biraz büyük götlü olduğum için 6 kattan yüksek binaların merdivenlerini çıkarken de son merdivene geldiğimde de salyam akıyor ama yalan atmayacağım, böyle durumlarda, merdivenlerde gördüğünüz tükürükler çoğunlukla benim gibi rezil insanların tükürükleri oluyor.

Anlattıkları, değerli vatandaşım René Laloux'nun filmlerine uygundu ama hiçbir zaman onun kadar gerçeklekle bağını yitirmiş gibi değildi. Gelip Marquez hakkında analiz yapmayı şu noktada uygun bulmuyorum zira, bu tip şeyleri birçok gerizekalı ve ilgi orospusu blogda görebilmeniz mümkün, açıp okuyabilirsiniz. Kekremsi lügat'ta da hemen herkes bir girisinin altına bûlok linki vermeyi ihmal etmiyor, tıpkı daha anlamsızı olan tevatür linklerini paylaşmaları gibi. Fakat konu bu değil, konu büyülü gerçekliğin nasıl hayatımızın içine kadar girebildiğini geçenlerde fark etmiş olmam.

Yaklaşık olarak bir ay önce Valide Hanımla hasbıhal ediyorduk. Konu flamingolara ve yedikleri karideslerin onlara verdikleri pembe renge geldi. Bir yandan bu ters dizkapaklı hayvan kardeşlerimizle kehkehkeh diye dalga geçerken Valide Hanım aka Anamın bir gerçeği yüzüme çarpmasıyla aydınlandım. Bir akrabamız aslında flamingoymuş!

Yani flamingo değilmiş fakat yine de içten içe flamingoluk taşıyormuş. Bu şahıs ki mesela adına Anna Teyze diyelim, havuç ve portakal delisi bir insan olarak sürekli bunları yediğinden ötürü bir gün kendini turuncu olarak bulmuş. Avuçlarının içi resmen portakal rengiymiş, zaten zayıfçacık bir insan olduğu için yüzü de havuca benzemiş. Açıkçası doktorların bu konuda bilgili olduklarını ve birçok şeye şaşırmadıklarını biliyorum. Bugün hatta Amerikalı ünlü bir doktorun "ben hiçbir şeye şaşırmam" dedikten sonra Tucker Max'in röntgen cihazında kaydedilmiş oral seks videosunu izleyip şaşkınlığını gizleyemediğini öğrendiğimden ötürü, havuç portakal gibi şeyler anlamsız gelmeye başladı. Bu sebeple doktor da havuç ve portakalı kesmesini önermiş falan filan ve sonunda tabii cildi normale dönmüş. Böyle bir olay, sonra başka bir akrabamızda daha aynı durum geçen sene nüksetmiş.

Tehlike grubunda bulunduğum için bu iki meyveyi de bıraktım. Zaten aranızda da bazı insanların yemeklerin içine havuç koyduğunu biliyorum. Hiçbirinizin yemeğini yemeyeceğimi deklare etmek isterim. Evet, havuç güzel bir (burada havuç bir sebze mi yoksa meyve mi bilemediğim için interneti kolaçan ettim) sebze, fakat yemeklere yakışmıyor ne yazık ki. (Ayrıca birçok şeyin sebze mi yoksa meyve mi olduğunu açıkçası bilmiyorum. Tadını seviyorsam meyve, sevmiyorsam sebze olarak nitelendiriyorum. Benim için kriter budur.)

Halihazırda sebze konusu açılmışken konuyu kabağa da getirmek istiyorum. Bugün hep fallik sebzelerden bahseder olduk, ardımı dövdürmeye bu kadar meraklı olduğumu bilmiyordum açıkçası. Bildiğimiz bu yemeklik düz kabağın olayı nedir değerli okurlar? İki ay kadar önce ilk defa kabak yedim. Çok sarhoştum ve o sırada yiyebileceğim sadece kabak vardı, içkili anlarda kelle, paça, taşak, koyun götü falan yemek gibi bir şey. Zaten sakatat piyasasının tamamen sarhoşlar sayesinde ayakta kaldığına dair bir teorim var. Zira normalde yemenin mantıklı olmadığı göz, taşak, bağırsak, mumbar falan gibi şeyler sarhoşlara kakalanan ürünler. Neyse, kabak da benim için sakatat görevi gördü.

