31 Aralık 2009 Perşembe

Yeni Yıl'dan Beklentiler Üzerine

Yukarı, yeni yıldan beklentim olarak "Gordon'u Nah Alırlar" fotoğrafını koyacaktım, sonra vazgeçtim. Zaten bu yazının da yeni yılla alakası yok. Olmasın da zaten dostlar. Hatta "Deliye her gün yılbaşı" isimli çok kötü bir şaka geçti aklımdan, sonra dişlerimi kıracak noktaya kadar sıkıp bunu yapmaktan vazgeçtim. Bugün daha çok, birkaç konudan bahsedip sonra da şatoda verdiğim yılbaşı özel orgy partisine katılmayı planlıyorum.

Derdim, gazetelerin internet siteleriyle. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti Devleti 60.Hükümetinin Ulaştırma Bakanlığı galiba bu tip işlerle uğraşıyor. Mümkünse buradan Binali Yıldırım'ın Porno sitelere uyguladıkları keskin sansürün bir benzerini "Bu Ünlüyü Tanıyabildiniz mi?", "İçip, Amı Götü Dağıttılar!!!", "Estetikten Önce, Estetikten Sonra", haberlerine de uygulamasını istiyorum. Milliyet.com senin benden haberin yok ama bir gün editörlerinden biri şu siteyi görürse diye söylüyorum: "EVET O ÜNLÜYÜ TANIDIM BEN!!! TEOMAN O!!!" yeter artık ulan. Normalde Özcan theseymenağa Deniz'in gülümsemesini gördüğüm zaman bile delleniyorum, bir de bana Billy Preston afrolu fotoğrafını gösterince çizgi filmlerdeki fareden korkan teyzeler gibi sandalyeye tırmanıp tırnaklarımı yemeye başlıyorum.

Ayrıca bu yıl, Binali Yıldırım ve Taner Yıldız'a Uluslararası Cami Hacıkokusu Dağıtıcıları Federasyonu tarafından "Yılın En Çok Misk-i Amber Kokan İnsanı" ödülünün verildiği haberini okuyunca, çok mutlu oldum. İlk defa bu ödül iki kişiye birden veriliyor çünkü. İkisini de gördüğüm zaman namaz kılarken yanyana saf tutup hak yolunda ayrılmayan dostlar olarak düşünüp, çoraplarının rengini ve kokusunu tahmin etmeye çalışıyorum. Sonra çocukken Kuran Kursu'na birlikte gittiklerini falan hayal ediyorum ama, malesef Taner Yıldız'ı sakalsız düşünemediğim için başarıya ulaşamıyorum. Deniz Cuylan'ın sakalsız olması gibi bir şey çünkü.(Tam bunları yazarken "Einstein disguised as Robin Hood." dizesini duydum Bob Agamdan, çok iyi oldu, çok da güzel oldu.)

Gelelim başka bir konuya. İlkokul birinci sınıfta test oluyorduk. Bir kilo pamuk mu daha ağırdır? Bir kilo demir mi daha ağırdır? diye bir soru çıkmıştı ve doğal olarak bir kilo demir daha ağırdır demiştim. Hala da bir kilo pamukla bir kilo demiri aynı anda getirip önüme koysanız bir kilo demir daha ağırdır derim. Buradan "Dış görünüşe çok çabuk aldanıyorum, beni kandırmak çocuk oyuncağı. İlişkilerimde de hep bu tuzağa düşüyorum işte." gibisinden çıkarımlar yaparak size eziyet de edebilirdim, ama bugün yapılacak şey değil bu.
Bir ülkenin Yüksek Öğretim Kurulu'yla, bir otomobil lastik firmasının hemen hemen aynı logoya sahip olması, sizce de biraz üzücü değil mi? YÖK'ün albümünü geçenlerde yeni gördüm. (Bu cümlede biraz gariplik var diyenleriniz var tahminimce? Birileriyle konuşurken yazıyordum onu, amblem yazmaya kalkışıp konuştuğum şeyi yazmışım.) Resmen adamlar dalga geçiyor bizimle. Öyle saçma bir şey ki, "Bu kafayla asla düze çıkamayız azizim!!!" diyorum. Hatta "Çocukları yıllardır yarıştırmaları boşuna değilmiş, eshesh" ortayaşınıbirazgeçmişbaba şakamı da yaparım burada. Hadi logoyu tasarlayanlar hayatlarında hiç oto sanayi sitelerinden birine uğrayıp Yokohama takvimi görmemişlerdir belki. Şimdiye kadar hiçbir YÖK üyesi de mi görmedi bunu? Üst kademe memurların çoğunun Megane'ı var, eskiden de Broadway'leri vardı. Bir tane bile mi lastikçiye uğramadı bunlar?

