21 Ağustos 2017 Pazartesi

Alkol ve The Room üzerine


Merhabayın muhterem ahali. Bazen gerçekten de alkol konusunda kantarın topuzunu kaçıranlarınız oluyor biliyorum. Nereden biliyorum, bazen kendimden bildiğim gibi, kitlemin de benim gibi olmasından, çünkü okuyucu kitlemi (yaklaşık 11 kişi falandır) tırnaklarımla kendi suretimde yarattım. İşte bazen de bunun kötü yanları olabiliyor. Şimdi bu kötü yanlardan biri olarak birkaç hafta önce küfelik[(kuefelique Fransızca'da kafkaslarda açan bir çiçek anlamına geliyor. Bunun özünden yapılan içkilerle sarhoş olduğunuzda küfelik sarhoş olmak kelimesi ortaya çıkmıştır. Etimolojik kökeni 19.yy sonu İstanbul'unda Ahmet Mithat Efendi'ye kadar gider. Kadı Köyü'ndeki sayfiye yerlerinde(yky'nin kitabı var olm biliyoruz o kadar) taş yazlıklarda, bilhassa Moda'da iskeleye inmeden önce yanından geçerken "keşke burası benim olsa lan" denilen taş binanın oralarda falan bundan çok içiliyormuş o dönemlerde, ki bildiğim kadarıyla gazetelere çarşaf çarşaf alkol ve satanizm batağına sürüklenen gençlere dair yazılar çıkmış, insanların küfelik sarhoş olmasının önüne geçilmeye çalışılmıştır. HEYHAT NE MÜMKÜN! bu alışkanlıklar semtin sosyokültürel ortamını kökten değiştirmiş, yüzyıl sonra 46 bira içilip master of puppets dinlenilen sidikli metalciliğin köklerini asır öncesinden atmıştır. İşte Türkiye modernleşmesi böyle çarpık, gelişmiştir. )] sarhoşken yazdığım ibretlik metni aşağı bırakıyorum. Bir taslak olarak blogger'da buna ulaştım. Anladığım kadarıyla arayüzdeki Avrupa Birliği yasalarınca çerez uygulamasına sinirlenmişim.(Hatta screenshot'ını alıp da sanırım yukarı fotoğraf olarak da eklemişim. Olabilir insanlık halleri.) Evet, izleyelim görelim:

"Yıl olmuş 2017 hiç yakıştıramadım açıkçası. Bizzat görevimdir ya hu, AİHM tarafından yerel yönetimler falan diyorsun allah kahretmesin ben onu hiç bilmiyorum ki :/ Ne olacak şimdi 2008'de Michael Jackson'a helva döktürttüm diye beni Sven Göran Eriksson Hapishanesine mi atıyorsun ne yapıyorsun? Söyle de bu dertten kurtulayım. Bira ucuz mu orada onu bile bilmiyorum? Az önce annemi aradım bu konuda, komple börek sara sara atlatacağız bu durumu gibi görünüyor?

Ne oldu şimdi karşında mülksüz kişi çıkınca bazı sorumlulukları bana attın sanki? Kusuruma bakma ama o sorumluluklar senin bacına aittir lan. Ben bunu yazmaya başladığımda değildi de, öyle bir yasa çıktı ya, facebook'ta bunu paylaştığım benimdir, paylaşanın allah belasını versin gibisinden paylaşınca ihale patrona kalıyor yol yemek sskyla beraber. Var öyle bir yasa biliyorum. Yok ya hiç bilmem çapım ankara hukuk civarı, hiç öyle harvard law reviewcı camiam olmadı. Okudum orada anayasa hukuk karşılaştırıyorlar biliyorum. Bazı başka şeylerle de uğraşıyor olabilirler o a onların hatası. Kenya'da adam götünü ısıran adam(kolayla beraber) ve Mesut Yılmaz'ı falan karşılaştırıyorlar. Bu iş çok sakat abi, biz Mesut Yılmaz'ı en son kivi civarında bırakmıştık diye hatırlıyorum. Adamlar bile isteye parliamentary democracy u_u "No. Mesut yılmaz and tansu çiller is not karı koca" falan yazıyorlar. Halbuki o çıkık çene güven vermeliydi? Beğenemediysen samsun mv'si ol canım... Peki üç yüzyıl önce kadar bilime baktığınızda gördüğünüz o ulus baker spinoza latince falan ne oldu o arada? E onlar da işte Nuray Mert ya Thomas Kuhn yok o değil de işte, post-pozitivizm gibisinden. Ama kınıyorum yani, çünkü hayatında yarro bir richard dawkins kitabı bile okumamış insanı, bayağı bayağı cehaleti üzerinden satmaya çalışan bir camiayım. Size yazıklar olsun.
Size yazıklar olsun lan.
Haksız olsa bile orada tenkit edilmeliydi diyenler.
Sana orada yazıklar olsun Cemal Paşa(ya tamam biliyorum orası ayrı ve haklısınız ve iyi ki ölmüş ok kib bys bizim bu nokta özelinde mevzumuz başka) gibi Aydınlanma fikrinin hakiki ürünü olan kişinin torunu olan kişi, neden arkadaşın diye mi? Hele bunu bir fikir gibi göstermek aman aman aman. Asıl aksi fikirdir be. Ha abi kusura bakma benim canım nehir passe memirçolu dostumun böyle hayatında hiçbir fikri olmamış. Siz de onu cehaletinden postalamışsınız ksra bkma knk ama haksızsınız. Ulan insan utanır be.