Açıkçası kabağı doğduğumdan beri tüketmemiş birisi olarak hayal kırıklığına uğradım. Yıllardı övdüğünüz sebzenin olayı bu muydu arkadaşlar? Tadı olmayan bir sebzeyi küresel bir komplo ağıyla benden uzak tutmaya çalışmanızın sebebini çok merak ediyorum açıkçası. Dünya üzerinden şu an
1.yemekte maydonoz
2.kabak
yok olsa nasıl bir eksiklik hissedilirdi çok merak ediyorum. Jim Morrison'ın uçergenlik örneği göstererek kendisine "Lizard King" diemesi gibi The Honourable Count of Zucchini demeyi uygun görüyorum. Ya hu, mıçmıç bir şey zaten, sokayım öyle sebzeye. Bunu bulamayanlar da var bile demez herhalde annem bu sebze için. Zira kereviz gibi bunu da yerken yediğinden daha fazla kalori harcıyorsun zaten Afrika'ya kabak mı yolluyordunuz ne yapıyordunuz çok merak ediyorum. Ya hu bir dilde "kabak tadı vermek" diye bir deyim varken, mutfağında kabağın büyük bir rol oynamasını açıkçası anlayamıyorum. Resmen "adamın gol diyor" gibi bir şey. Dile oturmuş sebzenin tadının siktiriboktanlığı fakat yine de yeniyor. Burada hazırlandıktan sonra üzerine pekmez dökülüp fırınlanmış değerli balkabağı kardeşimi tenzih ediyorum. Aynı familyadan gelmiş olması onun böyle izansız, ahlâksız tiplerle anılmasının önşartı olamaz. Keza, tam bir görev adamı olan su kabağını ve yakın familyalardan bulunan öncelikle hıyar kardeşim olmak üzere karpuzu da tenzih ediyorum.
Yemeklik kabak koskoca bir bitki familyasının utanç verici bir örneği. Sarah Jessica Parker'la kapçıkağızlı Corey Feldman'ın akraba evliliğinden doğmuş bir küfür aka blasphemy!

Neyse öyle yani. cirkingecekusu Leonard Cohen'le ilgili bir yazı istenmiş ancak tarihte böyle bir şey yazmışım gibi hatırlıyorum. Son zamanlarda Cohen'e bir miktar antipati duyduğumu hissediyorum o sebeple o değerli okuru üzmemek istediğim için bir süre Cohen'le ilgili yazmasam daha iyi olur diye düşünüyorum. Vasat şiirle ve aynı melodi üzerinden yürüyerek yıllarca gençlerin hayatlarıyla oynamış gibi geliyor son zamanlarda. Zira Görkemli KAybedenler falan zaten çok kötü kitap ama zaten hangi müzisyen bir şeyler yazmaya kalkınca sıçıp batırmıyor ki? (Bob Dylan'ın gerçek bir şair olmasından ötürü onu ayrı tutuyor ve size tabiî ki Chronicles, vol.1'ı öneriyorum.)

Exlibris de normalde benim kapasitemin kesinlikle yetmeyeceği incelikte çatmış.Bazı insanlar ne kadar güzel çatıyor, kendisini tebrik ediyorum. Ben birinin bûlok yazmasını istesem "yazsana ulan ayı" derim, halbuki Exlibris'in tutunduğu bu müstehzi tutumdan ötürü kendisini tebrik ediyorum ve Monteyn'in en müstehzi okuru seçiyor, tebrik ediyor ve kadınsa bir kahve kıps diyor; erkekse bir şey demiyorum müstehziliği hayırlı olsun.(içimden "tüh erkekmiş" diyorum tabii ama konunun bununla alakası yok.)

Yine güzel bir şarkıyla bitirelim bu uzun süreden sonra gelen yazıyı::



P.S: Ya hu şarkıyı çok seviyordum da klibini ilk kez izledim. Hayatımda hiç bu kadar kendini bir bok sanan basçı görmemiştim. Ne coştu ya it. İyi ki bas gitarın görece önde olduğu grupta çalıyorsun ha, gidip bir de adam zaten sonradan sanırım gruptan atılmış şimdi baktım. Ben de frontman olsam grubumda böyle coşkun basçı istemezdim. Aga gruptaki herkes ayrı falsoymuş yalnız, sanki mesaiden çıkıp klibe yetişmişler. Davulcu zaten bariz egzoz ustası. Amerikan bağımsız filmlerindeki yol kenarındaki oto tamircilerinden. Keza gitarcı onu yetiştirmiş zaten o da kaporta ustası olabilir şöyle bir geçmişlerine göz atmak yeterli sanırım. Wyoming Oto Sanayii'nde çıraklık eğitimi gördüklerinden emin gibiyim.

17 Ekim 2012 Çarşamba

Yezidilik Üzerine

Çok garip bir şekilde bir süredir Yezidilik üzerine yüzeysel bilgi ediniyordum ki Diyarbakır'da bir organizasyon olduğunu duydum. Neyse garip bir şekilde kesiştiği için şaşırdım.

Biliyorsunuz endogami var Yezidiler'de öyle Nemrut'un Kızının seni yandırması, efendime söyleyeyim Suzan Süuzi(Suzy, Sue) falan gibi bir durum yok. Bir kısım dezenformasyona yol açmak istemem bu sebeple dediklerimin büyük bir kısmını ciddiye almayabilirsiniz.Öncelikle bir hikâyeyle başlayıp konuyu çok şaşırtmacalı yerlere bağlayacağım, meğerse Paul Newman ve Robert Redford bütün kumpası baştan planlamışlar yaaa diyeceksiniz.(Artık Dövüş Kulübü ve Altıncı His göndermeleri yapmak istemiyorum. Başka filmlerden örnek vereceğim)

Pandora'nın kutusu açıldı bütün kötülükler ortaya saçıldı falan, aslı çömlektir ya neyse. O dönemde kutuyu nereden bulacaksın amına koyayım 16 liraya not defteri 20 liraya sikik karton kutu satan büyük kitabevleri yok zaten biliyorsunuz o dönemde. Hayır söyleyin varsa biz de gülelim. Pandora Dünya'daki ilk kadın, çeşitli taklalar vesilesiyle Prometyus'un kardeşine yamamışlar. Yok işte hamile bıraktın, abim görürse kemiklerimi kırar falan filan.Kürtaj yasak zaten o dönemde, Yılanların Öcü filmindeki gibi sırtına taş bağlayıp merdivenden atlayıp bebeği düşürüyorlar. Neyse Pandora Abla kutuyu açıyor, ve her türlü pislik, adilik, karmanyolacılık, tantanacılık, tırnakçılık ve dahi bilumum yan kesicilik, torbacılık ortalığa saçılır. Yalnız kutunun dibinde umudun ruhu "elpis" kalır. Pandora da yumurta kapıya dayanınca neyse bari kapayayım da bu kalsın içeride der.