P.S: Saçları, şatodayken toplamadığım zamanlar için kulakları rahatsız etmesin diye, Valide Hanım'dan taç istemiştim. Zaten bir insan erkeğinin taç takması sadece futbolcu olursa biraz kabullenilebilecek bir şey. Öteki türlü estetik açından tam olarak, kötü apartmanların üstündeki kat çıkma demirleri kadar kötü duruyor. Neyse efendim, Valide Hanım Hello Kitty'li taç almış, "O tepedekini kır ama, kız şeyi o" dedi üstüne. Zaten o sırada gülmekten katıldığım için bayılmışım. Hello Kitty'yle takmaya başladım. Baktım bi sabah gizlice şatodaki odama girip kırmış. Çok üzüldüm.



Dikkatinizi çekerim yalnız renk olarak siyahı tercih edip, karizmadan ödün vermeme çabaları da var. Çok seviyorum lan Valideyi.

28 Aralık 2009 Pazartesi

Yılbaşından önce sizi yasa boğmak istedim. Son videoda 4.40dan başlayarak gerekli yere kadar izleyiniz.(Hele 5.40'dan sonrası çok feci) Gerçi Canım Kardeşim'in tamamı kendi başına yeryüzünün en acıklı filmi. Müziğini dinleyince bile, kırık cam parçaları çiğneyerek öldürmek istiyorum kendimi.

26 Aralık 2009 Cumartesi

Ay Kalp Dizdar Şekerleme Tişörtü

Domdom Ali'nin Dizdar Şekerleme tişörtüne ilk gördüğüm andan beri vurgunum. Sadece bir tane bile elimde olsa her gün giyer, yatmadan önce de lavaboda beyaz sabunla yıkar asardım. Eğer tanıdığında olan varsa, ya da çevresinde yaptırabileceği birileri varsa, biçilen fiyatın dört katını ödeyebilirim. (Ama baskı değil!!! Harfler dikilmiş olacak!!)

Gördüğünüz gibi arkaya sadece "Dizdar Şekerleme"yazmakla bitmiyor iş. Ön tarafa da adeta Japon alfabesi titizliğinde dikey olarak Dizdar yazılacak. Vay efendim Adidas Originals'mış, yok three stripes'mış. Size babam Monsieur Monteyn'den bir anekdot yazayım: "Efendiler! Söz konusu Dizdar Şekerleme Tişörtü olduğu zaman, gerisi teferruattır!"

P.S: "Tanıdığında olan varsa" lafı biraz abartı kaçmış. O zamanların moda tişörtüymüş gibi evladiyelik olarak Dizdar Şekerleme tişörtünü saklamış olan bir ebeveyn olacağını sanmıyorum. Ha benim elimde sadece inşaat işçilerine ve tesisatçılara verilen soluk mavi "Baylan Su Sayaçları" tişörtüm var ve onu tabii ki çok iyi koruyorum, renginin daha çok solması için kumsala giderken sırtımdan çıkarmıyorum.

"Baylan Su Sayaçları Tişörtüne asla hayır diyemiyorum!"

Evlilik programları, o kadar çok mektep/talebe kelimesini hala kullanan 65 yaş üstü insanlarla doldu ki, sanırım bu programların hepsinin adı şu an "X'le Evlilik", isminin yerine "X'le İzdivaç"oldu. Talip, Zevce doldu ortalık. "Îzdîvâcînîzâ tâlîbîm" ayağına yapılan olay da, arkadaş ortamında evlenecek insan bulmaya utanan dedelere ninelere ulusal kanalda godoşluk yapmak. Vay Esra kızım ne tatlısın, vay bilmemne kızım çok iyisin. Bir godoşa birkaç yüzbin kişi sempati besleyince bu durumdan sıyrılıp kendine yeni bir imaj mı yaratıyor ne oluyor? Öyle de sığ yaklaşıyorum ki bu konuya, hiç de etrafından dolanıp uzatamam.