Neyse bu, (dur youtube'dan kaçak kid a çalmaya çalışıyorum daha gelmedi hali hah geldi. spotify'ım bozuk)(albüm sarmadı bulacağım tavımı) bir epigraf yazıdaki esrarı öldürmektir dalgamız oluyordu onu yazalım ve başlayalım:

Bleeding Thumb,
Roll the sheets on,
Stitches tomorrow.
Moliere"

Evet arkadaşlar, gördüğünüz gibi sarhoşluk çok kötü bir şey. Bu konuda detaylı konuşup abartmaya gerek yok, en azından ben insanlarla konuşurken bunu neredeyse çaktırmıyorum diyebilirim. Kendi kişisel alanımda bunu böyle yazmayacaksam daha başka ne yapabilirim acaba? 


İkinci mesele The Room. Film olan. Dur şimdi tamam biz de biliyoruz eski dava, ohhho sen daha yeni mi izledin falan, abi tamam önceden de izlemiştim de dandik olduğu için ileri sara sara izledim. Bu sefer olayı farklı daha erişkin bir bakışaçısıyla baştan sona izledim. The Room'daki çeşitli komik sahnelerin dökümü ve dalga geçilmesi birçok yerde var, bununla çok dalga geçmeye gerek yok. Benim daha çok film işçiliği konusunda bir maruzatım var.

Ortaokulda ya da lisede veya bazı yerlerde, işini sikinin ucuyla yapmanın temelleri atılırken tiyatro diye yola çıkılan ve müsamereye dönüşen işler çıkıyor. Ya da ufak monologların soytarılıkların sahneye konması gibi düşünün, bir zamanlar her yıl yarışmaları yapılan endonezyalı karagöz hacivat düzeyindeki o saçmalığı biliyorsunuz işte. Burada bir eserin kendi içinde çöken, var olamayan bir yanı var. The Room işte tam bu gri alanda kaldığı için bence bizarlık konusunda evrenselliğe ulaşmış bir film. Hayır, "so bad its good" seviyesinde değil. Herbir sahne kendi içinde Todorov'un bahsettiği karnavalesk kurgu düzeyinde kalıyor, mantık düzleminden ayrılıyor. 

Filmin ilk 10 dakikasındaki cinselliği ele alalım. Johnny, Lisa'ya bariz şekilde cinsellik maksatlı saten elbise alıyor. Merdivenlerden çıkarken bunu açıkça belirterek çıkıyorlar ve oynaşırlarken Denny çıkıp geliyor. Bunlar bozulmuyor oynaşıyorlar ve "two is good but three is a crowd" diyerek samimi biçimde yolluyor. Denny "ha ok anladım" deyip gidiyor.  Sonra işte güllü seks, sadece sevişirlerken başlayan yağmur gibi film gibi öğeler ortama dahil oluyor. Bu tip mütevazi karnavalesk hava aslında iyi çekildiğinde Jodorowsky gibi "ulan ne olup bitiyor abi, nereden çıktı şimdi gergedanın gözyaşındaki isa" gibi durumlara yol açarken burada "uncanny valley"yi üretiyor. Yani insan diyalogunda değil, kurguda uncanny valley'yi doğrudan hissedebileceğiniz nadir filmlerden The Room. Örneğin birçok ergenin kılıçlı mılıçlı çektiği videolarda da bu rezalet var, ve burada da cidden kendilerine inanıyorlar. Ancak The Room'da bu bir filme yedirilmiş bir tedirginlik yaratıyor. Çünkü filmin herhangi bir noktasında her zaman herhangi bir şey rayından çıkacak gibi  hissettiriyor, ama hiçbir şey raydan çıkmıyor üstelik bu rayından çıkmama da beklenmedik şekilde oluyor. Öngörülemez bir raydan çıkmama halinin, hiçbir mantık kuralına uymazlığı The Room'u tam da bu sebepten kültleşmiş berbat bir film haline getiriyor. İlk izlemedeki tekinsizlik, ikincisinde bir inceleme malzemesi haline getiriyor. Yani kötü filmlerin Citizen Kane'i derken, burada örneğin citizen kane'deki metodun iyi bir film derli toplu halde nasıl yapılır en net şekilde temsil edebileceğini söylemek mümkünken. Bu The Room'da, tek sahne istisnasız bir film nasıl çekilmezi gösterme konusundaki başarısı açısından tebrik etmek gerekir, bu ismi üstlenmesinin de sebebi bence gayet bu yüzden olabilir.


 
Copyright © 2010 MONTEYN