Peki bunu neden anlattım? Çünkü madem Pandoranın Kutusunda kötülükler ortalığa saçılıyor o zaman umut kötü bir şey mi ki o da kutunun içerisinde onlarla beraber bulunuyor? Bu soruyu, hikayeyi annemden 7 yaşındayken öğrendiğimden beri kendi kendime soruyorum. Tıpkı mest üzerinden abdest almayı anlayamayışım gibi bu konuya da bir açıklık getiremiyorum. hayır mest deri olacak ama mesela sahte deri de olabilir mi? Ya da mes varken arada çorap olsa bile abdest alınabiliyor ama çorapla abdest alınamıyor. Ne biçim insansınız siz hiç anlamıyorum ki. İşte, madem kutuya umudu hapsediyorsun, neden bunun içinde tutacağına umudu da salıvermiyorsun ki kötülükle baş etsin, insanlar için gizli saklı bir şey olmasın. Hikâye aslında tırt diyebiliriz, tıpkı Minerva'nın Baykuşu kullanımının süper bir kullanım olarak durması ama aslında arka planını araştırınca pek bir numarası olmadığını Hegel sağ olsun biraz ün yaptığını öğrenmemiz gibi bir şey. Umut ve uyanışla ilgili hep boktan hikâyeler anlatılagelmiş geçmişten günümüze. En güzeli Amerikan Rüyası arkadaşım, kafan rahat.

İşte böyle böyle derken Yezîdilere geliyorum. Neden dışarıdan evlenmiyor Yezîdiler bunu anlatmak istiyorum. Kafadan en kral kutsal kitap ismi Kara Kitap'ı ben de inancımın temeline koysam ben de evlenmem dışarıdan kimseyle öncelikle onu söyleyeyim. Kara Kitap sonuçta arkadaş,. Lovecraft da az bilgi sahibi olup leş öykülerini anlatırken(o zaman internet olmadığı içni normal) Yezîdiler şeytana tapıyordu yok şöyleydi böyleydi diye anlatmışlığı var. Zaten ondokuzuncu yüzyıl mistisizminin kendini bilmez aptallıklarına katlanamıyorum. Her şey korkunç, her şey 2 yüzyıl önce çizilmiş gravürlerden korkmaya dayanıyor. Bu kadar mal bir medeniyet dönemi olamaz. Bakın Baphomet diye bir varlık var, 19 yüzyıldaki okültistler yüzünden günümüzde şeytanla özdeşleştirilen imaja sahip olmuş bir vatandaş. Aslında alâkası yok, isteyen araştırsın. İsmi de Muhammet'ten geliyor bu arada. Salak bir şekilde kendi kendilerinin imanlarından korkup bir de iyice sıvamışlar. Yani mohammad mohhamad olmuş sana Baphomet falan. Borges bunu bilse hamiyetten gözlerinin yaşını tutamazdı biliyorum.

Kara Kitap'ta şöyle anlatılır. Adem ve Havva çocuk yaratabilme hikmetinin kime ait olacağı üzerinde bir anlaşmazlıktadırlar. İkisi de döllerini ayrı kavanozlara koyup beklemeye başlarlar. Havva'nın kavanozundan böcekler, ve çocuk komedilerinde üzerlerine düşen kurbağa, yılan, sıçan, sevan nişanyan boku falan çıkar. Adem'in kavanozundan ise nur yüzlü bir oğlan doğar. Bu doğan oğlan büyüyüp bir huriyle evlenir. İşte Yezîdiler bu soydandır. İnsanlığın geri kalanı ise Adem ve Havva'nın birlikte yaptığı çocuklardan doğmuşlardır. Tabiî bu anlatının devamında mesela Nuh Tufanı rol oynuyor mu bilemiyoruz o konuda bir şey diyemeyeceğim. Fakat böyle bir soydan gelince tabiî insan bir moda girer yani normaldir.

İşte efendim, ben bu anlatıyı, Pandora'nın da ilk kadın olmasına istinaden onun mitine de benzettiğim için size de bunu anlatmak istedim. Şimdi de Chet Baker'la kapanışı yapalım.