Birini tanıyordum: "İki tane kız hazır. Askerden dönünce işe başlıyorum, araba da var. En fazla iki hafta pezevenk derler, ondan sonra X Bey demeye başlarlar." demişti. O olay. Mature ve Granny Godoşluğu, ayrı bir sektör tabii!
Bu da kanallardan birine hediye slogan olsun:
"Star TV!!!
40 yaş üstüne Godoşluk Bizim İşimiz!"

P.S: Yukarıdaki eski yastıklı simgesel şakadan çok utanıyorum, ama yapmasam da hep düşünecektim bunu. "Bir yastıkta kocayın" dendiği zaman tam olarak böyle bir yastık geliyor aklıma. Şu dediğim çocuğun da arabası gerçekten tam olarak o şablona uyuyordu. Beyaz Şahin, Siyah Tintli camlar ve mor neon.

25 Aralık 2009 Cuma

Vic Chesnutt öldü. (Ölmemiş de olabilir.) Yok ölmüş.


Sürekli müzisyen ölümlerinden bahsediyorum burada, içim burkuluyor. Şimdi de Vic Chesnutt'ın intihar ettiğini öğrendim. Bu çeşitli sebeplerden ötürü erken ölen Elliot smith, Jeff Buckley, Nick Drake insanlarını toplayıp ağzına yüzüne girme kararı aldım. Hayır işin kötü yanı bu insanlar kesinlikle Araf'ta kalacaklar. Michael Jackson'ın ölümüne ahlaksızca yaklaşmıştım ama buna hiçbir şey diyemem. İntihar ettiği için de değil, mütevazi bir duruşu var sadece onun için.

P.S: Nick Drake öldüğünde başucunda Sisyphos Söyleni varmış. Eğer Tahsin Yücel çevirisini okumaya kalkıştıysa, kendini öldürmesine hak veriyorum. Gerçekten insanı intihara sürükleyen bir deneyim. 10 sayfadan sonra absurde kelimesi yerine uyumsuzu okudukça Tahsin'in sırtına bıçak saplamak isteğiyle doluyordum, kitabı bıraktım doğal olarak. Elinde doğru düzgün bir Le Myth de Sisyphe olan varsa, bana yollamasın; bir kampanya başlatalım Dünya Barışı için, bunların hepsini Taso'nun evine yollayalım taa ki kitaplar içinde boğuluncaya kadar. Sonra evine en yakın benzin istasyonundan bir bidon 98 oktan kurşunsuz benzin alıp Le Mythe de Sisyphe'ler arasında yakalım. Öyle de sert yaklaşıyorum Tahsin'e.

P.S2: Başlıkta bir oyun yok. Olay şudur, adamın öldüğünü teyit etmek için pitchfork'a baktım, komada olduğu yazıyordu, wikipedia'ya da baktım orada da ölüm tarihi yazmıyordu. Şimdi tekrar baktım oldu.

Geceye Uyanmak Üzerine


Ahmet Ümit kitabı gibi oldu özür dilerim. Hemen bunu Uğur Polat telaffuzuyla "Geceye Uyananlar" diye içimden söyleyerek korktum. Sonra Uğur Polat'ın muhabbete gelebilecek bir insan olduğunu düşünüp daha az korktum. Ama son bir yılda yaratabildiğim en şiirsel kelime grubu buydu, o yüzden çok fena oldum.

Aslında şiirsel de değil, gerçekten geceler uzadıkça, eğer gün içinde biraz kestirmeye kalkışırsam karanlığa uyanıyorum -ki bazı okurlar kutup dairesine yakın bir yerde yaşadığımı düşünecek diye korkuyorum-, -hayır yaşamıyorum ama tesis sağlansa İzlanda'da oduncu olurdum-, -hayır olmazdım. Şehirden bezip sakal uzatmış, emeklilik maaşıyla köye taşınıp ilmini yayan, köy enstitüsü mezunu bir idealist değilim-. Bir gece önceye birkaç saat uykudan sonra devam etmek hissini siz de çok iyi bilirsiniz. Bu en kısa günlerin bulunduğu 20 günlük bir dönem var. O dönem tek gece gibi gelince insanın iç dengesi bozuluyor falan filan. Hiç sevmiyorum yani bunu demek istedim.