31 Ağustos 2012 Cuma

Yazın Çok Güzel Bir şekilde Devam Etmesi Üzerine



Serdar Ortaç'la açılışı yaptım, çünkü yaz halâ devam ediyor ve havalar da gayet çok sıcak. Yeter ulan bu yaz bitti muhabbetleri!! Tanıyorum bu tip insanları, bunlardan biri de Valide Hanım. Biliyorsunuz burada yazılanların bir kısmı tam olarak doğru olmayabiliyor fakat bu sene Haziran'ın 23'ünde bir gece serin olduğu için "işte yaz da bitti" dediği an stresten aft çıkmıştı ağzımda. Biliyorsunuz şöyle bir teori var, insan yaşadıkça zamanı kavraması hızlanıyor. Yani çocukluğumuzda bitmek bilmeyen günün şimdilerde "bugün de doyduk" kıvamına gelmesi durumu. İşte bu sebeple insan ömrü çok fazla uzatılsa bile, zaman algısı oldukça hızlanmış olduğu için bir süre sonra günlerin nasıl geçtiğini anlayamayacak noktaya gelecek zihni. İşte 60-95 yaş arası insanlarda bunu gözlemliyorum. Hangi mevsim varsa, daha ilk ayı'nın ortasında o mevsimi bitmiş varsayıyorlar, ama karpuzdan ve portakaldan da vazgeçemiyorlar!! Bu ne tutarsızlık!

Eminim ki Kış'ın gelmesini romatizmalardan ve soğuktan şikayet etmek için istiyorlar. Çünkü biliyorsunuz yaz aylarında kalp krizi ve beyin kanaması gibi durumlar haricinde, şikayet edilebilecek mevzular normal yaştakilerle aynı düzeye iniyor yani programcılık bilsem aşağı yukarı şöyle bir şey olurdu (böyle bir program var mı bilmiyorum. yoksa da sikimde değil tek kelime programcılık bilgim yok az sonra görebileceğiniz gibi)

if sıcaklık >38 celsius
print: {çok sıcak evladım}
if nem oranı > %83
then print: {sıcak değil de ağır ağır]
end

Bunu zaten biliyorsunuz herkes söylüyor. Yaşlıların birçoğunun egoist ve hatta ne egoisti, egoistlik çok da sıradışı değil olabilir, narsist olduğunu biliyoruz ilgi manyaklığından ötürü. Neyse, herkesle aynı hastalığa sahip oldukları için önceliklerini yitirmiş oluyorlar. Bu yüzden bir an önce Kış gelsin de hastalıkları siyatikleri, ve ne tip 13 poşet ilaç kullanmaları gereken hastalıkları varsa onlar azsın diye dört gözle bekliyorlar.

Peki, yaşlıları neden böyle diyorum? Çünkü büyük çoğunluğu narsist ve hatta sadist olduğundan ötürü gerçekçi yaklaşıyorum. Burada teyzelik mefhumundan bahsetmek dahi istemiyorum bu çok ayrı, benim dediğim yaşlılığın adeta bir öncelik gibi görülmesi gibi. Eğer herkesin biraz aklı olsaydı Hunter S. Thompson gibi kendine ideal bir yaş biçip ardından da eğer geçerse mutlaka tüfekle kendini vururdu. Biliyorsunuz fazla yaşadığı için intihar etti kendisi, ne kadar süper bir insan olduğunu buradan da anlayabilirsiniz. En iyi arkadaşları arasında Johnny Depp, Benicio Del Toro, Nixon(sic) falan bulunuyordu, hanginizin dedesi ninesinin Johnny Depp'le arkadaşlığı var? Bence yok çünkü.

Bir ay içerisinde 88 yaşındaki babaannem(doğal ölüm) ve 93 yaşındaki dedem(babaannemin ölümüne üzüntüden ötürü 23 gün sonra beyin kanaması) öldü. İkisi de narsist, sadist ve acizlik halinde değillerdi. Dedem gördüğüm en sağlam mizah anlayışına sahip olan insanlardan biriydi, ve asla "sıcak değil hava ağır ağır" muhabbeti yapmazdı, beyin kanaması geçireceğini bile bile ilaç kullanmadı, bu da ne kadar taşaklı bir adam olduğunu gösteriyor ben de yaşlandığım zaman yavşakça poşetlerce ilaç içip insan müsveddesi olacak kadar küçülmeyeceğim. Hayatımda anne ve babamdan sonra en sevdiğim kişiydi bu yazıyı kendisinin de hakkıyla küçük gördüğü ezik yaşlılara adıyorum.(dedem aynı zamanda tanjeviç'ti)



P.S: Swans'ın The Seer albümü mükemmel.




1 Ağustos 2012 Çarşamba

Çocuklarda Para Kavramının Yokluğu Üzerine

Birçok normal insan gibi çocukları hiç sevmem. Halktan biriyim imajı vermek için değil, sadece doğal olanın bu olduğunu belirtmek için "normal insan" dedim. Bana kalırsa anne ve babaları hariç zaten çocukları kimse sevmemeli, çocuklar buna haiz olmamalıdırlar. Neyse bu konuyu tartışmaya değer bile görmüyorum, aklı başında herkes beni onaylayacaktır.

Hayatımın bir döneminde çok burnum sürttü, pazarda limon sattım, dev arabalarda plastik fruko şişeleri topladım falan. Yükseliş dönemime geçerken bir dönem bakkal da işlettim. Bakallık genel olarak ferah bir meslek psikolojik olarak yıpratması haricinde. Uzun dönemli emek sürecinde(6 aydan uzun sürelerde sabah 7 akşam 10 çalışma aralığıdan bahsediyorum) bir süre sonra çikolatalı gofretlerle yakın bir bağ kuruyorsun, sırf bu sebepten "hayır ben tüccar değilim!! eğitimciyim!!" diyerek bakkalı kapatıp maddesel arzularını kavunla gerçekleştiren birçok bakkal olduğunu bizzat biliyorum.

Fakat, bu ortamın ne yazık ki en kötü yanı çocuklar. İnsan bildiğiniz gibi ampirik zekaya sahip, deneyimlerden bir şeyler öğrenebiliyor, eli sobaya değip yanarsa dokunmuyor, meyveli sabunlarının tadı da meyveli sanıp yalamaya kalkışırsa ağzı köpürdüğü için bir süre sonra bunları yapmamaya başlıyor. Ne yazık ki çocuklar insan değiller, çocukluk zamanla geçen bir hastalık gibi. Ne "ne hoştu, biz büyüdük ve kirlendi dünya." ne de "off çocukken toprak yerdik lan" gibi bir durum var, hiç güzel değil. Üstüne üstlük kurtulmak için bedelini çok ağır bir şekilde ödediğiniz ergenlik döneminden geçtiğiniz bir felaket. Ben açıkçası söyleyeyim sizin de çocuğunuz varsa sizin çocuğunuzu da hiç sevmiyorum, otobüste yanyana geldiğimiz zaman siz elinden tutarken çocuğunuza somurtarak bakıyorum ve ayağımla itiyorum. Neyse bakkala dönersek mesela bir tane kız çocuğu vardı kendisini 4 yaşından beri tanıyordum, 8 yaşına kadar hemen hemen günaşırı gelip (sizin para biriminizi kullanayım) 5 kuruşa ne olur diye soruyordu. Evet 5 kuruşa hiçbir şey olmaz, fakat ya Beckett'ten feyz alıp "Hep denedin hep yenildin, yine dene yine yenil." sistemini benimsiyor ya da hakikatten ampirik zeka yoksunu olduğundan ötürü bunu öğrenmesi mümkün olmuyor. Her gün ısrarla bunu sormasına anlam veremiyorum, paradan para kazanbilirken(temel bankacılık yetisi) iki gün sonra 10 kuruşla gelip sakız alırken, neden 4 yıl boyunca hiç şaşmadan bunu sormaya devam etti. Bildiğiniz gibi dostum Camus'ye göre asıl ümitlerimiz varsa buna ulaşamama düşüncesiyle intihara kalkışırız, yani "artık kaybedecek hiçbir şeyim yok:( intihar edeceğim" gibi bir salaklığa girmemiz muhtemelen ilgi çekmeye çalışan bir embesil olduğumuzu ortaya çıkarır falan filan. Neyse, işte bu kız çocuğu ümidinin sürekkli kırılmasına rağmen ısrarla intihar etmeyerek ne yalan söyleyeyim gözlerimi doldurmuştu biraz. Kendisini ilk defa böylece 20 yıl önceki merdaneli çamaşır makinalarında kullanılan çamaşır sopalarıyla vurarak kovmadım 4üncü yılın ortalarına doğru.

Orada burada okursunuz kapitalizm açmazda, yarrağı yedi falan diye. Bugün kapitalizmin en büyük açmazı çocuk işçileri doğrudüzgün çalıştıramaması durumudur. İş gücüne en azından 7 yaşında girerek 7 yıllık bir kayıp ve bağımlılık, kaynakların boşuna harcanması durumu vardır, bunun bir de üniversiteye kadar okuyanları ve Özgür Bolat gibi ömrünü öğrenciliğe vakfedenleri var ki işte asıl bugün bu sistemin yapması gereken en önemli şey çocuklara besi tavuklarını büyüten bir ilaçtan verilerek en azından 20 yaşlarına getirilerek iş gücüne katması, mesai saatlerini tekrar yükseltmesi ve asgari ücreti en azından dörtte üç oranında düşürmesidir. Bernard Shaw'un sanırım normalde çalışma günlerinin 3 güne indirilmesine dair analizlerini de içeren bir makalesi vardır, Bernard'ı severim çünkü kedileri sever falan fakat bu konuda ne yazık ki ona katılamayacağım, her gün çocukla karşılaşmaktan ve insanların çocuk yapma konusunda hevesli olmasından içim sıkıldı.

Unutmayın çocuk yukarıdaki fotoğrafta her zaman asıl sağda olandır.

P.S: Bernard Shaw değil Bertrand Russell'mış ve günlük çalışma saatlerinin 4'e indirilmesinden bahsediyormuş. İkisini sürekli karıştırdığım için şaşırmadım yine hata yapmama. İnsaniyet olarak değil, isim olarak Tıpkı Henry David Thoreau'yu ömrüm boyunca hatırlayamayacak olmam gibi, sivil itaatsizlik dendiğinde birden adamın adı aklımdan siliniyor iyice zihnim boşalıyor ve dövüş klübü falan aklıma gelmeye başlıyor o anda bırakıyorum her şeyi ve kafamı rahatlatmak için bunu açıyorum:

11 Temmuz 2012 Çarşamba

HP Pavillion Üzerine

Sonunda birisi, zerre ilgim olmayan konuda yazmamı istemiş, konu Hp Pavillion Laptoplar. Şimdi buna geleceğiz, çünkü biliyorsunuz Hp Pavillion Laptoplar'ın bilhassa ısınma sorunlu tasarımıyla beraber doğan çocuklar şu an ilkokul 2'nci sınıfa geçmiş durumda, halâ bu soruna çözüm bulunmuş değil. Fakat öncelikle sizinle bugün bir dergide okuduğum, adeta bûlokta en sevdiğim köşe olan "Monteyn'le eğlenelim, öğrenelim"(çok iğrenç ve sübyancılık kokan bir altmetni varmış bu ismin açıkçası tiksindim.) köşesine dahil etmek istediğim bir bilgiyi paylaşacağım.