Şimdi geçelim diğer bir konuya... Geçen gün yine Champs- Elysée'de sadece bohemlere satılan ucuz şarabımı içmiş, sociologique gözlemlerimi yapmaya çıkmış, bir yandan "ah nerede o eski Parissienne'ler!" diye serzenişte bulunurken, çok absurde bir olayla karşılaştım. Bir dilenci, başka bir dilenciden para dileniyordu! Normalde dilencilerden ziyade, küçük çaplı sokak satıcılarına üzülüyorum. Misal kağıt helva satan amcalara o kadar üzülüyorum ki, cebimdeki tüm parayla bütün kağıt helvalarını almak istiyorum, sadece bir iki tane alabiliyorum. Tabii ki bazı okurlar çıkıp, "Ne var namusuyla mesleğini yapıyor adam." diyecektir. Doğru, ama sonra içimden onu okutmayan aileye de sövüyorum, ama adamın kendine hiçbir suçlamada bulunamıyorum. Sonra düşünce döngüm tam burada kitlendiği için, sürekli okusa nerede olur diye düşünmeye başlıyorum. Ya hu okumak da ne biçim bir nine dede sözüymüş. Neyse, duyarlı gibi, ama biraz da Hıncal Uluç yüzsüzlüğünde yaklaşmışım gibi oldu bu konuya. Ayrıca hemen Cemil Meriç'in Bu Ülke'sinden bir alıntı, benimle alakası yok çünkü tabii ki bourgeoisie benim için bir yaşam tarzı ancak şöyle diyor: "Mahkemede Marksist'im diye haykırdığım zaman tek işçinin elini sıkmış değildim." İşte, bu yazdıklarımda bunu söylemeye çalışmak yerine, mazlum edebiyatıyla tatava yaparak şuraya kadar sizi yorduğum için hepinizden özür dilerim.

P.S:Ancak bir amca vardığı yaşadığım yerde, 23 Nisanlar'da ekmek arası yumurta satardı. Bu amcaya nasıl acıyayım şimdi? Kendi kuyusunu kendi kazıyor anasını satıyım, ekmek arasına buz gibi yumurta desem aklınıza ne gelir? Benim aklıma hemen sarısının artık yemyeşil olduğu geliyor mesela, nasıl alayım ki onu be amca?
P.S2: Uğur'un yanındakini bir anlığına Elif Şafak sanıp, korkayazdım.

19 Aralık 2009 Cumartesi

Başkasının adına utanmak üzerine!


"Politik gibi değil gibi olan müzikte bir güneş doğuyor."
New York Times

"Yoksa beklenen Bob Dylan Türkiye'ye resurekt mi eyledi? Nihat mesayah mı?"
Oray Eğin (twitter)
"Mustafa Topaloğlu'nun Obama parçasından sonra Türkiye'de yine bir devrim oluyor."
Hıncal Uluç


Video'yu gömemiyorum, bir sorun çıktı. Ancak şarkıyı lütfen dinleyin. Başkası adına hiç bu kadar utandığımı hatırlamıyorum. Mehmet Ali Erbil'i seviyesiz bilirdim, Nihat Doğan son birkaç yıldır bombaları patlatıyor. "Başbakan olacak adam!" temalı, Olacak O Kadar şakamı da yapıp kaçıyorum.

Onun yerine delikanlı gibi Derdiyoklar İkilisi'ni dinlerim.





Ayrıca, bu şarkı "Disco Folk 5 yaşında" albümünde var. Çok seviyorum bu albümlerini, sadece 1 şarkıyı sevmemiştim diye hatırlıyorum, o da uzun süren bağlama solo içeriyordu. Genel olarak sololarda içim sıkılıyor, Derdiyoklar'la alakası yok.

P.S: Okan Bayülgen'in tam bu kadar zavallı olduğunu tahmin ediyordum ve daha bu haftadan Nihat'ın programına çıkacağına tahmin ediyordum. Şaşırmadım, ortalama komik insan işte. Kitap, film vs. Arada ülke ortalamasının üstünde bir isim söyle, insanlar şaşırsın falan filan.
 
Copyright © 2010 MONTEYN