Bugün Ussain Bolt'un yemek düzenini öğrendim. Günde 6 öğün yemek yiyormuş kendisi, %60 protein, %30 karbonhidrat, %10 da yağdan oluşuyormuş bu yemek düzeni. Tabii ki böyle bir insanın gidip de sefil öğrenciler gibi makarna yemesini beklemiyorum.Bu arada öğrenci demişken.Öğrencileri hiç sevmem, birçok kez fikir danışmak için gelenini şatoya almamışlığım, uşaklara dövdürtmüşlüğüm, sırtlarına kızgın demir bastırtıp, semer vurdurup, kendi binek hayvanım yapmışlığım vardır. Bilhassa mühendislik öğrencilerinden nefret eder ve üstüne acırım. Yaptıkları bayağı şakalardan nefret ederim. "Bi erkeğe x erkek düşüyor vs." şeklinde abazanlıklarını ucuzca ortalığa sermeleri daha çok küçülmelerine sebep olur gözümde, hepsinin otuzbir çekerek ölmesi vicdanımı hiç rahatsız etmezdi. 

Tabii bu olay, yaklaşık olarak 25-30 yıl önceye kadardı. O dönemde Sorbonne'da Latince dersleri veriyordum. Bu anlatacağım gerçeklerle siz de sarsılacaksınız biliyorum ancak, bazı zamanlar okuduklarımız içimize öyle işler ki, elimizden kitabı attıktan sonra bile bize tesir eden cümlelerin aklımızda mor kıvılcımlar çıkararak gerçekleri düşünmemizi engellediğini fark eder, zihnimizi ferahlatmak için başka şeylerle ilgilenme gereği duyarız. Bu cümleyi tabiî ki son zamanlarda Kayıp Zamanın İzinde 2'nin ikinci cildini yazarken Proust denen iti okurken etkilenmem sonucu yazdım.

Neyse, olaya dönüyorum. Bu mühendislik öğrencisi bir gün not defterini sınıfta bırakıp çıkmıştı. Not defterinde şöyle bir not vardı:

"Merhaba, resminizi internette gördüm, çok beğendim. Sizinle iş yapmak isterim.

Benim için hijyen çok önemli. Banyo yapıp geleceğim.

Gecelik mi?
Saatlik mi? 
(üçün beşin hesabı)

Sizin evinize gelmek istiyorum." 

Ne olduğunu tahmin edemediyseniz diye söyleyeyim, kendisi bir hayat kadını(aka fahişe) yollayacağı mail'in taslağını not defterinde hazırlamıştı. Böyle tertemiz insanların var olduğunu bilmek gerçekten yüreğime su serpti. Bilmiyorum siz tanıdınız mı ama ben bir hayat kadınına mail atmak içintaslak hazırlayan bir insanla tanışmıştım hayatımın o döneminde.

Ussain Bolt'tan sonra kendi yemek düzenimi ortaya koyduğumda da şu korkunç tableu ile karşılaştım: %80 ekmek %15 cips ve çikolata %5 ekmeğin arasına koyduğum peynirden gelen protein. Lifli besin, ruşeym gibi tanımlarla hiçbir bağlantım yok. Hatta bir keresinde ruşeymli ekmek almıştım bir hafta boyunca bu ekmeği arkadaşıma da övdüm. Sonra ekmeği de bir daha almadım, sanırım verdiği yararın yeterli olduğunu sonucuna vardım. Burada bahsetmek istediğim diğer bir konu da tıpkı ruşeymli ekmek gibi, "etli salam" hikayesi. Etli salam deyince benim de aklıma fallik simgeler(Ron Jeremy) geliyor, fakat dana etinin bulunduğu salamdan böyle bahsetmek üzgünüm ki yersiz ve çiçeklerim solacak.

Evet, konu Hp Pavillion Laptoplar. Bir dönem çok zenginken şatoya 16 tane alarak elektrikli soba masrafından kısmışlığım vardır. Açıkçası günümüzde artık kimse almıyor sanarken bu yorumun gelmesiyle halâ tuzaklarına tertemiz kalpli insanları düşürdüklerini açığa çıkardı. dv5, dv6000, dv5000, ze5000 modellerini kullandığım bu aletten kucağı en iyi ısıtanlar dv6000'lerdir. Muhtemelen kedi sahibi olanlar laptoplarını kendilerinden çok kedilerinin adet dönemlerinde sıcak su torbası niyetine kullanırcasına karınlarını yayarak yattıklarına defalarca şahit olmuşlardır.

Açıkçası, termodinamik hakkında hiçbir bilgim yok, hatta ısı/sıcaklık mefhumlarıyla ilgim "Acaba şu an Beyrut'ta hava kaç derecedir?" diye düşünüp internetten bakmaktan öteye geçmiyor. Bir de yaz sıcağından kavrulurken bile babama söylediğim "Peder Beyciğim hava çok sıcak" cümlesine aldığım "Sıcak değil de ağır ağır" cevabı, fizik ilimi(ilim dememden de anlayabileceğiniz gibi dine bağladım bu vesileyle sürekli quantum fiziğiyle ilgileniyorum. Zira kuantum fiziği ve Allah, Allah ve Atom, Orbital ve Yaradılış isimli milyonlarca kitabı şehirlerarası otoyollardaki duraklarda görebilirsiniz.) ve coğrafyayla sonunda bağlarımı koparmama sebep oldu. Fakat şöyle bir düşüncem var, durun dalga geçmeyin yalnız. Bakın şöyle yapıyoruz, havalar sıcakken bunu depoluyoruz ve borular yardımıyla güney yarım küredeki evlere aktarıyoruz, kış bu tarafa geldiğinde de güney yarımküreden de buraya dağıtılıyor ısı borular yardımıyla. Gördüğünüz gibi temiz enerji, bu ısıyla su kaynatılarak da türbinleri çalıştırıp elektrik elde ediyoruz. Şimdiye kadar kimsenin aklına böyle bir çözümün gelmemiş olmaması şaşırtıcı. Şimdi size bu konuda ilkokul 2'deyken tasarladığım ve öğretmenime gösterdiğim fakat beni ciddiye almadığı hidroelektrik santralinin planını da çizeceğim ki, Dünya'daki enerji sorununu tamamen sonlandırmanın mümkün olduğu artık anlaşılsın aslında çok basit bakın:


Gördüğünüz gibi dünyadaki enerji sorununa çözüm çok kolay. böyle yuvarlak bir dere yatağı yapıp suyu bayır aşağı salıyoruz ve dönüyor. böylece hidroelektrik enerji elde etmiş oluyoruz. Ayrıca doğaya büyük bir zararı yok. Aksaray'a, Bartın'a, Gümüşhane'ye ya da işte kimsenin sikinde olmayan birkaç ile bunlardan kurulabilir. Evet, bugün de Hp Laptopların ısı sorunu vesilesiyle dünyanın sorunlarını çözmüş olduk. Hepinize sevgilerimi sunarım. Size halkımın kültürünü tanıtmaya geldim:




16 Haziran 2012 Cumartesi

Tüvidcilik Müessesesi Üzerine

Değerli okurlar, mevzuyla ilgilenen varsa twitter adresimde tüvid atmaya başladım. Yazları bilgisayar kullanmıyorum, bûloğun da yaz aylarındaki yazı oranlarına bakarsanız belirgin olur. Çünkü yaylaya
çıkıp taşak kebabı yapıyorum. Bu vesileyle, aklıma geldikçe buradaki küstah yorumlarımi twitter'dan yazmayı deneyeceğim. Geçen gün denerken "ananısikiyim hiçbir şey sığmıyor" diye isyan ederken buldum kendimi. Oranın sanırım doğası gereği yapılan yorumların bir çoğu (aşağı yukarı %73 diyebilirim) CHP Kadın Kolları isyanından oluşuyor, bu sebeple böyle mevzulara benzememesi için burada yapmadığım bir şeyi yapıp kendi tüvidlerimi yollamadan önce okuyorum birkaç kere.




Bir önceki yazımda, yorumlarınızda bir konu belirtmenizi istemiştim. Sağolsun en yakın arkadaşım herhalde bûlokçuluk ismini bilmediğimi düşünüp bana acıyarak bir adet yorum yapmış. Cezayir Asıllı Fransız Sanatçılar hakkında yorum istemiş, halbuki bana doğrudan sorabilirdi, bu kadar da sefil bir durumda değilim sonuçta. Teklifim halâ geçerli değerli okurlar. Birkaç hafta içinde yazarım.


http://twitter.com/#!/monteynaga
isminden twitter olayını takip edebilirsiniz isterseniz.

Saygılarımı sunar, esenlikler dilerim.
Tanrı Güneş Batmayan Împaratorluğun Kraliçesini korusun amin.

5 Haziran 2012 Salı

Kuşların Boş Konuşması Üzerine

"Wovon man nicht sprechen kann, darüber muss man schweigen."
Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus

Wittgenstein'dan bildiğim okuduğum tek alıntıyı buraya yapıyorum, neden çünkü bugün kuşların gevezeliğinden bahsedeceğim.(hayır satıralarında twitter'a dair bir gönderme yok.) Öncelikle birkaç tanesi hariç tüm, sabah ötmeye başlayan kuşların amınakoyayım. Bu kadar sert niye girdim? Çünkü bu sabahların bir anlamı olmalı(sic.) fakat kuşlar için carcarcar ötmek eylemi tamamen uygarlıklarının gelişememesinin sebeplerinden biridir.

Şimdi gogol'da "why do birds chirp in the morning" diye arattım. Cevaplar 

1.Mekanlarını korumak için sabahın 4buçuğunda diğer erkek kuşlara göz dağı vermek
2.Seks

Zaten ikincisi birinciye davet çıkarıyor. Biliyorsunuz, köpekler mekanlarını işaretlemek için işerler ve daha fazla kafa sikmezler bu konuda, fakat kuşlar fitifitifitifiti her sabah ötmek durumundalar, çünkü familyalarındaki diğer kuşlar kuş beyinli olduğu için her gün unutup duruyorlar. Ben hepinizin familyasını sikeyim orospu çocukları. Bakın, cevaplarda hiç dişi kuşların ötmesinden bahsedilmiyor, çünkü birçok ortamda olduğu gibi boş konuşup kafa siken erkek manitayı kapızlıyor. Her sabah dostlarım "aaa ne güzel ötüyor ya hu" dediğimiz kuşlar aslında birbirlerine ";P","Saka Su sevişelimmi?","Fatma birlikte kumrular gibi mutlu olmaya ne dersin;)" gibi mesajlar veriyorlar biz de bunları bir bok zannediyoruz. Birçok kuşun ötüşünü severim, ama bir insan(kuş) sırf seks için hergün sabah 4'te uyanıp güneş batana kadar çene çalmaz ki arkadaş. Eğer çıkıp da diyaloğa girdikleri kanıtlanırsa bunu da reddederim çünkü, her erkeğe peşin gözdağı vermek, toplanıp "birader bir saniye ötüşebilir miyiz?", "Geçen gün serçe su'ya ötmüşsün, çıktığın yumurtayı siktirtme! Bİ DAHA ÖTMEYECEKSİN DEDİK LAN!" şeklinde muhabbetlerinden başka bir muhabbet etmedikleri ortaya çıkıyor, ki bu da kuşların niye doğru düzgün bir uygarlık kuramadıkları kafeslerde gazete kağıtlarının üzerine sıçtıklarını açıklar nitelikte.

Adeta Çin Halk Cumhuriyetinin yılda bir kez toplanan büyük meclisi gibi doğrudüzgün karar vermelerini beklemek resmen kuşlara haksızlık olur. Çin'in Büyük Meclisinde yaklaşık 3000 delege toplanıyor ve yılda bir kez çeşitli kararlara imza atılıyor, böyle çeşitli meclislerde bulunduğumdan ötürü söylüyorum şimdiye kadar 40'tan fazla üyeye sahip olup düzgün karar alabilen bir meclise hiç denk gelmedim, bunu dünyadaki çeşitli ülkelerdeki meclislere bakarak da anlayabilirsiniz. Her sabah günaydın diyip ismini zikredemeyeceğin sayıda çok insan varsa o mecliste sen neyin kararını veriyorsun amına koyayım.
 Şu meclise bakın, ününün doruğunu çoktan aşmış fakat ikinci/üçüncü dünya ülkelerinde stadyum konseri veren metal grupları gibi koca meclise dev LCD ekranlar eklemişler. Şu sağ ve soldaki mavi şeyler LCD ekran arkadaşlar. Böyle bir mekandan ne beklenebilir. Şu arkadaki 8 bayrağın ardından bir ışık şovu çıksa kim şaşırabilir ki? Alttan dumanlar vesaire derken bir bakmışsınız bir rampada Metallica falan yükseliyor arkadan.

Yani Çinli tabii bir derdim yok, fakat kuşlar da işte aynen böyle boş işler peşinde kendilerini helak ediyorlar, sonuçta gidip de bir okul bitirsinler demiyorum, ama her sabah da olmaz ki arkadaş bu nasıl bir seks merağı ki bütün bir yıl boyunca ötüyorsun. Bu yüzden arkadaşlar tüm kuşlara nemfomani teşhisi konmalı ve bu konuda tedavi edilmelidir, çok samimi söylüyorum bunu.

Burada, öncelikle sesini duymadığım bilmediğim fakat sevdiğim Dodo, çeşitli hayvanlar tarafından helâk edilen Kiwi, dünyanın en cool hayvanlarından Baykuşu ayrı tutuyorum. Bilhassa baykuşa bütün gece belâ okurcasına puhulamak çok yakışıyor, hiçbir şeyden memnun olmayan yaşlı amcaların haber izlemesine benziyor baykuşların psikolojisi, mehhh, guhhhh, gohhhh, gogohhh, sürekli geğirme ve televizyon karşısında uyuyakalma arasında gidip gelen bir hayatları var. Gündüzleri tıpkı birçok yaşlıyı göremeyeceğiniz gibi(kahveye gittikleri ya da kısa süreli öldükleri için) baykuşları da görmek pek mümkün değildir mesela bu yandan da benzeştiklerini söyleyebiliriz. Zaten minervanın baykuşu da ancak alacakaranlıkta uçacaktır. Fakat diğer kuşlar gibi olmadığı için meclisler en sikik hukuk felsefesine girişte bile kullanılan bu sözden ziyade kafa siken serçeler gibi yaşıyorlar. Şu anda öfkemden ne dediğimin devamlılığını yitirmiş durumdayım ancak, baykuş-meclis analojisine tekrar dönsem orada belki bir şeye benzerdi de o ama öyle kalsın, benim kapasitem bu kadar diyip hiç zorlamaya niyetim yok.

Bundan sonraki yazıda bir konu hakkında yazmamı isteyen varsa aşağı yazabilir onun hakkında yazmayı deneyeceğim. İçimden gelmeden nasıl yazabileceğimi merak ediyorum.



P.S: Wicker Man'in soundtrack'ini mutlaka dinleyin, çıplak ayakla toprakta yürümek istiyor insan.


 
Copyright © 2010 MONTEYN